Risâle-i Ubeydiye'yi tekeline alma girişimi

Yusuf Turan Günaydın, Büyüyen Ay Yayınları’ndan çıkan ‘Ubeydiyye Risalesi’ hakkında, Haydar Murad Hepsev’in iddialarına cevap verdi..

Risâle-i Ubeydiye'yi tekeline alma girişimi

 

Haydar Murad Hepsev’i, yıllardır sahaflarda bulup okuduğum, Söz (1991), Şiir Bilgisi (1992) ve Odak adlı kitaplarıyla tanımış ve sevmiştim. İçindeki yazılardan bir kısmı Diriliş dergisinde yayınlanmış bu mütevazı kitapçıkların müellifine ait bir biyografi aramış ve bulamamıştım. Bu sebeple kendisiyle görüşmeyi ve biyografisini yazmayı dahi düşünmüştüm.

Kitapçılarda Yüce Devlet adlı dergisini görünce de sevinmiş ve dergiyi takibe başlamıştım. Elbette dergideki Risâle-i Ubeydiyye neşrini de gördüm. Bu neşir kısmî açıklamalarla bir sadeleştirme ürünüydü. Çeviriyazı metnini -bir bölümü eksik olarak- daha önce Tasavvuf İlmî ve Akademik Dergi’de yayınladığım bir metnin sadeleştirilerek bir dergide neşredilmiş olmasından herhangi bir rahatsızlık duymadığım gibi sevinmiştim de. Haydar Bey metni sadeleştirerek yayına hazırlarken benim çeviriyazı neşrimi gördüğünü de belirtiyordu. Kendisinin bu metni yeniden yayınlamasına temel gerekçe olarak da ‘böyle önemli metinlerin çeviriyazı olarak kalmasının daha geniş bir okuyucu kesimine hitap etmesini önleyeceği’ gibi bir sebep ileri sürüyordu. Bu zaten yaygın olarak rastladığımız bir kanaattir. Dolayısıyla şaşırmadım ve bu sebebe itiraz etmek hiç aklımın ucundan geçmedi.

Ubeydiye Risâlesi’ni kitap olarak yayınlama girişimim ise Ankara’da 2007’de yayın hayatına başlayan ve tasavvuf kitapları basmayı hedefleyen Mor Yayınevi için, Yahya Düzenli Ağabeyimin teklifiyle olmuştu. Bu kitabı, makale formatından çıkararak kitap formatında neşre hazırladım. Metin çeviriyazı hâlindeydi ve bu sebeple Yahya Ağabey bir de sadeleştirilmiş metnini istiyordu. Bunun üzerine metni sadeleştirdim de. Nasıl olsa çeviriyazı metnini ortaya koymuştum; sadeleştirmesi zannedildiği gibi daha geniş bir okuyucu kesimine hitap edebilirdi. Fakat o sırada yayınevi sahibi yayıncılığı bıraktı ve benim bu hazırlığım da öylece kaldı.

Bu yakınlarda Büyüyen Ay Yayınevi kurulunca Mustafa Kirenci Bey’le aramızda vasıta olan İsmail Dervişoğlu, elimde bu yayınevine gönderebileceğim metin olup olmadığını sordu. Evet vardı: Risâle-i Ubeydiyye, hem çeviriyazı, hem de sadeleştirilmiş metin olarak 2007’den beri bekliyordu. Bunun üzerine metni yayınevine gönderdim. Olumlu cevap geldi; metin hem çeviriyazı, hem sadeleştirme olarak basılacaktı. Bunun üzerine metnin Osmanlı harfleriyle matbu nüshasının bir özelliği olduğunu, dolayısıyla tıpkıbasımının da beraberinde basılmasının daha iyi olacağını söyledim. Mustafa Bey bu teklifimi makul buldu ve tıpkıbasımı da yeni neşre dâhil etti. Böylece kitap, bu sene Ramazan ayı başlarında basıldı.

