Osmanlı'nın Tıp Sahasına Katkıları Saymakla Bitmiyor

Göz doktorluğunun Osmanlı döneminde bir uzmanlık dalı haline geldiğini biliyor muydunuz? Ya da Süleymaniye Darüşşifasında tedavileri biten hastaların hemen evlerine gönderilmeyip tabhane denilen bölümde bir süre daha gözlendiğini? Prof. Dr. Tuncay Zorlu’nun Fatih Sahn-ı Seman Medreselerinde yaptığı sunumdan çok daha fazlasını öğrenmek mümkün.

Osmanlı'nın Tıp Sahasına Katkıları Saymakla Bitmiyor

Fatih Sahn-ı Seman Medreselerinin açılışı münasebetiyle 12 Mayıs Cumartesi günü düzenlenen sempozyuma katkı sunan isimlerden biri de İstanbul Teknik Üniversitesi’nden katılan Prof. Dr. Tuncay Zorlu idi. Zorlu, “Fatih ve Süleymaniye Medreselerinde Tıp Eğitimi” başlığını taşıyan sunumunda bizlere doyurucu ve bir o kadar da şaşırtıcı bilgiler verdi.

Sunum önemli bir ikazla başladı: “Osmanlı döneminde eğitim söz konusu olduğunda her şeyin medreselerde okutulduğu yönünde bir düşünce var. Bu, diğer ilimler için doğru olmadığı gibi tıp eğitimi için de doğru değildir. Çünkü medreselerin dışında da hoca-talebe veya usta-çırak ilişkisiyle devam eden ciddi bir ilmi gelenek mevcut.  Bu durumda medreseler ve şifahanelerin tıp eğitiminin verildiği yerlerden biri olduğunu söylemek daha doğru olur.”

Osmanlı’da tıp eğitiminin kaynakları nelerdir?

Osmanlı’nın bu sahada zengin bir mirası devraldığını belirten Zorlu şöyle devam etti: “Coğrafi etkileşim ve tarihi birikim açısından Osmanlı’nın kimlerin varisi olduğuna bakmak gerekir. Bunların başında antik Yunan mirası geliyor. Tıbbın kurucusu olarak şöhret kazanan Hipokrat çok iyi biliniyordu. Eserleri tercüme edilmiş ve üzerine şerhler, haşiyeler yazılmıştı. Eczacılığın kurucusu olan bilinen Galen de öyle…

Bunun yanında İslam dünyasının ilmi geleneklerine hâkimdi. İbn Sina’nın eserleri ilk elden başvurulan kaynaklar arasındaydı. Yine Endülüs geleneği biliniyordu. Mesela ismini doğduğu şehre nispetle alan Zehravî Avrupa’da hekimlerin ameliyat yapmaktan korktuğu bir dönemde ameliyat aletleri üzerine bir eser yazmıştı ve bu eser Osmanlı medreselerinde okutulan kitaplar arasındaydı.

Tıbb-ı Nebevî geleneği ve Şaman kültürüne dayanan Orta Asya Türk tecrübesi de iyi biliniyordu. Son olarak Selçuklu’nun da varisiydi. Bu birikimlerin Osmanlı’ya geçmesi ayrıca bu geleneklerin devam ettiği anlamına da gelir.”

Darüşşifalar ücretsiz hizmet veriyordu

Sunumun devamında Osmanlı döneminde ücretsiz hizmet veren Darüşşifaların kuruluş amacının hastaları tedavi etmek olduğunu söyleyen Tuncay Zorlu, aslında buraların tıp eğitimine özel kurumlar olmadığına dikkat çekti. Ancak tıp eğitimi usta-çırak ilişkisi üzerine bina edildiğinden bu kurumlar ayrıca bir okul statüsü de kazanmış oluyorlardı: “Özellikle Fatih medreselerinde tutulan kayıtlardan burada bir eğitim faaliyetinin yürütüldüğünü anlamaktayız. Ama bu adı konmamış bir eğitimdi. Hoca talebeleriyle birlikte hastanın başına gider. Öğrenciler de hocanın uyguladığı teşhis ve tedavi yöntemini ellerindeki kitaplardan takip ederlerdi.”

