banner17

Roman gibi bir ansiklopedi yazmış

Kültür tarihçisi araştırmacı yazar Dursun Gürlek Hoca Kubbealtı Cemiyeti’nde tarihçi Reşat Ekrem Koçu’yu anlattı.

Roman gibi bir ansiklopedi yazmış

 

Mehmet Şevket Eygi Beyi Kubbealtı Cemiyeti’nde dinledikten sonra haftaya cumartesi söyleşisinin konuğunun Dursun Gürlek Hoca olduğu anons edildi. Gerek Mehmet Şevket Eygi Bey olsun, gerek Dursun Gürlek Hocamız olsun, bu isimleri takip etmek bizim için anlamlı bir görev…

Çünkü üzerimizde çok büyük bir vebal var. Bu kıymetli insanların söyleşilerinde Osmanlı görgüsüne dair birçok değerli bilgileri bulmak mümkün… Onlar bu söyleşilerle kendilerinden öncekilerden öğrendikleri Osmanlı görgüsünü bir sonraki nesle ulaştırma vazifesini ifa etmiş oluyorlar.Dursun Gürlek

Osmanlı görgüsü mühim

İçimde bir yaradır bu mesele… Kime ne kadar ne anlatabiliriz, bunu da tam olarak bilemiyorum. Kimilerinin Osmanlı kültürü de dediği Osmanlı görgüsüne dair aktarılan her bir bilginin hele bu çağda ne kadar kıymetli olduğunu anlatabilmek için acaba nasıl bir yol izlemek gerekiyor?

Osmanlı görgüsü dediğimiz olgu bugün çok az sayıda insan tarafından temsil edilen, nesli tükenmekte olan bir hayat tarzı… Bu hayat tarzı İslam’ın şekil verdiği, nezakete, inceliğe ve kibarlığa dayanan bir hayat tarzıdır. Nitekim Efendimiz aleyhis selatü ve selam’ın hayatında, kabalığa dair bir tek örnek bile bulamazsınız.

Osmanlı görgüsü dersi ne zaman?

Televizyonlarda Osmanlı görgüsünü anlatan programlar yapılmazsa, okullarda bir ders olarak bu konu ele alınmazsa, biz kim bilir hangi batılı milletin kopyası olan bir kültür garabetine dönüşeceğiz. Kimilerimiz dönüştüğümüzü bile söylüyorlar. Bu tehlikeye karşı Osmanlı görgüsünden bahseden düşünce insanlarımızın söyleşilerinden derlenen bölümlerin yeni nesiller için bir kaynak değeri taşıyacağını düşünüyorum. Belki de bu derlemeler, meselenin önemini kavrayan bir kültür tarihçisi tarafından hazırlanacak olan, en az 250 başlıklı Osmanlı Görgüsü kitabına da kaynaklık edecektir.

İstanbul Ansiklopedisi güzeldir

Bu anlayışla Dursun Gürlek Hocamızın tatlı üslubu ile yaptığı söyleşiyi de takip ettik. Bu ayki söyleşisinde Dursun Gürlek Hoca, merhum tarihçi Reşat Ekrem Koçu’yu ve onun eseri olan İstanbul Ansiklopedisi’ni anlattı.

Reşat Ekrem Koçu’nun Fatih Sultan Mehmet’in hayatını anlatan bir kitabı olduğunu ve bu kitabın çok güzel bir üslupla yazıldığını söyleyen Dursun Hoca, merhum Reşat Bey’in tarihçi olmasının yanı sıra şair ve öğretmen olduğunu, şiirlerini de Acı Su adlı bir kitapta topladığını söyledi.

Reşat Ekrem KoçuBizim yakın tarihimizde tek başına ansiklopedi yazan iki tane önemli şahsiyet olduğunu söyleyen Dursun Gürlek Hoca, bunlardan birincisinin altı ciltlik Kamus- ül Alam’ı yazan Şemsettin Sami olduğunu, ikincisinin de Reşat Ekrem Koçu olduğunu söyledi.