Okuyucu, özellikle tasavvuf okuyucusu artık ana metne ulaşmak istiyorHaydar Murad Hepsev

Haydar Murad Bey’in bu neşrimiz üzerine talihsiz bir yazı kaleme alması da metni kitap olarak neşretmemizden sonra vuku buldu. Eleştiri (tenkid) olmaktan uzak bulduğum; acemi bir yayın heveslisinin bile söylemeye çekineceği birtakım iddialarla dolu bu yazı, sadece yazarının mizacı hakkında ipuçları sergileyebilecek gerçekten talihsiz bir yazıdır. Neler söylüyor Haydar Bey, bir bakalım:

1. “Transkripsiyon veya transliterasyon yani bir yazıdan diğerine olduğu gibi aktarma işlemi, günümüz insanın bu tür metinleri anlamasına hizmet etmemekte, ancak dar bir ilim çevresine hitap etmekte (…)” imiş.

Buna verilecek cevap gayet basittir: Osmanlı harfleriyle matbu bir eserin önce çeviriyazı metnini sağlamca ortaya koymalısınız. Çeviriyazı metinleri ortaya konulmadan direkt sadeleştirilmiş metinleriyle yüz yüze geldiğimiz nice dinî-tasavvufî, edebî metnin hazırlayanlarınca ne tür ‘tasarruflar’da bulunulduğunu, bu konuda hassasiyet sahibi herkes asıllarıyla karşılaştırıldığında anlayabilir. Hazırlayan, bazen ıstılahları/kavramları dahi sadeleştiriyor; çoğu kelimeyi sadece bir anlamıyla bildiği için o cümledeki bağlamının farklı olabileceğini düşünmeden sadeleştiriyor. Sadeleştirildiği için ulaşacağı düşünülen ‘geniş kesim’ nasıl olsa bu metnin aslına ulaşıp karşılaştıramayacaktır. Dolayısıyla şahsen bu tür metinlerin sağlam bir çeviriyazısını ortaya koymadan direkt sadeleştirilmiş metnini yayınlamanın okuyucuya saygısızlık olduğunu düşünüyorum.

Haydar Bey ise “Kanaatimizce asıl yapılması gereken, eski ve değerli bir metni sadeleştirerek ve hatta açıklamalarla zenginleştirerek çevirmektir” diyor. Ve bunu daha önce çeviriyazısı ortaya konulmuş bir metin elindeyken gerçekleştiriyor… Sadeleştirme ve şerh işinin ‘daha zor ama daha yararlı ve etkili olduğunu’ düşünüyor. Üzgünüm ama sadeleştirme işi hiç de zor olmadığı gibi, hazırlayanını asıl metindeki ‘müşkil’ birçok kısımla uğraşmaktan da kurtarabilir (örnekleri çoktur). Metni sadeleştirmekle zaten onu müellifinin eseri olmaktan çıkartmış olursunuz, bir de açıklamalarla genişletirseniz o eser artık sizin çalışmanız olur; müellifiyle irtibatı iyice azalır. Ha bu kıymetli bir çalışma olmasını engellemeyebilir; nice şerh, ana metin kadar önemlidir aslında. Ama bilinenleri tekrarlamayacaksınız; kolayca ulaşılabilecek bilgileri okuyucuya matah şeylermiş gibi sunmayacaksınız tabii…

Tasavvufî eserlerin açıklanmadan / eklerle genişletilmeden okuyucuya sunulmasını sakıncalı gören zevata şunu söyleyebiliriz: Artık en temel tasavvufî  eserler, hem de birkaç tercümesiyle birlikte neşredilmiş  bulunuyor; tasavvuf kavramlarını açıklayan birkaç ‘tasavvuf sözlüğü’ dahi yayınlandı. Birçok sözlüğü artık online ortamlarda dahi bulmak mümkün. Asıl yayınlanmış bilgileri bu tür metin neşirlerine yamayarak israfa düşen siz olursunuz. Okuyucu, özellikle tasavvuf okuyucusu artık ana metne ulaşmak istiyor.

