Osmanlıda Kadı Beydavî okumayana âlim denmezdi

Bedri Gencer geçtiğimiz günlerde 'İslam İlim Mirasına Osmanlı Katkısı' başlığıyla bir konferans verdi. Sadullah Yıldız etkinlikten notlarını aktarıyor.

Osmanlıda Kadı Beydavî okumayana âlim denmezdi

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi ve Haşimi Yayınevi, Sultanahmet-Kızlarağası Medresesi’nde bir Arapça kitap fuarı düzenledi. 12-21 Şubat arasında ziyaret edilebilecek fuarda önemli konuşmacılar da yer alıyor.

Bu bağlamda Prof. Bedri Gencer hoca, 13 Şubat Cumartesi günü “İslam İlim Mirasına Osmanlı Katkısı” başlığıyla bir konferans verdi. Her zaman olduğu gibi Bedri hocanın anlattıkları, zor okumalardan edinilmiş bilgi ve analizlere ama ender hatipte rastlanacak sadelikte aktarılabilen bir tonaja sahipti. Uzun ve kapsamlı okumalara zemin teşkil etmesini kendim ve okur kardeşlerim için temenni ettiğim notları, sadra şifa olsun diye kısaltmadan ve mümkün olduğunca sarih ifadelerle yazmaya gayret ettim.

Osmanlı’nın İslam ilim mirasına yaptığı katkıyı anlayabilmek için evvela İslam tarihinde rol oynayan belli başlı toplulukları mercek altına almak lazım. Malum; İslam Araplar’a gelmiştir. Arapça’da bir Arap-Acem ayrımı var. Araplar, Seyyidü’l-Kevneyn aleyhisselam Efendimiz’in çıktığı kavm-i neciptir. Acem bu dinin muhatabıdır. Acem denince de iki topluluk söz konusu: Türkler ve İranlılar. Buna üçüncü derecede Kürtler’i de katabiliriz.”

Peki bu uluslar neyi ifade eder? Bedri Gencer, insanlar ve ulusların kimliklerinin dinden kaynaklandığını ve dolayısıyla milletlerin kimlik hissinin aynı zamanda bir dini benimseme tarzını belirlediğini söylüyor. Araplar ve İranlılar’ın İslamiyet öncesinde de kuvvetli bir kimlik sahibi olduklarını ancak Türkler’in İslam öncesi kimliklerinin o kadar da güçlü-oturaklı bir manzara arz etmediğini ifade ediyor Gencer; bunun bir değer yargısı değil, vakıa olarak ele alınması gerekliliğinin de altını çiziyor.

Aslına bakarsanız bu, kulağa geldiği gibi olumsuz bir durum da değil Bedri hocaya göre; hatta bir avantaj. Çünkü Araplar için İslam’ın “bizatihi Araplar’ın dini” olması diye bir husus var. Selefîliğin özellikle Arap ikliminde yeşermesinin de bariz olarak bu durumun bir sonucu olduğunu söylüyor hoca: Araplar, kendi dilleri olduğu için Kur’an ve sünnetin mesajını direkt aldıklarını zannettiklerinden, İslam Araplar için ‘kendilerinin dini’ oluyor. Hocaya göre bu algı, Kur’an’ın Arapça olması gerçeğiyle düşünüldüğünde bir parça doğal.

İranlılar için İslam, zamanla millî bir dine (Şiilik) dönüştürülüyor. Fakat Türkler, İslam öncesi Araplar ve İranlılar kadar kuvvetli bir kimlikleri olmadığı için kendilerini doğrudan İslam’la özdeşleştiriyorlar: “Tabii burada öncelikle üst kimlikle alt kimliği tanımlamak lazım. Üst kimlik, mümin-kâfir ayrımına dayanır; alt kimlik ise o dinin gövdesini oluşturan Sünni-bidi yani heretik-ortodoks ayrımına.”

Osmanlı için Sünnilik=Türklük’tür

Sözgelimi Hıristiyanlık’ta dinin Araplar’da olduğu gibi bir doğrudan muhataplığı söz konusu olmadığından, bunu Yunanlılar’la özdeşleştirmişler. Esasen önceleri pagan olan Yunanlılar, medeniyet olarak ve sonraları Bizans’ın kuruluşuyla Ortodoksluk ile bizdeki ‘Araplar’ın karşılığı hâline geliyorlar Hıristiyanlık’ta. Ezcümle bizdeki mümin-Sünni ayrımı, Hıristiyanlık’ta Yunan-Latin ve İslam’da Arap-Türk olarak gerçekleşiyor; müminlik Araplık, Sünnilik Türklük’tür şeklinde.

