banner17

Safahat ağır değil, sen hafifsin!

İsmail Sâib Sencer'in vefat yıldönümü dolayısıyla iki tarihçi bir araya geldi: Dursun Gürlek ve Mehmet Serhan Tayşi..

Safahat ağır değil, sen hafifsin!

Ayaklı Kütüphaneler, Dursun GürlekÜstad’ı üstadlardan dinledik

İsmail Sâib Sencer’in vefat yıldönümü dolayısıyla iki tarihçi bir araya geldi: Dursun Gürlek ve Mehmet Serhan Tayşi... Üstad’ı üstadlardan dinledik böylelikle...

İsmail Sâib Sencer’i ilkin Dursun Gürlek’in Ayaklı Kütüphaneler adlı kitabı sayesinde keşfettiğimi itiraf etmeliyim. (Bu arada, eğer bir kütüphane kurmayı hayal ediyorsanız, kitap âşığıysanız bu kitabı okuyunca kitap iştahınız daha da açılacak.)

1875-1940 yılları arasında yaşamış bir münevver o... Tam anlamıyla bir bilgin ve kitap hafızı. Arapça, Farsça, Latince, Grekçe ve Almanca’yı çok iyi bilir. Şapka kanunu çıkınca sarığını çıkartmaz ve istifa eder fakültedeki müderrisliğinden. Bâyezid Kütüphanesi’ne çekilir. Kediler onu çok sever, o da kedileri... Hastalandılar mı kıyamaz hiç...  Hiç de evlenmemiştir. İçinde binlerce yazmanın bulunduğu kitapları Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde...

24 Mart 2010 Bayezid Kütüphanesi İsmail Sâib Sencer’i Anma Programı

Millet Kütüphanesi kadim müdürlerinden Mehmet Serhan Tayşi, üstadın tıp fakültesini ‘önce iman ilimleri sonra tıp ilmi’ düşüncesine dayanarak seçtiğini, tıp ilminde ne kadar çok başarılı olduğunu anlattı. İsmail Sâib Efendi  “Ben icazet almak için tıp tahsili yapmadım” diyebilen bir üstad... Dursun Gürlek ile Mehmet Serhan Tayşi, İsmail Sâib Sencer’in ilminden nasiplenen, feyizlenen meşhur şahsiyetlerden bazılarının isimlerini de zikrettiler: Prof. Dr. Mehmet Ali Aynî, Prof. Dr. Fuat Köprülü, Bursalı Mehmet Tahir, Hasan Basri Çantay, Abdülaziz Mecdi Tolun, Prof. Dr. Süheyl Ünver, Mehmed Akif, İsmail Hami Danişmend, Hilmi Ziya Ülken, Kilisli Rıfat Bilge, Hasan Ali Yücel gibi...

“Daha Müslüman olamadım!”

Programda, İsmail Sâib Sencer’i keşfettikten sonra peşini bırakmayan Oskar Rescher’den (yani Osman Rescher) bahsedildi. Arapça ve Şarkiyat alanında ünlü olan  Oscar Rescher, İsmail Sâib Sencer’in ününü duyunca onun ilminden feyizlenmek istemiş. Bir gün üstada “beni müslüman et!” deyince o da, “60 yıldır müslümanım, daha müslüman olamadım!” demiş. Mehmet Serhan Tayşi şu anekdotu aktardı üstada dair: “İsmail Sâib Sencer’e birisi anlamadığı bir dilden bir metin getiriyor. Hocam, bunu çözer misiniz diyor. 3 gün içinde o dilin gramerini öğreniyor ve metni çözümlüyor. Tabi metni getiren kişi hayrette kalıyor. İşte böyle bir yüksek zekâya sahipti o... Çünkü manevi bir iklim var onda.”

Osmanlıca geleceğin dili!

“Bakın gençler, söylüyorum; Osmanlıca’yı öğrenin.  (Unesco’nun araştırması var bu yönde) Geleceğin dili 50 seneye kadar Osmanlıca!” diyor M. Serhan Tayşi. Ve ekliyor:Bundan sonra yastığınız altında Mehmet Zeki Pakalın’ın hazırladığı Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü bulunsun. Şimdi bizim evde âcizane bir faaliyetimiz var. 10-15 kişilik genç kızlarımızın oluşturduğu bir grupla bu sözlüğü okuyoruz biz... Gençlerin ufku açılıyor. Pek çok kavramı öğreniyorlar.”