‘Siz bu metni sadeleştirerek veya herhangi bir şekilde yayına hazırlayarak neşredecek misiniz?’ diye sorabilirdi

Haydar Murad Hepsev2. Haydar Murat Bey, belirttiğine göre asıl itibariyle bir ‘şerh’ çalışması ortaya koymak istiyor: “Eğer bizden önce bir sadeleştirme veya şerh olsaydı, elbette ki kendimizi boşuna zahmete sokmazdık. Yayın dünyamızda bir ‘centilmenlik’ antlaşması olsaydı, bir dergide tamamı yayınlanan bir eseri, başka yayınevleri ya neşretmez veya ‘siz bu eseri yayınlayacak mısınız, yayınlamayacaksanız biz yayınlayalım’ derlerdi. Ama ne yazık ki böyle bir antlaşma yok, onun için aynı eser üç ayrı yerde birden yayınlanabiliyor.”

Üstelik yazısının başında “Bu risalenin bir telif hakkı yok, onun için herhangi bir kimse veya yayınevi bunu dilediği gibi neşredebilir.” derken, nasıl oluyor da bu tür eserlerin birkaç yayınevi tarafından yayınlanmasını garipseyebiliyor ve hatta bu hususta söylediklerinin devamında buyurduğu gibi “Bu durum, kültür ve yayın âlemimiz için mühim bir nakisadır.” diyebiliyor? Ve mine’l-garâib. Bu arada kendisine “Siz bu eseri yayınlayacak mısınız, yayınlamayacaksanız biz yayınlayalım” denilmesini beklerken aynı duruma düştüğünün farkına varıyor ve bir parantez açarak “Bu soruyu bize yöneltecek olanlara ‘2006’da çeviriyazısı yayınlanan bir metnin sadeleştirilmesi ve kitaplaşması, 2010’a kadar sürmezdi herhalde; kitap olarak çıkması için de neden dergimizde tamamının yayınlanması beklenmiştir’ deriz.” deyiveriyor.

Bu savunma karşısında ne yapılabilir, gerçekten bilmiyorum. Bir kere metnin 2007’de tarafımızdan kitaplaştırılma girişiminden haberi yok ve bu bakımdan bir mümine hiç yakışmayacak şekilde suizanna düştüğünün farkında bile değil. Hucurat Sûresindeki “Lime tekûlûne mâ lâ tef’alûn = Niçin yapmadığınız şeyleri söylersiniz (başkalarından beklersiniz)?” ayetindeki soruya muhataplık bir durum aslında.

Fakat Haydar Murad Bey bununla da yetinemiyor ve cümlelerine hakaret içeren kelimeler de yerleştiriyor: “İnternette arama motorları var ve bir tıkla neyin nerede olduğunu öğrenebiliyorsunuz. Buna rağmen yani risalenin yayınlanıp yayınlandığını bir tıkla öğrenmek mümkün iken, bunu yapmamak bir ‘aymazlık’tır; bunu bile bile yapmak ise ‘kurnazlık’tır.”

O zaman kusura bakmasın, bahsettiği ‘aymazlık’ veya ‘kurnazlık’tan daha fenasını kendisi yapıyor demektir. Çünkü metni, benim çeviriyazı metin olarak ortaya koyduğumu, Arapça bazı bölümlerini de Türkçeye çevirdiğimi görmezden gelemiyor ve fakat metni benim kitap olarak yayınlayıp yayınlama düşüncesinde olup olmadığımı hiç de araştırmaya gerek duymadan dergisinde neşrediyor. Kendisiyle Yüce Devlet dergisi çıkmaya başladığından beri e-mailleşiyorduk; kullandığı nitelemelere muhatap olmamak istiyorduysa metni neşretmeden önce bana ulaşabilir ve ‘Siz bu metni sadeleştirerek veya herhangi bir şekilde yayına hazırlayarak neşredecek misiniz?’ diye sorabilirdi. Ama bizden beklediği şeyi kendisi hiçbir zaman yapmamıştır. Bu sebeple kullandığı “aymazlık” ve “kurnazlık” gibi sıfatları aynen kendisine iade ediyorum.Yusuf Turan Günaydın

Risalenin adı neden Ubeydiye Risalesi?

