Peygamber Efendimize İttiba Üzerine Konuşuldu

Halis Aydemir, geçtiğimiz günlerde Kütahya'da ''Rasûlullah, tebliğiyle nasıl bir etki yarattı? Nasıl biriydi? Nasıl bir mesaj getirdi? İnsanlara mesajını nasıl öğretti?'' soruları üzerinden Efendimiz (sav)'e ittiba konusunu ele aldı. Sevil Dağcı etkinlikten notlarını aktarıyor.

Peygamber Efendimize İttiba Üzerine Konuşuldu

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi rektör yardımcısı ve aynı zamanda İslami İlimler Fakültesi dekanı Prof. Dr. Halis Aydemir, Medeniyet Araştırmaları Topluluğu’nun daveti üzerine bir seminer verdi. Her yıl düzenli olarak topluluk tarafından gerçekleştirilen “Çarşamba Seminerleri” bu dönem faaliyetlerine başlamış oldu. Seminer 24.10.2017 tarihinde Dumlupınar Üniversitesi İİBF Amfi 2’de gerçekleştirildi.

“Rasûlullah, tebliğiyle nasıl bir etki yarattı? Nasıl biriydi? Nasıl bir mesaj getirdi? İnsanlara mesajını nasıl öğretti? O, âdeta kilit gibi bir yarım adada kapalı kalmış, kitaptan haberi olmayan, pek azı okuyup yazabilen câhiliye diye adlandırdığımız bir topluma geldi. Sıraya girmeyi bile beceremeyen insanları eliyle düzelterek hizaya girmeyi öğretti. Bugünkü dünyayı anlamak bile Rasûlullah’ı anlamayı gerektirir. 1400 yıl önce insanlara gönderilen ve iktisattan, siyasetten, ticaretten, hangi açıdan ele alırsak alalım bugün hâlâ gündemde olan birinden bahsedeceğiz.” diyerek konuşmasına başlayan Aydemir’in sözlerine katılmamak elde değil. İnsanlığın siyasi, iktisadi, askeri, ilmi, idari, hukuki gelişiminde ve dönüşümünde en büyük muharrik Rasul-i Ekrem Efendimiz (sa)’dir. Asırlar önce olduğu gibi bugün de Peygamber Efendimiz ve getirdiği ilahi nizam, gündemden düşmüyor, güncelliğini koruyor.

Dünya üzerindeki etkisi o kadar önemli ki siyasi haritalardaki değişimler, kitlesel hareketler, büyük reformlar bile O’nun mesajının etkisiyle, O’nun ashabının gayretiyle, hizmetiyle meydana gelmiş. Allah (cc.), yolunda olan kullarını daima yüceltir. Nebi (sav.) etrafındaki bir avuç insanla bütün bir cihanı İslam nuruyla aydınlatırken, yardımcısı yalnızca Rabb’iydi. O’na hakaret eden, işkence eden, tuzak kuran, kendisini ve ashabını yok etmeye çalışan kişiler, kavimler, imparatorluklar gün geldi O’nun önünde diz çöktü. Samimi bir şekilde, canları pahasına peygamberimize bağlanan mü’minleri doğru yoldan saptırmak, ümmetin içine fitne sokmak isteyenler o gün de vardı. Yine bugün olduğu gibi nice değişik “tipler türedi”. O’ndan sonra da pek çok sapık fırka, görüş, inanış ve oluşumlar peyda oldu. Fakat dün olduğu gibi bugün de geçici hevesleri kursaklarında kalacak. Rasül’ün getirdiğini alan, men ettiğinden sakınan, Allah’ü Teâlâ’nın sevgisinin, Resulünü sevmekten geçtiğini bilen sünnet ehli, cem’iyyetini muhafaza ve müdâfa etmeye dünya döndükçe devam edecek. (Biiznillah) Çabamız, doğru olanı duyurma çabasıdır. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış. Olsun varsın, bütün peygamberler de beldelerinden kovulmadı mı? Biz kovulmaya bile O’nun hatrına râzı oluruz. Taşlasalar, topa tutsalar, bir tek Addas’ın imanına seviniriz. Ne güzeldir Addas olabilmek, herkesin taşladığı bir yabancının sözlerine inanıp azizleşmek. Taşlayanları bugün tanıyan, bilen yok ama, Hz. Addas hâlâ dilimizde gönlümüzde…