Zamanın Gazali’si

Abdülbaki Gölpınarlı’nın İsmail Sâib Efendi’yi “zamanın Gazali’si” şeklinde tanımladığını belirten Tayşi, İsmail Sâib Efendi’nin ‘hafızlık’ bahsine ilişkin olarak da şu sözünü nakletti: “Aslında yüz bin hadisi senetleriyle ezberleyen insana hâfız denir. Zamanımızda yüz bin hadisi ezbere bilen olmadığı için kârilere de( okuyuculara da) hâfız denir oldu!”

24 Mart 2010 Bayezid Kütüphanesi İsmail Sâib Sencer’i Anma Programı

Zarif insanların zarif nüktedanlıkları

Zamanında trajikomik hadiseler de yaşamış Sâib Hocaefendi... “Ben bu kedileri beslemesem fareler kütüphaneleri yer bitirir”, dermiş. Üstadı tanıyan birisinin de hâlâ hayatta olduğunu öğrendiğimiz programda, Dursun Gürlek, o kişiyi de programa çağırmak istediklerini anlattı. Rahatsız olduğu için iştirak etmesi mümkün olamamış. Yalnız o zâtın şu malumatını iletiyor: “İsmail Sâib Efendi’nin müdürlüğü zamanında bakanlıktan bir para gelmiş kendisine. Hoca da bu paraları zehir almak için harcamış. Kitapları korumak için yani... Hakkında soruşturma açılmış.” Ardından M. Serhan Tayşi bir nükteyle salondaki herkesi güldürüyor: “Tabii kitap için ‘Ya Kebikeç!’ deyip de onu yapacak nefes kalmayınca, n’apsın hoca... Zehir alıyor mecburen...”

Dursun Gürlek’in aktardığına göre, zamanında bazı eski kayıtların okutulması için İsmail Sâib Sencer ile Ali Emiri’yi tavsiye etmişler. Tabii o zamanın gösterişli bir otomobiliyle Fatih tarafına götürülürlerken halk merakla onları seyrediyor ve alkışlıyormuş. Emiri Efendi, İsmail Sâib Hocaefendi’ye: “Hazret aldırma! Beni sadrazam, seni de şeyhülislam zannediyorlar” esprisinde bulunmuş.

Hasan Âli Yücel - Sâib Efendi ilişkisi

Dursun Gürlek’ten öğrendiğimize göre; Batılılar üstad için “Kütüphanedeki Kütüphane” diyorlar. Başka bir tabirle de,“Kafasının içi, gözcülük yaptığı kütüphaneden daha zengin adam...” Dursun Hoca anlatmaya doyamıyor: İsmail Sâib Efendi Cumhuriyet döneminde müderrislik yapmasına rağmen İlmiye kıyafetini bırakmamıştır. Yani sarığıyla, hırkasıyla... Devrin (CHP’nin) Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel karşısına gelir, el pençe divan durur. Kendisinin Mevlana’dan Rubailer diye 1932 yılında neşredilmiş bir kitabı vardır. O kitabın içinde Hz. Mevlana’nın el yazısı diye orjinal bir yazı mevcut.  H. Âli Yücel, kitabının arka kısmına büyük bir hürmetle şunu yazıyor: “Hz. Mevlana’nın el yazısı diye orijinal bir yazı var. Ben bu kitabı hazırlarken Mevlana’nın bu yazısı için, gitmediğim kütüphane, sormadığım hoca kalmadı. Sonunda birisi İsmail Sâib Hocayı tavsiye etti. Ankara’dan İstanbul’a geldim. Kendisine durumu arz ettim ve bana en kısa sürede Mevlana’nın el yazısını buldu, takdim etti. Hocaefendi’nin mübarek ellerinden öperim.”

24 Mart 2010 Bayezid Kütüphanesi İsmail Sâib Sencer’i Anma Programı

Serhan Tayşi’nin ifadesiyle, “Üstad öyle bir zekâya sahip ki, hangi rafta hangi kitabın kaçıncı sayfasında ne var, hemen biliyor.” Tayşi, ayrıca Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabesi’ndeki “Siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız!” sözünü vurgulayarak özeleştiride bulundu. Kıymetli insanlarımızın ve değerlerimizin, önemsemekte eksik kaldığımız noktalar olduğunu söyledi ve “Bundan sonra kaybetmeyelim inşallah” diye dua etti.