3. Sorularından biri de şu: Risalenin ismini neden ‘Ubeydiye Risalesi’ olarak kısaltmışız? Bu tür metinleri günümüz alfabesiyle yayınlarken kapakta daha kısa bir isim kullanmak ve ayrıca eserin içinde geçen bir tabiri alt başlık olarak öne çıkarmak benimsenebilecek birkaç tavırdan sadece biridir. Biz bunu benimsedik. Alt başlıktaki “Dar geçitleri aşmak” tabiri de metinden bir alıntıdır. Üstelik eserin tam ismine kitabın jenerik sayfasında yer verdik ve böylece kitapla ilgili bu bibliyografik ayrıntıyı okuyucunun kolayca görebileceği bir yerde gösterdik. İyi bir kitap okuyucusunun bu tür eserlerin orijinal adını arayacağı yer de orasıdır.

Ha, eserin tam adını hiç  değiştirmeden kapaktan da verebilirsiniz; bu da bir tercih meselesidir. Yoksa Haydar Murad Bey’in zu’munca yayınevinin “risaleyi tam ismiyle neşredememesi, Yüce Devlet Dergisi’nde orijinal ismiyle yayınlanmış olmasından” falan değildir. Çok iyi biliyor ki metni çeviriyazı makale olarak Tasavvuf dergisinde orijinal ismiyle, kendisinden önce biz yayınlamıştık. Bundan neden çekinmiş olalım ki? Burada asıl ‘bir mümin nasıl olur da böyle önyargılarla bir yazı kaleme alabilir’ sorusunu sormak lâzımdır.

Yine başlık babında Haydar Murad Bey hiç de araştırmadan öyle şeyler diyor ki, bu bilgisizlik karşısında onun böyle bir metni daha önce neşredilmiş çeviriyazı metni olmadan asla neşredemeyeceği fikrine ulaşıyorsunuz ister istemez. Diyor ki; “Hâcegân neşrinde bu risalenin orijinal adının ‘Risâle-i Ubeydiyye fî Beyân-ı Ba’di Âdâb-ı Tarikati’n-Nakşibendiyye’ olduğu ifade edilmektedir. (Eser adının naklinde görülen Arapça çeviriyazı hataları H. Murad Bey’e aittir) Bu başlık eserin asıl ismi değildir; birinci hamişte bahsettiğimiz (Risale-i Halidiyye, Mevlana Halid Bagdâdî kuddise sirruh hazretlerinin Farsça mektupları ve bazı diğer eserlerin de bulunduğu) mecmuanın baş tarafında, bu eserin kısaca tanıtımı için kaydedilen bir ibaredir.”

Oysa bilmiyor ki, Ubeydiye Risâlesi’nin birçok yazma nüshası vardır ve yazmalarında genellikle Hâcegân neşrindeki şekliyle adlandırılmaktadır. Dolayısıyla matbu metindeki “Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye” adlandırması da bizzat Ali Behcet Efendi’nin tasarrufu değildir. Çünkü eserin basılış tarihi 1260’tır. Bu tarih Rûmî de kabul edilse, Hicrî de kabul edilse Milâdî 1844/45’e tekabül etmektedir. Ali Behcet Efendi 1238 (1822/23) tarihinde vefat ettiğine göre eseri, ölümünden 22 yıl sonra basılmış olmaktadır. Dolayısıyla eserin asıl adının yazmalarındaki adlandırma olduğu açıktır. Oysa Haydar Murad Bey, büyük ihtimalle elinde sadece yukarıda söz ettiği Mecmûa bulunduğu için eserin asıl adı olan Risâle-i Ubeydiyye: Fî Beyâni Ba’di Âdâbi Tarikati’n-Nakşibendiyye’nin, “mecmuanın baş tarafında, bu eserin kısaca tanıtımı için kaydedilen bir ibare” olduğunu zannediyor.