Yazık ki bu ansiklopedi tamamlanamadı

Reşat Ekrem Koçu’nun 1975’de vefat ettiğini ve emsali bazı yazarlar gibi bekar yaşadığını, öldükten sonra da evlatlığının arşivini bir gazeteye sattığını söyleyen Dursun Gürlek Hoca, İstanbul Ansiklopedisi hakkında şu bilgileri verdi: “Ne yazık ki merhum Reşat Ekrem Koçu ansiklopedisini tamamlayamadı. ‘G’ harfine kadar yazabildi. Bu da on bir cilt oldu. Maalesef mâli imkânsızlıklardan dolayı varlığını devam ettiremedi. Son zamanlarda ‘g’ harfinden sonraki ciltlerin de olduğu spekülasyonları yapılıyor. Adama sorarlar şimdiye kadar neredeydiniz diye…”

Türkçe’nin sırlarına vakıftı

Reşat Ekrem Koçu’nun nev-i şahsına münhasır bir üslubu olduğunu söyleyen Dursun Gürlek Hoca, rahmetlide hem ilmî tarihçiliğin, hem de popüler tarihçiliğin olduğunu, edebiyata önem verdiğini, Türkçe’nin imlasına ve sırlarına vakıf olduğunu söyledi. Böyle güzel üsluba sahip tarihçileri, edebiyatçıları günümüzde bulmanın daha zor olduğunu ifade etti.

Dursun Gürlek Hoca, İstanbul Ansiklopedisi’nin üslubunu öyle ballandıra ballandıra anlattı ki dinlerken onu okuma isteğimiz depreşti. Ansiklopedinin üslubu hakkında şunları söyledi: “Şimdi siz herhangi bir ansiklopediyi elinize alsanız, bir iki sayfa okuduktan sonra sıkılırsınız. Belki kendinizi zorlayarak sekiz on sayfa okuyabilirsiniz. Çünkü rahmetli Cemil Meriç’in deyimi ile; ansiklopediler asık suratlı kitaplardır. İşte bunun bir istisnası var. Bu da İstanbul Ansiklopedisi… Roman okur gibi okuyorsunuz. Bir deneyin isterseniz. Sıkıldığım zaman herhangi bir cildini çekiyorum, okuyorum. Okurken de dinleniyorum.”Reşat Ekrem Koçu

Hiçbir yerde bulamazsınız bu bilgiyi

Hiçbir kitapta bulamadığı bilgileri bu ansiklopedide bulduğunu söyleyen Dursun Gürlek Hoca bu bilgilerden birsini şöyle anlattı: “Reşat Ekrem Koçu, meşhur Beyazıt Meydanı’nda Osmanlı’nın son zamanlarında kırk tane dut ağacı olduğunu anlatıyor. Dutlar olgunlaşınca Beyazıt Camii’nin medresesinde (şimdi hat eserleri müzesi) hafızlık yapan kırk talebe bir sabah namazı vakti Beyazıt hamamında yıkanır, her biri ayrı ağaca olmak üzere ağaçlara çıkarlar. Dutlar sallanır, aşağıdaki beyaz örtülere düşer. Bu dutlar Sultan Beyazıt’ın hayrına teberrüken gümüş kaşıklarla İstanbul halkına dağıtılırmış. Yine Reşat Ekrem Koçu’nun dediğine göre üç yaşına geldiği halde konuşamayan çocuklar varsa, bu dutlardan yedirildiği vakit konuşmaya başlarlarmış.”

Cami ne zaman iki “i” ile yazılır?

Bu arada “Beyazıt” olarak kullandığımız ismin doğrusunun; “Bayezîd” olduğunu söyleyen Dursun Gürlek Hoca toplumdaki en çok yanlış yazılan kelimelerden birisinin de “cami” kelimesi olduğunu söyledi. “Cami” tek başına yazılınca tek “i” ile yani; “cami” şeklinde yazılması gerektiğini, fakat başında bir kelime ile birlikte yazıldığında iki “i” ile yazılması gerektiğini söyledi. Mesela “Sultan Ahmet Camii” gibi…

Ne güzel resimleri vardı

İstanbul Ansiklopedisi’nin güzel yanlarından birisinin de içerisindeki güzel resimler olduğunu söyleyen Dursun Gürlek Hoca, bu konuda şunları söyledi: “İstanbul’a ilk geldiğimde bunun ilk üç cildini sahaftan aldım. İçinde çok güzel resimler vardı. Konulara göre ressamlar resimlerini çizerlerdi. Diyelim ki Fatih Camii anlatılıyor, Fatih Camii’nin resmi ve Fatih’in resmini çizerlerdi.”

En az on beş sözlük olmalı

Söyleşinin muhtelif yerlerinde çeşitli konulardan da bahseden Dursun Gürlek Hoca, yine her zamanki gibi konuyu kitap sevgisine getirdi. Kitaplar içerisinde de sözlüklere özel bir merakı olduğunu söyleyen Hoca, iyi bir kültür adamının evinde en az on beş -yirmi tane sözlüğün bulunması gerektiğini, ne kadar âlim olursa olun herkesin lügate çok bakmak zorunda olduğunu ifade etti.