“Safahat ağır değil, sen hafifsin!”

Dursun Gürlek, İsmail Sâib Hoca’yı ve beraberinde bu kültürümüzü, eserlerimizi çok iyi bilmek için; Osmanlıca öğrenmek şart!” dedi ve ekledi: Osmanlıca’yı bilmek; fıkıh, hadis, kelam, tefsir, şiir, tasavvuf, edebiyat gibi her ilimden de faydalanmak demektir. Kesinlikle bir altyapı ve kelime hazinenizin geniş olması lazım... Şimdi soruyorlar, ‘Hocam niye Safahat’tan bahsediyorsunuz her konuşmanızda? Niye illa ki “okuyacaksınız!” diyorsunuz? Okuyunca da anlayamıyoruz.’ Hem de bunu bana söyleyen bir edebiyat öğretmeni! Ben de ‘Niye anlayamıyorsunuz?’ dedim. Tek kelimeyle cevap verdi: ‘Safahat ağır!’ Ben de duramıyorum böyle şeyler söylenince, “Hocam Safahat ağır değil, sen hafifsin!” dedim.” ( gülüşmeler)

Bu yaştan sonra Osmanlıca mı (!)

O sırada söz alan kırk beş yaşlarında bir bayan, “Başka dillerle bize bir sürü şey empoze etmişler. Biz neden kendi dilimizle öğrenmiyoruz bir şeyleri. Madem Türk dili var, Türkçe var, ben bu yaştan sonra Osmanlıca mı öğreneceğim!” deyince Dursun Gürlek şöyle cevap verdi: “Osmanlıca zaten Türk dilidir efendim! Osmanlıca diye aslında bir ayırım yok. Bu Osmanlı Türkçesidir. Yani Farsça’dan kelimeler almışızdır, onları Türkçeleştirmişizdir. Mesela ‘ketebe’, ‘yektübü’ Arab’ındır, ‘kitap’, ‘mektup’ bizimdir. Türkçe meselesini iyi anlamak lazım.”

Bu mevzuya ilişkin Mehmet Serhan Tayşi de şu hadiseyi aktardı: “Bizim bir hocamız vardı. Kütüphanecilik bölümündeydi. Meral Alpay diye... Öztürkçe’yi savunurdu. Öztürkçe de doğru kullanılıyor mu ayrı mesele. Prof. Nihat Çetin Bey bir konuşması sırasında ‘Müellif’ kelimesini kullandı. ‘Sen nasıl müellif dersin, yazar kelimesi varken...’ tepkisi aldı. Nihat Bey, tahtaya büyük bir daire çizip yazmaya başladı: Müellif, mübeyyiz, mücellid, musahi.... On dört kelimeyi sıralayıp, eşittir, ‘yazar’ diye yazdı: “Peki bu kadar kelime n’oldu kızım! Kültürümüzde bir şiirde, hikâyede, romanda bunlar geçiyor. Ne yapacağız, bin yılda kazandığımız bu kelimeleri çöpe mi atacağız?”

Bugün Fransızca’da kelimelerin üçte ikisi Latince ve Grekçe’dir. Almanca hâkeza... Çünkü onlar kültürünü Grek’e dayandırdığını iddia ediyorlar. Sigrid Hunke’nin Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi adlı kitabında geçer: Bütün kültür kökleri ya Endülüs’tendir ya da Sicilya’dan...

Program sonrasında..

Velhasıl kültür bir bütündür. Osmanlılar hem Öztürkçe kelimeleri hem de Arapça, Farsça kültüründen gelen kelimeleri kullanarak müşterek bir dil meydana getirmişler. Bu, Osmanlı kültürünün en iyi politikalarından biridir.

  

 

Hatice Algın “eski dilimizi bilelim” diyor

Güncelleme Tarihi: 29 Mart 2010, 14:09
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
mehmet turan
mehmet turan - 9 yıl Önce

osmanlıca öğrenmeye yasatmaya vs. itirazım yok. ama geleceğin dili de ne demek! geleneksel şeyleri sevmeyi geleneklere hapsolmak sanılıyor...

Güzide E.
Güzide E. - 9 yıl Önce

Bu güzel ve ayrıntılı yazı sayesinde Bâyezid'e gitmiş kadar olduk. Aktarım için teşekkürler.

banner8

banner19

banner20