Özellikle Arapça ibarelerin tercümesindeki benzerlik

4. Haydar Murad Bey, risalenin Büyüyen Ay ve Hâcegân neşirlerinde kendi neşrinden söz edilmemesinden de çok alınmış görünüyor: “Her iki neşirde de, risalenin Yüce Devlet Dergisi’nde yayınlandığına dair en ufak bir dipnotun dahi bulunmamasını anlamak mümkündür; kendinizi kendi elinizle neden ele vereceksiniz ki?.. Hâlbuki biz bu risalenin çeviriyazı olarak ilk defa nerede yayınlandığını yazmaktan çekinmemiştik, neden çekinelim, dürüst olan neden çekinsin?..”

Evet gelelim mâ nahnü fîhimize… Bu neşirden söz etmemiz elbette iyi olurdu; birtakım nefsânî sebeplerle bunu inkâr edecek değilim. Fakat eseri zaten 2007 yılında baskıya hazırlamıştım ve ondan sonra ‘Giriş’ kısmını tekrar ele alamamış bulunuyordum. Fakat her ne olursa olsun, bu zuhûlümüz “kendi kendimizi ele vermemek” endişesiyle nitelenemez; bunu iddia etmek ayıptır ve nefsânî konuşmaktan öte bir anlam taşımaz. Bu durumda Risalenin ilk defa çeviriyazı olarak nerede yayınlandığını yazmanızın da hiçbir anlamı kalmıyor. Hele bir de ‘dürüst olan neden çekinsin?’ efelenmesi hepten yakışıksızdır.

5. Haydar Murad Bey, “Hâcegân neşrindeki birçok dipnotun Yüce Devlet Dergisi’ndeki dipnotlarla neredeyse aynı olmasını nasıl ve neyle izah edebiliriz acaba?” diyor. Hâcegân Yayınevi kendini savunur; bu bana düşmez elbette. Fakat sadeleştirmen’in bu uyarısını asıl olarak benim kendisine yöneltmem de mümkündür; özellikle Arapça ibarelerin tercümesindeki benzerlik ve metnin Na’t de dâhil çetrefil yerlerindeki aynılık… Metni -bir bölümü eksik olarak da olsa- çeviriyazı olarak, hem de aynıyla ilk kez ortaya koyan ben olduğuma göre bu soruyu asıl benim sormam gerekiyor.

Tasavvuf ‘bilgi’ olduğu kadar bir ‘üslûp’ meselesidir de

6. Haydar Murat Bey o kadar kötü  niyetli ve önyargılı ki yazsının 5. maddesinde Büyüyen Ay Yayınevini çeviriyazı + sadeleştirme + tıpkıbasımı aynı kapak altında toplamakla bile suçluyor. Tıpkıbasımın, Osmanlı döneminde nadir olarak talik harflerle matbu esere rastlanması sebebiyle kitapta yer aldığını söylemeliyim.

Sadeleştirmenin yanında genişçe bir şerh (açıklama)’nın daha yararlı’ olduğu kanaatindesiniz, tamam. Fakat bu sizin ‘kanaatiniz’… Bu tür kanaatler ne zamandır kamuoyunu bağlayıcı bir nitelik arz etmeye başladı? Hayret ki ne hayret. ‘Halkımız ve daha çok da gençliğimiz, akademik çalışmalara iltifat etmiyorlar ve böylece İslâm irfanının mühim vechesi olan tasavvuf hakkında yeterince bilgi alamıyorlar” imiş. Hasbünallah. Akademik çalışma dediğiniz şey, irfanını kelimelerle yansıtan bir sufînin dilini bozmadan, üslûbunu aynen yansıtarak ortaya konulmuş bir çeviriyazı çalışmasıdır. Asıl, tasavvuf erbabının kelime seçimini -af edersiniz- içine ederek, dilini ‘sadeleştirme’ adı altında kısırlaştırarak okuyucuyu kendi üslûbunuza mahkûm etmek irfansızlaştırmak demektir. Tasavvuf ‘bilgi’ olduğu kadar bir ‘üslûp’ meselesidir de. Sırf sadeleştirme işlemi, bir tür iğdiştir ve okuyucuyu, sadeleştirmen’in tercihleriyle ve bazen de tahrifleriyle baş başa bırakır. Oysa günümüzde Osmanlıca bilenlerin gittikçe artmasıyla birlikte asıl uyanık/münevver gençler, mümkün mertebe tasavvufî-edebî metinleri sağlam çeviriyazılarından okumayı tercih ediyorlar. Bu tercihi ‘akademik’ nitelemesiyle mahkûm etmek tek kelimeyle insafsızlıktır. Size sadece şu örneği vereceğim: Peki o zaman Sezai Karakoç neden yıllar boyu Diriliş dergisinde birçok tasavvufî risâleyi hiç de sadeleştirmeden, transkripsiyon işaretlerini kullanmasa da sırf çeviriyazı metin olarak neşretti durdu!? Hangi risalelerin bu şekilde sadeleştirilmeden Diriliş’te neşredildiğini toplu olarak görmek isterseniz Tasavvuf dergisinin 13. sayısındaki “Diriliş Dergisinde Yayınlanmış Tasavvufî Çevrimyazılar Bibliyografyası”na bakabilirsiniz.

İnsanlar bu dili (eski eserlerin dilini) gittikçe daha iyi anlıyorlar Haydar Murad Bey, merak buyurmayın. Ama unutmayın ki sırf sadeleştirme çabasından ibaret bir metin neşri, okuyucuyu asıl hazineden (dil ve bilgi hazinesinden) uzaklaştırmak demektir. Biz bu sebeple hem çeviriyazı hem sadeleştirmeyi bir arada verdik. İşte sizin anlayışınızdaki şahısların yaygınlaştırdığı bu kısırlaştırıcı sadeleştirme işleminin revaçta olması sebebiyle kimi yayıncılar sırf çeviriyazı metin yayınlamak istemiyor. Yüzyıllardır kullanıla kullanıla geniş bir anlam arkaplanı kazanan kelimelerin yerine sadeleştirilmişlerini koymak, anlamı daraltacağı için bir tür kısırlaştırmadır aslında. ‘Şerh’ mi diyorsunuz? O zaman yaptığınız şey sizin çalışmanız (şerhiniz) olur ve artık metnin asıl müellifi orada bir siluetten ibarettir. Fakat yaptığınız işlemin ‘şerh’ olduğunu önceden deklare ederseniz, okuyucu da metne ona göre yaklaşacaktır ve zaten ‘şerh’ de geleneğimizde yeri olan bir tür telif yöntemidir.

7. Müellif Ali Behcet Efendi’nin “Mezartaşı kitabesini, diğer bazı kitabeleri, dergâhının resimleri de derc olunsaydı, dergâhın tarihçesi hakkında bilgi verilseydi; daha faydalı, güzel ve ilmî olurdu kanaatindeyiz” buyuran Haydar Murad Bey, elbette kendi yapmak istediği şeyi söylüyor ve böylece bunun mükemmel bir tavır olduğunu vurgulamak istiyor. Burada da nefsânî tavrı önde olmakla birlikte buna bir şey demeyeceğim. Fakat “Yazarların ve yayınevlerinin İstanbul’da bulunmaları (…) bu eklemeyi yapmalarını gerektirirdi” derken gene haksızlık ediyor. Ben İstanbul’da yaşamıyorum çünkü. Yayınevi İstanbul’da evet, ama bahsettiği görsel malzeme bu tür metin neşirlerinde değil, kapsamlı bir Ali Behcet Efendi biyografisinde lüzumludur. Bu da bizim kanaatimizce böyledir elbette fakat birçok okuyucunun da bizi destekleyeceğini düşünebiliriz.