Dursun GürlekKitap ciltleme özel bir zevk

Bazı kitap kurtlarının bir özelliğinin de kitap ciltleme zevkine sahip olmaları olduğunu söyleyen Hoca, sadece insanların değil, kitapların da elbiseye ihtiyacı olduğunu, kitapların elbisesine cilt denildiğini söyledi. “Benim dağılan bir kamusum vardı, mücellide götürdüm, ona elbise giydirdim” diyen Dursun Gürlek Hoca’nın bu cümleyi kullanması da boşuna değildi. Mücellidin cilt yapan kimse, teclidin ciltleme işine verilen ad olduğunu hatırlatmak için bu cümleyi kullanmıştı. Çünkü Hoca, Osmanlıların kullandığı bu kelimelerin daha asil durduğunu düşünüyordu. Mesela “çevirmen” kelimesinin “mütercim”deki asaleti karşılamadığını söylüyordu.

Kadınlar kitap düşmanı mı?

Kürsüde Dursun Gürlek Hoca olur da bu söyleşide hiç latife olmaz mı? Dursun Hoca kadınların kitaplarla münasebetleri konusunda dinleyicileri tebessüm ettiren şöyle bir anekdot anlattı: “Beyoğlu’nda bir sahaf tanıdığım var. Hanımı demiş ki; ‘Yeter artık, bundan sonra eve kitap getirme, bıktım usandım artık…’ Ve kadıncağız en sonunda ültimatom cümlesini kullanmış; ‘Ya ben ya kitaplar’ demiş. Dostumuz şu cevabı vermiş hanımına: ‘Hanım kitapların ayağı yok.’ Sonra bu dostumuz hanımından ayrılmış.”

Kitabın üç düşmanı kimdir?

Dinleyiciler arasında bulunan Yavuz Bülent Bakiler Bey de bu anekdota bir latife ile mukabele etti. Kadının evde kitaba tahammül edemediğini söyleyen Yavuz Bülent Bakiler Bey; “Kitabın üç düşmanı var; Bir fare, iki nem, üç kadın…” dedi.

Neden kapılarda iki tokmak olduğunu hiç düşündünüz mü?

Dursun Gürlek Hoca söyleşinin bir yerinde bize Osmanlı görgüsüne dair de bazı bilgiler verdi. Lisedeki hocasının İstanbul’u gezdirerek tarih dersi anlattığını söyleyen Hoca, bir gün hocasının eski İstanbul evlerinin dış kapısındaki tokmaklara dikkat çektiğini ve şu bilgiyi verdiğini söyledi: “Eskiden evlerin kapısında iki tane tokmak olurdu. Bir büyük bir küçük tokmak... Bey gelirse büyük tokmağa, hanım gelirse küçük tokmağa vururdu.”

Bunun üzerinde biraz düşündüğümüzde bu basit gibi görünen bilginin arkasında Osmanlı görgüsünün inceliklerinin bulunduğunu görüyoruz. Mahremiyet kültürü dediğimiz ancak şimdilerde unuttuğumuz bir kültürü buluyoruz. Bunu bir önceki haberimizde Mehmet Şevket Eygi Bey’in anlattığı kapı çalma adabı meselesi ile birlikte düşündüğümüzde, Osmanlı görgüsünün ne demek olduğunu daha da iyi kavrıyoruz.

Soru soruyorlar, merakı kamçılıyorlar

Osmanlı kültürüne vakıf olan kişilerde benim gözlemlediğim bir şey de şu ki onlar merak duygusuna çok önem veriyorlar. Bu kültürü kazanmanın da merak ve dikkat duygusuna bağlı olduğunu ifade ediyorlar.

Bu duyguyu kamçılamak için bir önceki Kubbealtı sohbetinde Mehmet Şevket Eygi Bey, Süleymaniye Camii’nde kaç minare olduğunu sormuştu. Bu söyleşide de Dursun Gürlek Hoca soruyu biraz daha zorlaştırıp Süleymaniye Camii’nde kaç tane şerefe olduğunu sordu. Bir de bu sayının sembolik olarak anlamını sordu. Bunların cevabını ben orada öğrendim, ama söylemeyeceğim… Belki yorumcular cevabını yazarlar.

 

Aydın Başar haber verdi

Güncelleme Tarihi: 02 Kasım 2012, 01:38
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20