‘Seni râzı olacağın bir kıbleye yönlendireceğiz’

Halis Aydemir, Efendimizin taşlandığı, horlandığı ve ardından sözlerinin Medine’de yankı bulduğu vakitlerden bahsederek sözlerine şöyle devam etti: “Hz. Muhammed (sav)’in mesajına tâbi olarak Müslüman olan bir grup Medineli, Efendimizi ziyaret amacıyla Mekke’ye doğru yola çıktılar. İçlerinde Hazreç kabilesinin lideri Berâ bin Ma’rur (ra)’ da vardı. Henüz kıble Kâbe’ye çevrilmemişti. Müslümanlar namazlarını Küdüs’e yönelerek kılıyorlardı. Bu durumdan diğer Müslümanlar gibi Berâ bin Ma’rur da rahatsızdı. Yolculuk esnasında bu rahatsızlığını dile getirdi ve Kabe’ye yönelerek namaz kılmayı teklif etti. Fakat onun bu önerisi arkadaşları tarafından pek hoş karşılanmadı. Bu vaziyetten Berâ’nın canı sıkıldı. Fikrini Peygamber Efendimize açmaya niyetlendi. Ka’b bin Mâlik şöyle anlatıyor: ‘Mekke’ye vardığımızda Berâ ile birlikte Efendimizi aramaya başladık. O’nu amcası Abbas’ın yanında bulduk. Rasul-ü Ekrem bizim kim olduğumuzu sordu. Berâ’yı Medine’nin önde gelen lideri diye tanıttılar, bana da ‘Ka’b bin Malik’ dediler. Efendimiz ‘şair olan Ka’b mı?’ deyince, bu benim çok hoşuma gitti. Sonra Berâ Kabe’yi arkasına alarak namaz kılmaktan üzüntü duyduğunu söyleyince, Efendimizin yüzü düştü, zira bu durum Rasülulah’ı, herkesten daha çok rahatsız ediyordu ve Berâ’ya ‘Sen şimdilik bir kıble üzerinde bulunuyorsun. Keşke biraz sabretseydin.’ dedi.

O, vahyin gelmesini bekliyordu ve yüzünü Kabe’ye çevirip duruyordu. Rabb’i O’nu elbette görüyordu ve beklemesinin de bir hikmeti vardı. Eli kulağında bir beklentisi vardı, o günlerde gelecekti ve geldi… Ayette ‘Yüzünü çevirip durduğunu görüyoruz.’ buyruluyor. ‘Seni râzı olacağın bir kıbleye yönlendireceğiz’ ifadesi gönlünde Kâbe’nin olduğunu gösterir. Ayet namaz esnasında nâzil olunca, cemaat namazın bitmesini beklemeden yüzlerini Kabe’ye çevirdi. Bu hâdise ayetle sabit olmasaydı bu durum bugün tartışma konusu yapılırdı. ‘Hristiyanlara iyi görünmek, Musevî’leri çekebilmek için peygamber namazı Küdüs’e doğru kıldı’ derlerdi. Allah-ü Teâlâ ilk kıbleyi kendisinin tayin ettiğini ayetlerde belirtiyor.”

Peygamber Efendimize ittiba

Aydemir sözlerine vahiy kavramına değinerek devam etti: “Allah’ın bir beşerle konuşması üç yolla mümkündür. İlki vahiy, ikincisi ilham, üçüncü yolu ise perde ardından o kişi ile konuşur.” Sonra ayetlerden örnekler verdi. Kur’an’ın, daha çok Ruhu’l Emin, Ruhu’l Kudüs diye belirtilen, Cibril aracılığıyla geldiğini, diğer iki vahiy çeşidiyle de Peygamberimize vahiy geldiğini açıkladı.

Hz. Musa’nın, sihirbazların önündeki korku anında Allah (cc)’ın ona, korkmamasını, bütün sihirbazlara üstün geleceğini ilham ettiğini; Hz Yusuf’un kuyudaki acizlik, kimsesizlik ve korku anında “Andolsun ki, sen onlara, hiç farkında değillerken, bu işlerini haber vereceksin!” diye vahyettiğini; Hz. Eyyub (as)’a “Ayağını yere vur!” diye seslendiğini ayetler üzerinden, örnekler vererek açıklayan Halis Bey, Hz. İbrahim’in rüyasına oğlu İsmail’in tam teslim olduğunu ve peygamberlerin rüyalarının vahiy olup, teslimiyet gerektirdiğini söyledi. Daha sonra Efendimiz’in gördüğü bir rüyanın nasıl adım adım gerçekleştiğini şöyle anlattı:

“Müslümanlar Uhud Savaşından yeni çıkmış, yorgun, bitkin ve çaresiz bir halde iken Efendimiz bir rüya gördüğünü söylüyor. ‘Rüyamda Mescid’i Haram’a gittik, kiminiz traş oluyor, kiminiz tavaf yapıyordunuz’ diyor. Münafıklar bunu duyunca peygamber sizi kandırıyor, üstelik silahsız gidecekmişsiniz deyip dalga geçiyorlar. Fakat mü’minler Rasullulah gördüyse vahiydir deyip İsmail (as)’in teslimiyeti gibi teslim oluyorlar. İslam ve Müslümanlığın bekâsı söz konusu olduğu halde hiç düşünmeden yalın kılıç yola düşüyorlar. Neticede Mekke’ye giremiyorlar ve Müslümanların aleyhine gibi görünen bir anlaşma (Hudeybiye) imzalıyorlar. Bütün sahabe rüyaya o kadar inanmış ki peygamberimiz ihramdan çıkın dediği halde hiç biri çıkmıyor. Efendimiz, Sevde annemize dert yanıyor. ‘Neyi var bu ashâbın, söz dinlemiyorlar?’ Annemizin tavsiyesiyle kendisi ihramdan çıkıp kurbanını kesiyor, ümidi kalmayan ashab-ı kiram onun ardından ihramdan çıkıyor. Hz. Ömer bu olaydan sonra üzüntüyle Hz. Ebu Bekir’e gelip soruyor. ‘Her şey Allah’ın emriyle değil mi? Neden biz Kabe’ye giremedik?’ Hz, Ebu Bekir bir şey diyemiyor, peygamberimizi işaret ediyor. Aynı soruyu Efendimize soran Hz. Ömer ‘Keşke o günden sonra Müslüman olsaydım, nasıl oldu da bu soruyu peygamberimize de sordum?’ diyerek daha sonra pişmanlığını dile getiriyor. Allah-ü Teâlâ’nın cevabı Fetih Sûresiyle geliyor. Rasûlünün rüyasına olan ittibânın hak olduğunu beyan etmiş oluyor.”

Halis Aydemir, konuşmasının devamında neden Beytü’l Makdis’e dönüldüğü konusuna geri dönerek şu açıklamalarda bulundu. “Bakara/143’de ‘Senin yöneldiğin kıbleyi biz ancak Peygamber’e uyanla uymayanı ayırt etmek için yaptık.’ buyruluyor. Bu örnek bile tek başına Resule ittibânın ne denli önemli olduğunun kanıtıdır. ‘Kıble niyetiyle oraya da buraya da dönsek olur, Lâ ilahe illallah desek yeter’ diyenlere âyetin devamındaki ‘ökçeleri üzerine geri dönenler’ ifadesi, başka ayetlerdeki ‘ökçeleri üzere geri devrilmek’ uyarısı, dinden kopma uyarısıdır.” diyerek, Kur’an’ın kesin uyarısını Halis Aydemir dikkat çekici bir şekilde ifade etti. Bu uyarıyı dikkate almayı, elçisinin izinden ayrılmamayı, ümmet olma bilincini Rabb’im bize nasip etsin inşallah…

Halis Aydemir’in, pek çok âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden örneklerle ortaya koyduğu, Peygamber Efendimizin Allah’ın vahyi dışında hiçbir şey söylemediği, Rabb’imizin izni haricinde hareket etmediği gerçeğini, samimi, gayretli gençlerin bulunduğu güzel bir seminerde dinlemek çok güzeldi. Allah emeği geçenlerden razı olsun…

 

Sevil Dağcı

Güncelleme Tarihi: 30 Ekim 2017, 13:18
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Sevil Dağcı
Sevil Dağcı - 3 yıl Önce

Faydalı olabildiysem ne mutlu, güzel yorumunuz için teşekkür ederim.

Tuğberk Uğurlu
Tuğberk Uğurlu - 3 yıl Önce

Semineri gayet güzel özetlemişsiniz. Tanıtımınız için teşekkür ederiz.

banner19

banner13

banner26