“Medreselerle ilgili en şaşırtıcı hususlardan biri şudur: Kayıtlarda İslamî ilimler dışındaki ilimlerle ilgili verilerin çok sınırlı olduğunu görmekteyiz. Bunun sebebi bu ilimlerin Osmanlı coğrafyasında okutulmaması değildi. Sadece medreseler dışında hoca-talebe veya usta-çırak ilişkisine dayalı bir şekilde başka mekânlarda veriliyor olmasıydı. Usta-çırak ilişkisi kendi başına özel bir çalışma alanıdır. Bu musikide de böyledir, yani meşk geleneğinde. Eğitim birebir ilişkiyle devam eder. Bunu kayda geçirmedikleri için vesikalara baktığımızda bir şey göremiyoruz. Bu sebeple Süleymaniye ve Fatih medreselerini Oxford ile kıyaslayanlar müfredatına bakarak hareket ediyor ve fizik, matematik, kimya gibi ilimlere önem verilmediğini ileri sürebiliyor. Oysa bu doğru değil.”

Fatih Darüşşifası’ndan hiçbir iz yok

Fatih Darüşşifası’nın yeri hakkında da bilgi veren Zorlu, bugün o binadan eser kalmadığını belirtti: “Kayıtlardan 1925 yılında hâlâ faal olduğunu görebiliyoruz. Daha sonraki depremlerde yıkılan eserin 80 kubbeli olduğu kaydedilmiş. 14-15 kişinin çalıştığı şifahanede personel sayısı bazen 43’e kadar çıkmış. İçinde eczanesi (daru’l-akakir) de mevcut.”

Buna mukabil Süleymaniye Darüşşifası farklı bir konsept içinde kurulmuş. Medrese kelimesiyle birlikte isimlendirilen tek tıp kurumunun Süleymaniye Medresesi olduğunu söyleyen Tuncay Zorlu, burada öncekilerden farklı olarak hem teorik derslerin verildiği bir tıp medresesi hem de sağlık hizmetinin verildiği bir şifahane bulunduğuna dikkat çekiyor.

Bunların yanı sıra Süleymaniye Külliyesi’nde tiryak yapılan, yani ilaç karışımlarının hazırladığı bir bölüm ve eczane de var. Bir de tedavi olan hastaların nekahet dönemlerini geçirmesi için yapılmış tabhane mevcut. Burada İstanbul dışından gelen kişiler de misafir ediliyor. Sunumdan öğrendiğimize göre Süleymaniye Medresesi’nde dersleri dışardan gelen herkes izleyebiliyor. Hem de Müslüman veya gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın.  

Diğer tıp kurumlarına hekim ve cerrah sağlıyordu

Süleymaniye’nin diğer tıp kurumlarına hekim ve cerrah sağladığını söyleyen Zorlu, Fatih Darüşşifası’na hekimlerin buradan atandığını belirtiyor: “Yine saray, ordu ve diğer darüşşifaların hekim ve cerrahlarını da burası sağlıyor.”

“Tıp ve cerrahi eğitim birlikte veriliyor. Vücuttaki sıvılara göre hastalıkları tedavi etmek anlamına gelen hekimlik hem de tedavi amaçlı kesme veya biçme işlemleri. Haftada birkaç gün teori dersleri alınıyor; birkaç dün de pratik yapılıyor. Teorik dersler tıp medresesinde yapılırken pratik dersler için darüşşifaya gidiliyor. Belgelerdeki iskelet resimlerinden ve modellerinden anatomi dersleri verildiğini de öğrenmekteyiz. Son asırlarda ise hurdebin, yani mikroskop kullanıldığını biliyoruz.”

Okutulan kitaplara gelince Tuncay Zorlu, hekimbaşılar arasında dolaştırılan bir listeden ders kitabı olarak okutulan veya kaynak olarak başvurulan kitapları tespit edebildiklerini söyledi. Bunlar arasında İbn Sina’nın Kanun’u (şerhleri ve haşiyeleri ile birlikte), Hipokrat’ın kitapları ve bunlara yazılan şerh ve haşiyeler, Hacı Paşa’nın Şifaü’l-Eskam’ı. Zehravî’nin Kitabü’t-Tasrif’i, Nasiruddin Tusî’nin Tekiretül-Heyye’si gibi kitaplar mevcut.

