Romancılar birer eleştirmenlermiş gibi okunabilir

Yunus Emre Tozal, ''Türkiye’de Eleştiri Dergileri ve Kitap Dergiciliği'' başlıklı söyleşide yakın geçmişteki kültür hareketlerinin mahiyeti ve kitap dergiciliğinden söz etti. Sadullah Yıldız etkinlikten notlarını aktarıyor.

Romancılar birer eleştirmenlermiş gibi okunabilir

Bilim ve Sanat Vakfı’nda 14 Kasım 2015 Cumartesi günü Yunus Emre Tozal’ın “Türkiye’de Eleştiri Dergileri ve Kitap Dergiciliği” başlıklı bir sohbeti vardı. Tozal, yakın geçmişteki kültür hareketlerinin mahiyeti ve niteliğinden dergiciliğe ve daha özelde Ayraç dergisindeki serüveninden söz ettiği bir yolculuğa çıkardı bizi.

Eleştiri ile ilgili ilk gelişmeler Tanzimat’tan itibaren çıkıyor meydana. Bilhassa Ahmet Mithat Efendi’yle gazete yahut roman üzerinden yürüyor ilk olarak. 50’li yıllarda I. Yeni’de Orhan Veli etrafında, sonra Tanpınar ve Yahya Kemal’de, 70’lerde ise Cemal Süreya etrafında ilerlemiş eleştiri, genel olarak. Sözgelimi, Tanpınar’ın “Yaşadığım Gibi”sinin bir tür eleştiri olarak okunmasının mümkün olduğunu, bunun Türkiye’deki kültürel-sanatsal gelişimin izleğine dair bir perspektif sunduğunu söylüyor Tozal.

Günümüzde ne durumda peki eleştiri kurumu –ve tabii kitap eleştirisi? Basit bir mukayeseyle, 1960-85 ve 2000-15 aralarında yayınlanan kitapları karşılaştırırsak günümüzde edebiyat ve eleştirinin ne kadar boşaldığını ve o zamanki hareket ve hızın olmadığını kolayca görebiliriz, diyor Tozal. 70’lerdeki Halkın Dostları dergisi etrafında şekillenen eleştiri ve şiir atmosferinin öyle etkili olduğunu belirtiyor ki bu havanın 80-90’ların da atmosferini oluşturmaya katkısı bulunduğunu söyleyerek günümüz için süren sönük profillerle o dönem arasındaki uçurumun varlığını söz konusu ediyor Yunus Emre Tozal.

90’larda sol tarafta Enis Batur öncülüğünde Gergedan ve sağda Mustafa Kutlu öncülüğünde Dergâh dergileri, aynı zamanda bir toplanma yeri görevinde. Dergâh’ın baş sayfalarında İsmet Özel’in zirve şiirlerini görebileceğimiz gibi Gergedan'ın da II. Yeni’den sonraki isimleri etrafında topladığı görülüyor. Yani 65-80 sonrasında, 90’larda da hareketlilik sürüyor. O dönemde şiir kasetlerinin de oldukça iyi satılıyor olması ve bununla birlikte fotoğrafın tamamındaki kriterlere baktığımızda bunun bize bir şey söylediğini ifade ediyor Yunus Emre Tozal. Eleştiri ve edebiyatın ne durumda olduğuna dair bir şey.

Kitap dergiciliği nedir?

Bir dipnot düşmek gerekirse Yunus Emre bey, romancıların birer eleştirmen gözüyle okunması gerektiği fikrinde: “Mustafa Kutlu’nun Ya Tahammül Ya Sefer kitabı başlı başına bir eleştiridir ve ilk okuduğumda, 2000’li yıllardan sonra yazıldığını tahmin etmiştim. Oysa 1983’te yazılmış. Ve şu anda edebiyat dünyasının neden bu kadar gerilediğiyle ilgili konulara başlı başına bir cevaptır Kutlu’nun kitabı.”

