Pandeminin entelektüel meyvesi: Karantina Sohbetleri

Necdet Subaşı hoca, pandemi sürecinde "Karantina Sohbetleri" adı altında oldukça anlamlı bir etkinliği organize etti. Türkiye’nin ilmi, akademik, kültürel birikimine katkı sunan isimlerin katıldığı bu sohbetler geleceğe dair umut aşıladı. Erdal Moral yazdı.

Pandeminin entelektüel meyvesi: Karantina Sohbetleri

Öncelikle belirlememiz gereken durum, Korona virüs hastalığının insan ilişkilerini hiç beklemedikleri ve tahmin edemeyecekleri bir virtüel/sanal mekânsallığa hapsetmiş olmasıdır. Bu zorunluluğun, sosyal medya ağları aracılığı ile gerçekleştirilen ve insanların arasındaki fiziksel ve mekânsal uzaklığı ortadan kaldıran gönüllü iletişimin ürettiği pozitif duygulanımlardan farklılık gösterdiği de aşikâr.

Korona virüs hastalığı, insana dair en temel bireysel ve toplumsal varolma biçimlerini, yaşama alışkanlıklarını ve toplumsal anlam kodlarını, modern insan bilincinin hemen kavrayamayacağı bir şekilde büktü ve onu amorf bir hale getirdi. Zoom programı da bu tuhaf kargaşa ve biçimsizlik halinin döllediği ve doğurduğu bir ses/sözü çoğaltma ve yayma enstrümanı olarak ortaya çıktı galiba. İnsanlar, evlerinde kapalı kalmak zorunda oldukları için birbirleriyle olan iletişimlerini, bu program üzerinden sürdürmeye devam ettirdiler. Bu programın varlığından, çok değerli hocam Necdet Subaşı'nın beni çok mutlu eden daveti ile haberdar oldum.

Necdet hocam, insanların evlerine kapanmak zorunda kaldıkları bu uğursuz salgın/karantina günlerinde, hem ruhumuza çöken kasvet duygusunu, dost sohbetlerinin keyif veren soluğuyla silmek; hem tüm dünyayı yere çalan, bu meşum devasa virüs tsunamisinin yerle bir ettiği bireysel ve toplumsal yaşam alanlardaki tahribatının bilançosunu ortaya koymak; hem gündeliğin sağır/kör algısından kurtulmak, hem de entelektüel kaslarımızın erimesini önlemek adına, çok değerli katılımcılar ile çeşitli konu başlıklarını konuşacaklarını dile getirdi. Hocamdan aralarına beni de dahil etmesini rica ettim. Kıymetli hocam, bu ricamı geri çevirmeyerek, toplantılara beni de katmak nezaketinde bulundu.

Sohbetlere kimler katıldı?

İki gecede bir saat 22.00’da başlayan ve üç dört saat süren sohbetlerinsöyleşilerin 30'dan fazlasına ben de dinleyici olarak katıldım. Öncelikle dikkatimi çeken husus, söyleşiye katılan katılımcıların profil çeşitliliği ve zenginliğiydi. Birçoğu, yurt dışında ve Türkiye’de önemli üniversitelerde görev almış ya da görevlerine devam eden, tanınmış ve genelde muhafazakâr olarak nitelendirebileceğim değerli bilim insanları ve akademisyenlerden oluşurken; entelektüel faaliyetler içinde olan birçok yazar, öğretmen, gazeteci ve diğer meslek gruplarından, sayısı 100'ü aşan birçok insan da katılımcılar arasındaydı.

“Karantina Sohbetleri”nde bilgi aktarımında bulunan kıymetli konuşmacılardan  bahsetmem gerekirse: Diyanet İşleri Eski Başkanları Ali Bardakoğlu ve Mehmet Görmez, Samsun Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Aydın, Prof. Dr. İsmail Kara, Prof. Dr. Cemil Aydın, İhsan Kabil, Prof. Dr. Ali Büyükasrlan, Cemil Aydın ve Ertuğrul Başer gibi Türkiye'nin değerli entelektüel ve akademisyenlerin  isimlerini söyleyebilirim. Diğer yandan, söyleşiye farklı bakış açılarıyla renk katan değerli katılımcıların arasında ilk aklıma gelenler arasında: Prof. Dr.  Ali Köse, Prof. Dr. Bünyamin Bezci, Dr. Ahmet Demirhan, Prof. Dr. Erdal Baykan, Prof. Dr. Fuat Aydın, Halil Apaydın, Fevzi Mutlu ve İbrahim Demirci gibi isimler vardı. Moderatörlüğünü, Necdet Subaşı’nın yaptığı oturumlarda, edebiyattan sinemaya, teolojiden felsefeye, sanattan dinler tarihine; Türkiye ve dünyadaki kültürel, sosyal, ekonomik  dinamiklere değin, insana ve toplumsal olana dair, birçok konu başlığı ele alındı; tartışmaya açıldı ve uzun saatler boyunca konuşuldu.