Sonuç

Bu tür çalışmaları  bir ‘akademisyen’ olarak değil, tasavvufî metinlerde balkıyan irfanı daha iyi özümseyebilmek için yapıyorum. Yayınladığım Risâle-i Ubeydiyye-i Nakşbendiyye metni önce makale olarak -bir bölümü eksik bir biçimde- yayınlanmıştı. Benim Tasavvuf dergisinden önce Fark dergisinde bütününe yakınını tefrika ettiğim (derginin kapanmasıyla tamamlanamayan) metin üzerinde daha sonra bir Yüksek Lisans çalışması da yapılmıştı. Bu arada metni, bizimle birlikte Hâcegân Yayınları da neşretmiş. Doğrusu bu neşirden yayınlandıktan sonra haberim oldu. Yüce Devlet’teki tefrikasını ise sadece bir sadeleştirme çabası olması dolayısıyla çok da önemsemedim.

Fakat bir tasavvufî metnin bu derece ilgi görmesi benim açımdan sadece sevindirici bir hadisedir. Aynı metin üzerinde farklı birçok çalışma yapılabilir ve yapılmalıdır da… Bunda gocunacak hiçbir şey yoktur. Bu sebeple Haydar Murad Bey’in ‘metni kitaplaştırmak için kendisini beklediğimiz’ gibisinden vehimlerini, üstelik sanki biz ondan esinlenmiş veya etkilenmişiz gibi bir zan oluşturmuş olmasını, hâsılı metni tekeline alma gayretlerini yersiz ve haksız buluyoruz.

Haydar Murad Hepsev’in aslısız suçlamalarla dolu bu yazısına cevap vermek zorunda kalmak ayrı bir talihsizliktir.

 

Yusuf Turan Günaydın yazdı

Yayın Tarihi: 10 Aralık 2012 Pazartesi 14:36 Güncelleme Tarihi: 12 Aralık 2012, 12:19
YORUM EKLE
YORUMLAR
Harun Özdönmezler
Harun Özdönmezler - 10 yıl Önce

Yukarıda konu edilen eserde de olduğu gibi kimi eserlerin doğru okunması ve çeviriyazısının yayınlanması gerekiyor. Sadeleştirme aşaması ise yine bu tip eserlerin talibi okuyucuların pek sıcak baktığı bir durum değil. Osmanlıca da arkaik bir değil. Bu tip eserlerin(Risaleler, Tarihler, Şerhler vb.)çeviriyazıyla yayınlanması okuyucu için gerçekten bir lütuftur.

tarık hakkı
tarık hakkı - 10 yıl Önce

yusuf turan günaydın beye ve büyüyenay yayınlarına ubeydiye risalesinden dolayı ve h.murat hepsev'e verdiği cevap için teşekkür ediyorum.saygılar

Psikolog Hüseyin KAÇIN
Psikolog Hüseyin KAÇIN - 10 yıl Önce

Kendi sığ dünyalarında kalanların kısık seslerine aldırmadan, kültür hayatımıza ay aydınlığı gibi eserler veren Büyüyen Ay yayınlarını takdir etmekten ve sadece alkışlamaktan başka görevimiz olamaz. Ay güneşin habercisidir. Güneşli günlerden kalma eskimeyen eserleri günümüzün sorunlarına ışık olsun diye binbir emekle taşıyan Mustafa Kirenci ve ekibini kutluyorum...

banner19

banner36