Geçmiş dönemlerde de şimdi de en önemli eleştirmenler aslında en önemli romancılardır. Orhan Pamuk’un kitabı Cevdet Bey ve Oğulları, henüz ilk eseri yazarın. 70’lerde tefrika hâlinde yayınlanıyor. Orada Osmanlı’dan cumhuriyete modernleşme safhasını izliyor, çeşitli karakterlerle tanışıp çevrelerinde şekillenen ilişkilerle bir modernleşme romanı okuyoruz.” Modernleşmeyi anlamak için illa teoriden yürümek gerekmiyor, bunun romanlardan da izini sürmek mümkün. Keza, Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde de modernleşme üzerindeki en önemli kavram olan zaman meselesini okumak, aslında yazarın bir olgu-algıya dair söyleyeceklerini geniş geniş ve hazmettirerek sunması demek.

Burada da bir kitabı, ‘kitap tanıtımı’ kalıbının dışına çıkarak ele alabilmenin önemi devreye giriyor. Ayraç dergisinde bu kalıpların dışına çıkmaya çalıştıklarını söyledi Tozal. Tanıtım-tahlilden ziyade kitaplar arası metinleri ele almışlar dergide. Peki kitap dergiciliği nedir ve neyi hedeflemişlerdi bununla: Kitaplar ve metinler arası bağ arayışını gözeten ve bu okumalarla okuru da besleyen bir konsept. Kitap tanıtımı olmaz değil; o da olabilir dergide ancak “en önemlisi okurun zihnini bir konuma oturtabilmek. Yani Cevdet Bey ve Oğulları’nı sadece işlemek değil, onun modernizmle olan ilişkisini ortaya çıkarabilmek.”

Ayraç’ın “Türk Romanı ve Modernite” sayısında Tanpınar, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, İhsan Oktay Anar, Hasan Ali Toptaş ve 2000’lerde gündeme daha çok gelen Orhan Pamuk üzerinden izlek oluşturup romanın gelişimini izlemişler. Burada okura sundukları bakış açısının romanın gelişimi ve Türkiye’de neleri etkilediği üzerine bir uğraşı yansıttığını söylüyor Tozal: “Bunu belirli bir kalıp içinde değil, belirli bir izlek içinde sunuyoruz ki okur da kendi oluşturabildiği izleğe başkalarını da eklesin.”

Kitap dergiciliğinin en önemli tehlikelerinden biri, incelenen olgu-şeyi herkesin subjektif şekilde katıldığı bir fikir ortamına göre inceleyememek. Böyle olunca kitabı olması gereken konuma koyamamak sonucu çıkıyor. Bu hem okuru yanıltmak hem de Tozal’ın deyişiyle “kendini ele vermek” anlamına geliyor. Ayraç’ın kadrosu genişlediğinde rahat ettikleri yönlerden biri de bu olmuş ve zaten genişlemenin sebebi de yine buymuş. “Gezi Parkı olayları” için çıkardıkları sayıda da “1915 olayları” sayısında da yapmaya çalıştıkları, tam olarak bir fikrin direkt savunuculuğundan ziyade yine bu olmuş. Yayınlanmış kitapları ele alıp konuya eğildiklerinde şöyle bir sıkıntıyla karşılaşmışlar: “Herkes parmağıyla bir yeri işaret edip oraya bakmanı istiyor ve sen de sadece oraya bakıyorsun. Ama yaşanmış şeylere odaklandığınızda sizin de bir izlek oluşturabilme imkânınız oluyor.”

Hangi Çanakkale?

Buna 1915 olayları devresinde yazılmış günlükleri örnek verdi Yunus Emre bey. Kitap dergisinin, olayı incelerken onun canlı şahidi günlüklere odaklanması gerekliliğinden bahsetti ve bunun bir kitap dergisi için riskli olduğu çıkışına ise şöyle cevap verdi: Dergiyi ilk çıkardıklarında bir Çanakkale dosyası yapmak istemişler. İlk yıl olmayıp ikinci yıl da mart ayında bu düşünceyi ele aldıklarında “yalnızca Çanakkale’yle ilgili kitapları toparlayıp bir kısmını anlatmanın” maksadı hâsıl etmeyeceğini söyleyip rafa kaldırmışlar yine; yani bir bağlam oluşturabilmek hedefi yoksa böyle bir işe yeltenmenin manasız olacağını söylemişler. Bir sonraki yılda da yapmadıkları bu dosyayı 2013 Mart’ında şöyle ele almışlar: Bir “Çanakkale” dosyası yapmaları gerekiyor.

Ancak bunun keyfiyeti çok önemli; yani işlenecek “Çanakkale” dosyasının nasıllığı: “Elinize Derin Tarih aldığınızda bir Çanakkale var, başka bir tarih dergisi aldığınızda başka bir Çanakkale var. Aynı Abdühamid konusunda olduğu gibi. Ama burada tarihi nasıl takip edeceğimiz sorusu da var elbette. Popüler tarihten mi öğrenip izleyeceğiz? Mesela Muhteşem Yüzyıl’dan mı? Peki edebiyat ve eleştiri dergisinin misyonu bunlar mı?” Bir bakıma. Nasıl ki eleştiri ortamında iyi kitapları seçip bir izlek oluşturuluyorsa ve kötü -kötü derken yetersiz- eserler göz ardı ediliyorsa burada da benzeri icra ediliyor: Çanakkale hakkında kaleme alınmış 250 eser var ve bunların 15’ini dergide söz konusu ettiklerinden bahsetti Yunus Emre Tozal.

Bunun kutuplaşmaya dair risk barındırması meselesi ayrıca ele alınmalı tabii. “Gezi” ve “1915” sayılarında okuyucuya bir şeyi angaje etmeyi değil seçenekleri usturuplu biçimde sunmayı seçtiklerini anlattı Tozal. Mesela, diyor, “Çanakkale dosyasını hazırlarken şaşırıp kalmıştık. Mehmed Niyazi’yle röportaj yaptık; ‘ben Atatürk’ün Çanakkale’de olmadığını savunuyorum’ diyor Niyazi. Çanakkale’de sadece iki gün bulunmuş ve o sürede de başarılabilecek çok bir şey olmadığını, Atatürk ve Çanakkale başlığının bu kadar abartılmasının onu bir kahramana dönüştürme çabası olduğunu söylüyor. Kaynağı da Genelkurmay’ın arşivi. Arşivde yazdığına göre M. Kemal hastalanarak İstanbul’a dönmeden önce yalnızca iki gün kalıyor Çanakkale’de.”

Üç farklı isimle yaptıkları röportajda üç farklı tablo ortaya çıkmasını bilerek ve isteyerek amaçlamış Yunus Emre Tozal ve kalem arkadaşları: “Çünkü okurun, söz konusu gerçeği kendisinin bulması gerekiyor. Biz ona sunmayacağız, o karşılaştırıp kendi bulacak. Bu noktada biz de bir şey biliyor değiliz ve biz de gerçeği, seçenekleri değerlendirip bulacağız.” Çanakkale sayısı yayınlandıktan sonra gelen tepkilerden, okurun zihnine soru işareti bırakabilmiş olmanın verdiği bir sevinci duyduklarını da sözlerine ekliyor Yunus Emre Tozal: “Okura şunu dedik: Bu konudaki kaynaklar birbirinden çok farklı. Bu kaynakları okuyup sonuca senin varman gerekiyor. Biz bunu sana söyleyemeyiz çünkü biz de bulamadık.”

O yıl Çanakkale dosyasını yapmalarının önemli sebeplerinden biri de aradan geçen yaklaşık bir asrın sonrasında yeni bir günlüğün bulunup yayınlanmış oluşu imiş. Bizzat yaşadıklarını yazmış, 21 yaşında şehit olmuş bir asker. Allahaısmarladık adıyla Yeditepe’den yayınlanan eseri Yunus Emre bey tavsiye ediyor.

Bu Çanakkale dosyasının bazı bilgilerin değişmesi-yerleşmesine katkı yapacak olması da Tozal’ın ‘iyi ki yapmışız’ demesine vesile olan etkenlerden: Çanakkale’de kıtlık yoktu, diyor. Öteden beri kıtlık ve yokluk üzerine anlatılagelen Çanakkale’de yemeklerin fazlalıktan bozulduğu tezi, o sayıda röportaj yapılan üç isim tarafından da desteklenmiş. Bu bir varlık-yokluk savaşı olduğundan, millet-i merhume uzaktan yakından varını yoğunu göndermiş cepheye: “Mesela adam tutup Kastamonu’dan o yılki buğday hasadını göndermiş. Sorun kıtlık değildi. Şu: Cepheyle mutfak arasında bir buçuk kilometrelik bir ara var ve tek sorun, yemeğin sıcak yenemeyişi. Bu da savaş şartlarında büyük bir sorun değil, farkındaysanız. Hatta cephede nargile içildiğine dair kayıt var günlüklerde.”

Günlüklerde anlatılanlar bize bir Çanakkale prototipi sunuyor. Dolayısıyla “tarihi, tarih dergilerinden öğrenmek zorunda değiliz.” Peki nerden öğreneceğiz tarihi? Kaynaklara dönme fikrine katılıyor Yunus Emre Tozal. Kaynaklar alınıp okunmalı tarih. Bu bağlamda Süreyya Faruki’yle de bir röportaj yapmışlar bir sayıda. Faruki, uluslararası arenada Halil İnalcık’tan sonra en çok atıf yapılan tarihçilerden biri. Almanya doğumlu, 50’li yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde Ömer Lütfi Barkan’ın sosyoloji öğrencisi olup Türkçe ve eski alfabeyi öğreniyor, İngilizce-Fransızca da bildiği için kaynaklara ilk elden nüfuz ediyor sürekli. Şu an bilinen en iyi Osmanlı gündelik tarihçisiymiş kendisi.

Tarihi böyle isimlerden okumak gerektiğini savunuyor Tozal. Ya da İnalcık’tan ve Ortaylı’nın son dönemdeki biraz popüler kaygı taşıyan yayınlarının dışındaki diğer eserlerden.

Arka Kapak ile Ayraç'ın farkları

Gelelim şimdiki maceraya: Ayraç dergisinden çalışma arkadaşlarıyla birlikte Haziran ayında ayrılan Tozal, aradan iki ay geçince aslında pek de tasarlamadığı yeni bir serüvene girişmiş: Arka Kapak. Babil.com’un çıkardığı dergide konsept, Ayraç’takinden biraz daha farklı ama bunun, dosya konusunu daha da sınırlayarak farklı alanlara uzanmalarına imkân verdiğini söylüyor Tozal. Dergideki “çağdaş yayıncılık” alanı bunun örneği mesela. Keza, Ayraç’ın çocuk edebiyatı köşesine pek de müsaade etmeyen konseptine de Arka Kapak’ta daha fazla yer ayırdıklarını ekliyor Yunus Emre Tozal.

Dergiye verdikleri emeğin yanı sıra ince bir planlama süreci de işlettiklerini söylüyor Tozal. Hatta ilk sayıyı bu planlamanın titizliği uğruna bir ay geciktirmişler. İlk sayıda “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü ele alan dergide bu ay “Kara Kitap” var. Önümüzdeki sayılar Marquez, Atılgan, Eco, Anar gibi ihtişamlı isimlerle sürecek. Ama yazıda da aktarmaya gayret ettiğimiz o hususu bu noktada tekraren vurguluyor Tozal: “Fakat kitabı anlatmıyoruz biz; okurun onu zaten okumuş olması lazım. Kitabın etrafındaki tartışmaları inceliyoruz. Bu da bize bir üst çatı koymuş oluyor.”

 

Sadullah Yıldız derledi

Güncelleme Tarihi: 16 Kasım 2015, 11:32
banner12
YORUM EKLE

banner19