Toplantıları benim için ilgi çekici kılan en önemli özellikler arasında, katılımcıların çok büyük oranda "Muhafazakâr" dünya görüşüne/algısına sahip olan insanlardan oluşmasıydı. Toplantılar benim için başta “Modernite”nin/modernliğin ürettiği yeni seküler toplumsal formasyonlarının; sosyal, dinsel, ekonomik, kültürel, bilim ve teknolojik meydan okuyuşlarına karşın; "Muhafazakâr Bilinç"in tepkiselliğini anlamak amacını da taşıyordu.

İslam-bilim karşıtlığı modern bir dogma

Toplantıların başlamasından itibaren, tartışılan bazı konu başlıklarının pür dikkat kesilmem gereken konular olduğunu fark ettim. İlk örnek olarak "İslam ve Bilim" temalı söyleşiyi verebilirim. En başta hepimizin, görüşünü daraltan önyargıların, beni de fazlasıyla etkilediğini itiraf etmeliyim. Türkiye'de genel kanı İslam ve bilimin birbirini dışlayan, uzlaşmaz, paralel iki nosyon olduğu ön kabulüne dayanır. Ben, "İslam ve bilim"  hususunda, artık yeni bir şeyler söylenemeyeceğini ve muhafazakâr bilincin modernitenin rahminden çıkan seküler dünya tasarımına karşı koymak amacıyla, metafizik zırhlara bürünerek, maddesel olanın yakıcı sıcaklığından sakınmak için, kutsalın serin gölgesine sığınacağını; bilindik teolojik postülaları yeniden kullanacağı fikrini taşıyordum. Fakat bendeki bu doxa sohbetin bitiminde paramparça oldu. İslam ve bilim temalı sohbette konuşmacının yaklaşık 30 dakika süren ön sunumu bilimsel metodoloji, tarihsel olgular ve rasyonel çıkarımlara dayanıyordu. Daha sonra söz alarak konuşmacıya sorular soran diğer katılımcılar, İslam ve bilim konusunda, muhafazakarlığın fikri sınır kapılarında dolaşarak, dogmatik fikirleri el yordamıyla sarsmayı denediler.

Konunun, teolojik duygulanımları da içermesine rağmen, tüm boyut ve katmanları ile masaya yatırılması, yüzyıllardır süregelen, düşünme ve bilme alışkanlıklarının, dekonstrüksiyona uğratılması beni gerçek anlamı ile şaşkınlığa uğrattı. Sunum yapan konuşmacı ve diğer katılımcıların İslam ve bilimi tüm geçişkenlikleri, sabiteleri, değişkenleri ile tarihsel gerçeklik zeminine oturtarak, çok geniş bir frekans aralığında bilince çıkarmaları, benim için adeta muhafazakâr intelijansiyanın bir güç gösterisi sayılabilirdi.  Öte yandan dogmatik fikirleri savunan bazı konuşmacıların bilindik çıkışları yaptığını da gözlemledim. Bu konuşmacılar zor bağlamlardan ele aldıkları bu çetrefilli konulardan bazılarını (maddesel olanın reddedilemez olduğu sabiteler); beyhude bir meydan okuyuş ile kutsalı kışkırtıp ayaklandırmaya çalıştığını da fark ettim. Katılımcının bu entelektüel cesaretinden beslenerek göze aldığı ölümcül sıçramaların ona mistik bir baş dönmesi yaşattığından da neredeyse eminim.

Benim için çok ilgi çekici konu başlıklarından bir tanesi de, "Transhümanizm"in konuşulduğu söyleşi oldu. İtiraf etmeliyim ki, muhafazakâr akademisyenlerden oluşan ve yoğun teolojik ilgi ve eğilimleri olan insanların, transhümanizm gibi karmaşık ve uzmanlık gerektiren "fütüristik" gibi bir gündemleri neden olsun? Sunum başladığında yine aptalca önyargılar içinde olduğumu söylemeliyim. Muhafazakar camianın "transhümanizm"in yani, "insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin artırılması, yaşlanma ve hastalanma gibi arzu edilmeyen veya gereksiz görülen yönlerinin ortadan kaldırılması amacıyla, teknoloji ve bilimden faydalanılması gerektiğini öne süren uluslararası bir entelektüel ve kültürel hareketi" gibi birçok pozitif disiplini içinde barındıran, "Tanrısız" bir insan sonrası hareketin, seküler kodlarını çözerek, üreteceği yeni insan formu ve toplumsal formasyona dair, öngörüler ortaya koyabileceğini de açıkçası pek ihtimal vermiyordum. Fakat sunum ve sohbet ilerledikçe, gördüm ki, muhafazakâr bilinç, modernitenin grotesk çocuklarına karşı, salt geleneğin içinden tarihsel söylemlere sığınmıyor; mevcut gerçekliği, olguları, tüm yönleri ile kabul edip tanıyarak, bu yabancı modern karanlık simaların, insanların kutsal ile ilişkilerinde körlük yaratmaması için yeni epistemik silahlarla donanıyorlardı.

Tarih okumadığımız bir kere daha doğrulandı

Karantina sohbetlerinde bir akşam ise çok ilginç bir durum ortaya çıkmıştı. Gecenin konu başlığı ise "Hristiyanlık" idi. Konuşmacı ise konusunda uzman bir akademisyen olan Samsun Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Aydın hocamızdı. Prof. Aydın, konuşmasında ilk 30 dakikalık bilgi aktarımını gerçekleştirdi. Mahmut hocamızın konuya ilişkin, dikkat çektiği ilk nokta “Hristiyanlık tarihi” ile “Hristiyanlık teolojisinin” ayrı kavramlar olduğunu üzerineydi. Daha sonra, katılımcıların soruları ile ilerleyen sohbet bana göre çok ilginç bir durumu da gün ışığına çıkardı. Muhafazakâr akademisyenlerin birçoğu “Hristiyanlık tarihi ve teolojisine” biraz yabancı kalmış gibiydiler. Hristiyanlık, galiba hep "İslami teolojik paradigma” ile tanımlanmış ve kavramsallaştırılmıştı. "Hristiyanlık tarihi ve teolojisi" tüm dünyayı, ülkeleri, kültürleri ve benlikleri şekillendiren; tarihsel, kültürel, ekonomik, askeri ve politik kökleri olan, sosyal bilimlerin de metodolojik araştırma yöntemine tabii bir gerçeklik alanı değil de, sanki İslami duygulanımlardan mütevellit bir "reddiye" alanı olarak görülüyordu. Modernite'nin elmas katılığını parçalamak için, kuyumcu titizliğiyle epistemik faaliyet gösteren muhafazakâr intelijansiyanın, “Tanrısız ideolojilere” karşı aynı hatta muharebeye katıldığı "düşman kardeşine" bile bu denli yabancı kalması beni çok şaşırtmıştı. Tabii bu şaşkınlığım, benim de "Hristiyanlık tarihi ve teolojisi" hakkında, gündelik bilginin negatifliği dışında bir erişime sahip olmamam ile sınırlıydı. Mahmut Aydın hocamız benim de içinde bulunduğum katılımcıların, "Hristiyanlık tarihi ve teolojisi" hakkındaki eksiklikleriyle yüzleşmelerini sağladı. 

Söyleşilerde konu modernite eleştirisine geldiği zaman, muhafazakâr bilincin genel motivasyon kaynağı "Aydınlanma ve sekülarizm" eleştirileriyle sınırlıydı. Bunun Türkiye'deki tam karşılığını ise "Kemalizm" eleştirisi olarak adlandırabiliriz. Muhafazakarlığın hedef tahtasına oturttuğu "Bir modernleşme projesi olarak Kemalizm"in, Batı karşısından mutlak mağlup bir paradigmanın reddi; yeni bir ideoloji yaratma çalışması ve meşruiyetini kabul ettirmek, gündelik ve kamusal hayatın her alanında görünür olmak için iktidarın sembolik tezahürleri ile anlam ve rıza üreten bir bürokratik yapı olduğunu belirtmek gerekir. Dolayısıyla, muhafazakâr bilişte "Kemalizm" öncelikli olarak, sembolik dekonstrüksiyona tabi tutulması gereken bir hasım olarak kodlanmıştır. (Kemalizm homojen, sabit ideolojik değişmez bir yapı olarak kalmamış, farklı ideolojik anlatılarla etkileşim içine girerek, farklı yorumlara da evrilmiştir. Farklı Kemalizmler vardır.)

Türkiye'ye dair tartışılan konuların, Türkiye'nin sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel, sosyo-politik yapılarından bağımsız bir karakter göstermesi zaten pek mümkün değildir. Konu başlıklarının en nihayetinde özellikle Türkiye'de mevcut gelenekselle modern olan arasındaki kültürel gerilimin/karşıtlığı ekseninde kilitlendiğini, muhafazakarlığın bu gerilimde taraf olmasından kaynaklı olarak, konuşmacılara hararet kazandırdığını söylemeliyim. Yakın Türkiye tarihini, salt karşıtlık üzerinden hasımane duygularla yorumlamak, günümüz Türkiyesi'nde, mevcut olay ve olguları meydana getiren gerçekliği de ıskalamak anlamına geliyor. Muhafazakâr bilincin, "Kemalizm" eleştirileri bu anlamda çok fazla duygusallık içeren nosyonları içinde barındırıyor.

Muhafazakar bilincinin yumuşak karnı

Odaklandığım bir diğer tartışma teması ise, tarihsel kültürel fay hatlarının kırılganlık potansiyel/enerjisi muhafazakâr bilinç için hangi oranda korunduğu idi. Türkiye'de modernleşmenin patolojik etkilerilerine maruz kalan muhafazakarlığın, duygusal travmalarına ve imgesel belirsizliklere karşın, geleneğin/kadim olanın yardımına başvurarak, hangi kurtuluş/hikmet/irfan reçeteleri ürettikleri ve modern bireyin bu metafizik edimlerle, gerçek dünyada, gerçek insan ilişkileriyle nasıl yüzleşeceğiydi. Bu soruların birçoğu, bence gerekli yanıtlara ulaşmada oldukça zorlandı.

Söyleşilerin mimarı olan ve toplantılarda moderatörlük görevini de üstlenen değerli Necdet Subaşı hocam, 100'den fazla sayıda insanın bulunduğu bir söyleşi programında, hem kendisine duyulan sevgi ve saygının tezahürü; hem de akademik ve entelektüel yetkinliğinin de vermiş olduğu deneyimle, konuşmaların ana bağlamından/ekseninden kopmasını yerinde müdahalelerle engelleyerek neredeyse kusursuz bir şekilde yönetti.   

Hülasa, Necdet Subaşı hocam, "Karantina Sohbetleri" ile bana kalırsa oldukça anlamlı bir etkinliği organize etti. Katılımcıların çoğu kendi alanlarında, uzman ve değerli insanlar. Her sohbetin başlangıcı ve bitişi sıcak bir dostluk havası ile başladı ve öyle de sona erdi. Değerli hocalarımızın, yeri geldiğinde kendi aralarındaki tebessüm ettiren mizahi dilleri, Prof. Dr.  Ali Köse hocamızın neşeli fıkraları, beklenmedik müdahaleleri ve rahatlatıcı girişleri, hepsinin alçakgönüllü ve yüksek adabı-muaşeret içeren tavır ve söylemleri, sohbeti tam bir entelektüel karnavala ve keyifli bir ziyafete dönüştürdü.

Benim için “Karantina Sohbetleri" etkinliği, Korona virüs salgınından dolayı hepimiz için kabusa dönen bu kasvetli gün ve gecelerimize ışık demeti olup aydınlattı, dünyayı yeniden görebileceğimiz ümidini aşıladı. Bu zor günlerde, birbiri ile az ya da çok tanışıklığı olan insanlar sosyal mecralarda bir araya gelerek, karamsarlığın her yere sindiği zamanlarda, adeta koronaya karşı epistemik bir estetik direniş sergilediler.

Teşekkürler “Karantina Sohbetleri”…

Güncelleme Tarihi: 13 Haziran 2020, 11:13
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
sümeyra altun
sümeyra altun - 2 ay Önce

ne kadar verimli ve güzel bir ilmi ortam olmuş. bu derslerin kayıtları paylaşılır mı acaba. o atmosferi hissetmeyi ve istifade etmeyi çok isterdim

Zaza
Zaza - 2 ay Önce

Öyle diyorsunuz da muhafazakarlık da modern bir kavram...

Burak
Burak - 2 ay Önce

Farklı bir gözlük deneyimi arka planındaki bu yazı, ilk nazarda konularda kısa deyinmeleri içermiş olsa da yoğunluk açısından yeterince doyurucu. Hem böylece bu uzun sohbetlerin güzel bir demetini içeriyor.

banner19

banner13

banner26