Süleymaniye’de çıta çok yükselmiş

Konuşmacı Süleymaniye Darüşşifası hakkında da şu bilgileri verdi: “Süleymaniye Darüşşifası’na gelirsek 30 odalı, 2 avlulu, 41 yataklı olan hastanenin neredeyse 30 kişilik kadrosu var.  3 tabibi ve 2 tane kehhali, yani göz doktoru ve 2 cerrahı mevcut. Asabiye servisi var ve burada müzikle tedavi yapılıyor. Hekimlerin özellikle bu bölümdeki hastalara sabırlı davranması isteniliyor. Yine temizliklerine dikkat edilmesi emredilmiş. Yiyecekleri hakkında da listeler mevcut. Darüşşifa ilaç yapanlardan temizlik işleriyle uğraşanlara kadar devasa bir kadroya sahip. Belgelerden nerede kaç kişinin çalıştığını biliyoruz. Fatih Darüşşifası İstanbul’daki ilk darüşşifaydı. Ama Süleymaniye’ye gelindiği zaman o seviyenin epeyce yükseklere çıkarıldığı görülüyor.”

Tuncay Zorlu, Osmanlı medreselerindeki darüşşifalarda görev yapan hekimler hakkında da önemli bilgiler verdi: “Bu dönemde hekimler de tıpkı müderrisler gibi rıhleler yapıyorlar. Farklı merkezlerde farklı konular üzerine çalışarak kendilerini yeniliyorlar. Bugünün atomize olmuş bilim anlayışına karşın Osmanlı medreselerinde bütüncül ilim anlayışı mevcut. Uzmanlık alanı ne olursa olsun her müderrisin bütün İslami ilimleri iyi derecede bilmesi gerekiyor. Bu medreselerde görev yapan hekimler için de geçerli. Bunun en güzel örneği İbn Sina’dır ve Ali Kuşcu’dur. Klasik İslami ilimlere vakıflar ve bunu tıpla bütünleştirmek suretiyle insana da bütüncül olarak bakmışlar.”

Osmanlı sahaya ne tür katkılar yaptı?

“Osmanlı’nın bu sahaya özel katkıları nedir?” diye merak ediyorsanız yine Tuncay Zorlu’ya kulak verelim:

1) Bu dönemde hastane yapma geleneği biraz farklılaşmış dururumda. Darüşşifalar, tabhaneler, eczaneler gibi ayrı bölümler külliye içinde toplanmış.

2) Süleymaniye Medresesi’nde buna bir de tıp medresesi eklendi.

3) Yine Osmanlı’nın akıl hastalıklarıyla ilgili sunduğu katkılar çok önemli.

4) Aynı şekilde Cüzzamhaneleri de zikretmeliyiz. Dünyada insanların köşe bucak kaçtığı bu hastalar için bir tedavi merkezi düşünülmüş olması takdire şayan bir çaba.

5) Osmanlı döneminde kehhallik, yani göz doktorluğu ayrı bir uzmanlık alanı olarak ortaya çıkıyor. Bu oldukça isabetli bir uygulama çünkü göz doktorlarının fizik, optik veya kırılma prensipleri gibi farklı ilim dallarını da öğrenmesi gerekiyor. Normal hekim ve cerrahların yanında şifahanelerde göz doktoru da bulunuyor.

6) Yine telkinle tedavi konusu da mühim bir katkı. Osmanlı’da bunun çok başarılı uygulamaları mevcut.

7) Müzikle tedavi mutlaka zikredilmesi gereken katkılardan biri.

8) Fizikoterapi denen bir uygulama daha var. Adı kaynaklarda ilm-i kıyafet ya da ilm-i sima geçer. Bu ilim bugün halkla ilişkilerde ve suçlu tespitinde kullanılıyor. Özellikle yalan makinesinden kaçmayı başaran suçluları yakalamak için başvuruluyor.

 

Munise Şimşek

Güncelleme Tarihi: 19 Mayıs 2018, 12:20
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER