Öykü yazmak için ben de bir bedel ödedim

Recep Şükrü Güngör, Maraş'ta Edebiyat Kıraathanesi konuk oldu ve kendi yazma serüvenini anlattı. Hatice Ebrar Akbulut etkinlikten notlarını aktarıyor..

Öykü yazmak için ben de bir bedel ödedim

Bir” sözcüğü bana hep seçkinliği hissettirir. Bir, her şeyin üzerinde ve önündedir, asildir. Bir sözcüğünden türeyen kelimeler de böyledir. Tuhaftır ki teklik manasına gelen bir sözcüğü, kendisine bitişen ek ile çoğulluk arz eder, bir topluluğu simgeler. Bir iken çoğalmak, genişlemek, büyümek, bereketli olmak demektir. Bereketi içine alan bir sözcük türer bir’den; o da birliktelik sözcüğüdür. Biraraya gelerek kurduğumuz ilişkilerin sağlamlığı ve kalitesi derecesinde haz duyuşumuz, neşemiz, huzurumuz artar ya da azalır. Kıvamında olan birliktelikler, insanı yaşamaya karşı şevklendirir. Hayat, kumu ve taşı nazikçe gittiği yere götüren bir nehir gibi akar. Renklerin en güzel tonları keşfedilir. Olumsuzluklar aşılmaya çalışılır. Sürekli hayıflanma ve şikayet etmekle geçen zamanlar, yerini yapıcı işlere bırakır. “İnsan insanın kurdudur.” denklemi bozulur. “İnsan insanın ancak dostudur.” “İnsan insanın cennetidir.” gibi denklemlerin kurulması için çaba harcanır. Bu duyguları heybesinde biriktiren birliktelikler, ömrümüzü kuşatırsa gayemiz yerini bulmuş demektir. Kahramanmaraş Edebiyat Kıraathanesi’nde, farklı kesimlerden ve farklı yaş gruplarından biraraya gelen insanların kurduğu birliktelik, ifade etmeye çalıştığım türden bir birlikteliktir.

Edebiyat Kıraathanesi’nde hikayeci Recep Şükrü Güngör'ün konuşmacı olduğu yapılan söyleşiye sağanak yağmurun altında ıslanarak gittik. Kıraathanenin içerisine girdiğimizde, cama pıtır pıtır vuran yağmur damlaları kulaklarımıza tatlı bir nağme gibi gelirken, ona eşlik eden çay da içimizi ısıtıyordu. Böyle bir sıcaklıkla söyleşimiz başladı. Ömer Erinç, yeni katılan arkadaşları da gözönünde bulundurarak, Edebiyat söyleşilerinin neden yapıldığına bir açıklık getirdi. “Kıraathanemizde yapılan söyleşiler, okumaya ve düşünmeye dikkat çekme girişimidir.” Erinç, Zarifoğlu’nun Ağaçlar şiirindeki ‘Ürperiyorum düşünceden –ürper-' mısrasını da hatırlatarak ürpermeyen bir toplum olduğumuzu ifade etti. “Söylediklerimin anlaşılması için Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul kitabına bakılabilir” diyen Erinç, “Öyküyü bir hayat biçimi haline getirmeye çalışan dostumuz, günümüzün önemli öykü yazarlarından” diye ekleyerek Recep Şükrü Güngör’ü takdim etti.

Güngör, “Bizim Hikâyemiz” adlı söyleşiye şu cümlelerle başladı: “Konuşmaya yağmurla başlıyoruz. İki öykücünün anlatımını ele alalım. Birincisi Tarık Buğra. Onun öyküsündeki kahraman şöyle diyordu: ‘Yağmur yağıyordu, güzel güzel yağıyordu.’ İkincisi Sait Faik. Onun öyküsündeki kahramanı tramvayda gidiyor ve şöyle diyor: ‘Tramvayın camlarına yağmur iniyordu. Şıkır şıkır iniyordu. Pis pis iniyordu.’” Dışarıda yağan yağmurdan mülhem böyle bir giriş yapan Güngör, kendi uğraş alanının öykü olduğunu belirtti. Biraz hayat hikayesinden bahseden Güngör, doğum tarihini net olarak bilmediğini söyledi: “Annemin ifadesine göre nohut yolumunda doğmuşum.”

Öykü için ben de bedel ödedim

Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olan yazar, ‘En büyük hayalim İstanbul’da öğrenci olmaktı.’ dedi. Fakat edebiyat öğretmeninin ‘İstanbul’da tramvayda, otobüste, yollarda harcayacağın zamanı burada değerlendir, bol bol ve rahat rahat kitaplarını oku.’ demesiyle bu sevdadan vazgeçmiş, netice olarak Cumhuriyet Üniversitesi’nden mezun olmuş. Sivas’ta dostlarıyla birlikte Martı isminde dergi de çıkaran yazar, İnsan saati, Yalnız Ardıç, Destina, Süveyda, Irmak Yazıları, İksir, Yedi İklim gibi çeşitli dergilerde öyküler yazmış. Kendisine ‘Ya iyi yap ya hiç yapma.’ demiş ve öykü yazmaya bu düsturla başlamış.

Güngör, “yazı bedel isteyen bir şey” diyor. Sait Faik, Orhan Pamuk, Dostoyevski ve daha birçok yazarın okulunu ve mesleğini sırf yazmak için bıraktığını söyleyen Güngör, “öykü için ben de bedel ödedim ve öğretmenliği bıraktım” dedi. Sanat ve edebiyatın ihtiyaçtan doğduğunu düşünen Güngör, bunu Einstein örneğiyle desteklendirdi: “Einstein, dört yaşına kadar hiç konuşmamış. Bir gün annesinin sıcak bir yemeği ağzına vermesiyle, Einstein yemeğin çok sıcak olduğunu söyleyerek bağırmış. Annesi şaşkın ve oğlunun konuşmasının sevinciyle neden bu zamana kadar konuşmadığını sormuş. Einstein, 'şimdiye kadar benim konuşmama gerek kalmadan her şeyimi yaptınız. Bütün ihtiyacımı giderdiniz' demiş. Edebiyat ve sanat da bunun gibi ihtiyaçtan teşekkül eder.”

Öykünün tarihsel gelişim sürecine de kısaca değinen Güngör, Batılı hikâye ve Doğulu hikâye şeklinde kategorilendirerek Batılı hikâyenin geçmişinin 1350'lere dayandığını söyledi: “Doğulu hikâye ise çok eskilere dayanır. Kadîm metinlerde hikâyelere rastlarız: Habil ile Kabil’in hikâyesi gibi.” Güngör, İslâm medeniyetinde hikâyenin Kur'an-ı Kerim ile başladığını ifade etti. Buna örnek olarak da Hz. Yusuf’un hikâyesini verdi. Sözlü hikâye geleneğinin de eskilere dayandığını ve sözlü geleneğin de hikâyeciliğe katkısının olduğunu belirtti. Bu bağlamda Rasim Özdenören’e sorulan bir soruya verilen cevapla meseleye açıklık getirdi: “Özdenören’e ‘Maraş’tan neden çok yazar çıkmış?’ diye sormuşlar. Özdenören de ‘Maraş’ın önü kapalıdır. Dağlarla çevrilidir etrafı. Maraş dış dünyaya kapalıdır. Bu yüzden Maraşlı kendi kabuğuna çekilir. Hikayeler, destanlar anlatır kendi içinde.” cevabını vermiş.”

Durmaksızın okumalar yapmalıyız ve muhakkak yazmalıyız

İyi bir okur ve iyi bir yazar nasıl olmalı” sorularına özet bir çerçevede yanıtlar veren Güngör, yazmaya taklitle başlamak gerektiğini, bir üstad belirlenerek onun yazılarından hareketle öykü, deneme, şiir vs. yazılabileceğini, daha sonra sürekli okumalarla kendi yazma çizgimizin bulunacağını söyledi. “Eğer bu çizgi bulunmazsa yazar olamayız ama iyi bir kopyacı oluruz” diye de ekledi. Kendisi de Sait Faik, Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Sadık Yalsızuçanlar gibi yazarları taklit etmiş. ‘Siz hangisine benzersiniz?’ sorusuna ‘Eleştirmenler, Özdenören ile Kutlu arasında bir yerde durduğumu söyler.’ cevabını verdi.

Okumak bahsinde programı düzenleyen Erinç Bey de katkıda bulundu: “Oturalım okuyalım. Ciddi okumalar yapalım. Necip Fazıl’ın duruşunu inceleyelim, Pakdil’in, Kemal Tahir’in seslenişine kulak verelim. Sezai Karakoç’u ezberlercesine okuyalım. Ciddi bir okur olmak için rahatımızı bozmak zorundayız. Gücümüz neye yetiyorsa onu yapmak için çırpınacağız.”

Söyleşinin sonunda Güngör’e ‘Necip Tosun öykünün bir duygu doğumu neticesi doğacağını söylüyor. Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?’ şeklinde bir soru yönelttim. Güngör Necip Tosun’a katılmakla beraber, ‘Bu duygu yoğunluğunun yaşanabilmesi, devamlılığının korunabilmesi için durmaksızın okumalar yapmalıyız ve muhakkak yazmalıyız.’ dedi.

Her şey bizi tüketiyor. Biz dikkatli olmazsak, konforumuz için bize sunulan tüm nesneler, bizi sağlığımızdan, duygularımızdan, düşüncelerimizden ve daha bir çok yönden tüketmeye başlıyor. Televizyon programlarında zihni aptallaştıran görüntüler, piyasaya çıkan ve zihni bulandırmaktan başka bir işe yaramayan ticarî amaçlı kitaplar, her türlü donanımdan yoksun bir eğitim sistemi aleyhimize işliyor. Bu sebeple insan uyanık olmalı, bilincini faydalı şeylerle sürekli aşılamalıdır. Bu manada söyleşiler, kitap okumaları, dergi faaliyetleri bizi diri tutar. Elimizden geldiğince etrafımızdaki sanat ve edebiyat aktivitelerine katılalım. Her gün daralan, daraltılmaya çalışılan bir çemberin içinde sıkışıp kalmaktansa üreterek genişlemeyi tercih edelim. Bu yolda atılan minik adımları asla küçümsemeyip, katılımcı olmayı ihmal etmeyelim.

 

Hatice Ebrar Akbulut haber verdi

Fotoğraflar: Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 18 Ekim 2014, 13:47
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13