Aslında kendi iddiası olmayan bu ayrım ve kategorizasyonun temeli için de şunları söylüyor Bedri Gencer: “Dinin üst kimliğine gelen büyük tehditlerden sonra böyle bir kimlik arayışı ortaya çıkar: Emevilik’te bir Arap asabiyeti vardı, daha sonra gelen Abbasi hilafeti bir kozmopolitanizm anlayışına dayandı. Ama ondan sonra iki büyük tehdit geldi; birincisi Batınilik/İsmaililik, ikincisi Moğol yıkımı.”

Tarihte ilk kez Ömer bin Abdülaziz’le kullanılmaya başlanan ehl-i sünnet ve’l-cemaat tabirinin yani Sünnilik ayrımının bu iki büyük tehdidin ardından, Sünni akideyi tahkim ihtiyacıyla peyda olduğunu ifade ediyor Gencer. Batıni istilalarından sonra İslam tarihinde Sünnilik bir de Büyük Selçuklu zamanında Melikşah’la gündeme geliyor; elbette bir de Gazalî’yle. Bu anlamda, bütün İslam tarihinde Batınilik tehlikesi üzerine Sünniliğin bayraktarlığını da Melikşah ve Gazalî’nin yaptığını belirtiyor Gencer. Osmanlı’ya gelindiğinde ise bu Melikşah ve Gazalî etkisi, Sünnilik=Türklük formülü oluyor.

Aslında ilk etapta epey popülize edilmiş ve yüzeyselleştirilmiş gibi duran bu formülün ne kendisi ne de İsmet Özel’in bir icadı olmadığını ifade ediyor Bedri hoca ve Anadolu’daki Battalname-Gazavatnamelerde mümin=Arap/Sünni=Türk anlayışını açıkça görmenin mümkün olduğunu ifade ediyor. Osmanlı’da bu ivme de Yavuz ve İbni Kemal’le kazanılıyor.

Bu bağlamda Bedri Gencer’in bir dipnotu da oldukça önemli: Osmanlı’da Gazalî’ye muallim-i evvel, İbni Kemal’e ise muallim-i sani denmesinin, bu iki ismin Sünniliğin mimarı olmalarıyla yakın ilişki ve alakasından söz ediyor Bedri hoca. Türkler ve Osmanlı’nın rolünü anlamak için bu anekdot tam bir anahtar durumunda.

Selçuklu ve Osmanlı’nın ilme katkıları tamamıyla onların performansı değil

Osmanlı’nın İslam ilim mirasına yaptığı katkıyı belirleyen birinci parametre, tarih ve kimlik algısı oluyor böylece. İkinci olarak ise coğrafya geliyor. Bunun ise iki ana coğrafyadan söz edilerek ayrılması gerektiğini söylüyor Gencer: Maşrık (Horasan) ve mağrip (Endülüs). 1258 yılında Bağdat’ın Moğollar’ın eline düşmesinin ardından İslam ilim mirası bir dönüm noktasına geliyor; bunu “sekteye uğramak” diye niteledi Bedri hoca. Ancak daha geriye gidilmeli ve süreç başından okunmalı bunu anlayabilmek için:

Hasan Basrî’den itibaren İslam düşüncesi-ilminin gelişimini büyük bir inkişaf süreci olarak tarif ediyor Bedri Gencer. Kelam, felsefe, tasavvuf ve modern anlamda fıkhın ortaya çıkışlarının da tarihlendiği bereketli bir zaman dilimi bu. Buna ‘tedvin ve inkişaf süreci’ diye genel bir ad veriyor hoca; aynı zamanda Müslümanlar’ın özgüveninin zirvede olduğu bir dönem. 1258’te Moğollar’ın Bağdat istilasından sonra bu devir bir nevi sönüyor. Bundan sonra ise ‘terkip ve muhafaza’ dalgası geliyor. Osmanlı’nın ilim mirasına yaptığı katkıyı da bu iki kavram özetliyor: Terkip ve muhafaza. Bu aynı zamanda devasa bir birikim demek ama birikimin bir tarafa bütünüyle mal edilememesi yahut sahiplendirilememesi de demek. Bu durumu şöyle açıklıyor Gencer:

Osmanlı’nın veya Selçuklu’nun İslam ilim mirasına yaptıkları katkıyı doğrudan onların performansı olarak görmek yanıltıcı olur. Buradaki mesele, onların ilim mirasına yaptıkları katkıyı belirleyen konjonktürü iyi anlamak. İşte bu konjonktür; Türklük=Sünnilik formülü ve Moğollar tarafından hilafetin düşürülmesinin ardından İslam düşüncesinin terkip ve muhafaza sürecine girmesi. Osmanlı’nın İslam ilim mirasına yaptığı katkıyı tanımlayan kavram, bir ‘muhafazakârlık’tır.”

Osmanlı dönemini ele alırken de Yavuz öncesi-sonrası şeklinde bir ikiye ayırmayla yol alıyor Bedri Gencer. Burada da dikkate alınan kriter ‘Sünniliğin bayraktarlığı’ olduğu için Yavuz Sultan Selim tam ortada duruyor süreç anlamında. Fatih Sultan Mehmet’in devrinde “aynen Abbasi hilafetinde olduğu gibi” bir kozmopolitan vizyon görmenin mümkün olduğunu söylüyor; hatta Fatih Sultan Mehmet’in, Müslümanlar’ın siyasî açılımına uygun olarak İslam düşüncesinin sentezini de talep ettiğini, kelamcıların ve sufilerin varlık anlayışlarını özetleyecek bir eser yazılmasını talep buyurduğunu zikrediyor: “Zamanın uleması da bu vazifeyi, İran’da yaşayan ve Nakşibendiliğin büyük temsilcisi Molla Cami’ye havale ediyor.”

Fatih’in bu, sentez anlamında karışık döneminin ardından Yavuz zamanında Mısır ve Suriye, Kanunî zamanında Irak’ın da katılmasıyla İslam dünyasındaki “kozmopolitan vizyon, komünal bir vizyona kayıyor. Çünkü Osmanlı, maşrık ile mağribin ortasında, bir köprü konumunda. 1500’den sonra kuzeydoğuda Rusya ve İran’ın kurulması, batıda da Endülüs’ün düşmesiyle İslam dünyasındaki ilim ve kültür sirkülasyonu bitiyor. Tabiri caizse ilim, Osmanlı coğrafyasına hapsoluyor.”

Osmanlı İslam yorumu, Horasan İslam yorumudur

Fatih zamanında Semerkant’tan Ali Kuşçu’nun ve sınırlı sayıda da olsa Endülüs’ten ulemanın İstanbul’a gelmesi bu durumu örnekleyen etmenlerden biri. 1500’den sonra İran ve Rusya’nın kurulmasının sonucu olarak Horasan bağlantısının kesilmesi sebebiyle Osmanlı’nın entelektüel havasının bundan olumsuz etkilenmesi, neden Abbasi hilafetinde olduğu gibi parlak bir entelektüel performans gösterilemediğinin de kanıtı durumunda. Bedri hocaya göre bu, büyük oranda jeostratejik değişimlerle böylece bağlantılı.

Osmanlı İslam yorumunun da “tek kelimeyle Horasan İslam yorumu” olduğunu ifade ediyor Gencer. Peki Horasan İslam yorumu nedir? Bunu da iki ayağıyla inceliyor Bedri hoca; Irak’ı temsil edeni İmam-ı Azam ve Horasan’ın temsilcisini ise ‘hikmetin sembolü sayılan’ Hakîm-i Tirmizî olarak ifade ediyor. İkisini bünyesinde birleştiren de Gazalî: “Bir taraftan Nişaburlu (Horasan), diğer taraftan Bağdat’taki Nizamiye Medreseleri’nde hocalık yaptığı için İmam-ı Gazalî, Horasan İslam yorumunun anahtar figürü ve Osmanlı da bildiğiniz gibi, Gazalî’nin birikimini esas alır. Gazalî’nin, İslam dünyasında en çok Endülüs’te ve Osmanlı’da değeri bilinmiştir.”

Osmanlı’nın esas aldığı entelektüel mirası, İslam düşüncesinin de zirvesi olarak niteliyor Bedri Gencer. Buraya gelene kadar şu kısımlar bilinmeli: Hasan Basri zamanında kelam, Kindî ile felsefe, Haris el-Muhasibî ile de tasavvufun ortaya çıkması (müdevven ilim hâline gelmeleri) düşünülüp İslam ilminin özünün bu üçünden hangisi olduğunu sorduğumuzda cevabı tasavvuf olarak alıyoruz; özellikle ‘teosofi’ denen nazarî tasavvuf. Yani Ebu Talip el-Mekkî’nin “Kûtu’l-Kulûb”ündeki amelî tasavvuf değil tam kastedilen; İbni Arabî, Hakîm-i Tirmizî ve Nesefî’de bulduğumuz hikemî tasavvuf.

İslam düşüncesinin zirvesi teosofi yani tasavvuf, mağripte İbni Arabî’yle ve maşrıkta Mevlana’yla yükseliyor. Bu iki isim; İbni Arabî’nin üvey oğlu ve talebesi, aynı zamanda Mevlana’nın hocası olan Sadrettin Konevî vesilesiyle Selçuklu Konya’sında buluşuyor ve Osmanlı’nın tevarüs ettiği de işte bu ‘zirvelerin buluşması’ oluyor. Osmanlı’ya intikal ise ilk şeyhülislam ve Bursa müftüsü Molla Fenari’nin babasının hocasının Sadrettin Konevî’nin talebesi oluşuyla gerçekleşiyor.

Kitap yazanlar ancak cahillerdir

Bu zemini oluşturduktan sonra, Osmanlı’nın İslam ilim mirasına ne katkısı yaptığı sorusuna geçilebilir. Gencer’e göre bu katkıyı anlayabilmenin en önemli noktalarından biri, şerh ve haşiye meselesi. Çağımızda, Osmanlı’nın şerh ve haşiye geleneğine yönelmiş pejoratif hükümleri, “çok ucuz, temelsiz ve peşin” olarak niteliyor Bedri hoca ve ekliyor: “Şerh ve haşiye birikimini küçümseyen modern insan, geleneksel dünyadaki telifin mantığını bilmiyor demektir. Geleneksel dünya -İslam dünyası değil- Aristo ile İmam Ebu Yusuf’la bir bütündür. Bugün anlaşıldığı gibi masa başına oturup kitap yazma fikri yoktur. El-ilmu fi’s-sudûri lâ fi’s-sutûri (ilim satırlarda değil, sadırlardadır) denir; yani göğüsten göğse geçen bir nurdur ilim. Hatta denir ki, ancak cahiller kitap yazar.” İsmail Gelenbevî’nin hocası Müftizade Muhammed Emin Efendi gibi Osmanlı’nın en büyük âlimlerinden sayılan bir zatın kitap yazmamış olması da bunun bir örneği.

Öyleyse kitaplar nasıl yazılıyordu? Bunu da bir âlimin ders verirken alınan notlarının kitaplaşması olarak açıklıyor Gencer. Mesela usul-i fıkhın kurucusu İmam Şafiî’nin er-Risale’si, kelime olarak ‘mektup’ anlamına geliyor; tam da bu, masa başında yazılmadığının bir delili durumunda onun: “Masa başında yazılmadığı, bu kitabın bir adı olmamasından anlaşılabilir.”

Talebeye ders okuturken tutulan notlardan ortaya çıkabileceği gibi kitap, sonra gelen âlimlerin öncekilerin eserini ders olarak okuturlarken açıklama ihtiyacı duymalarından da doğabilir; bu da şerh ve haşiye. Burada bir çizgi çekiyor Bedri Gencer ve modern mantığa göre müstakil bir kitabın orijinal, şerh ve haşiyenin ise türevsel olduğu anlayışının bütünüyle yanlışlığını vurguluyor. Bunu özellikle söylüyor zira bu yanlış zemin üzerine doğru bilgiyi ikame edemeyiz:

Şerh ve haşiye sadece bir telif tarzıdır. Mesela İslam tarihinin en büyük âlimlerinden Saadettin Taftazanî’ye baktığımızda, 'Şerhu’l-Makasıd' ismiyle Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulan eserinin metni de ona aittir, şerhi de. Yani aynı âlim kendi eserini şerh etmiş. Şimdi buna, ‘bu şerh orijinal değil’ demek kadar saçma bir şey olabilir mi? Osmanlı birikimi hakkında ‘şerh ve haşiyeden öteye geçememiştir’ şeklindeki hükümler tamamen asılsız, boş, cahilce hükümlerdir. Kitabını şerh-haşiye olarak veren âlim, aslında başka âlimlerle bir diyalog ve tartışma yapıyor da demektir.”

Esasen ‘ilim’ denen alan, ‘hadis’e karşılık gelen bir içerik ve arka plana sahipken Osmanlı’da nispeten en zayıf alanın hadis olması, hâtimetu’l-huffaz (hadis hafızlarının sonuncusu) sayılan Suyutî ile naklî ilimlerde verilecek eserlerin zaten verilmiş olmasıyla izaha kavuşuyor. Sonrasında açıklama-derlemelerin çoğunlukta olduğu bir süreç geliyor. Ancak yine de çok önemli birtakım Buharî şerhlerinin olduğunu ve günümüzde bu eserlerin bilinmediğini söyledi Gencer. 20 cilt civarındaki bir tanenin yakında Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye tarafından yayınlanacağını da ekledi.

Hadiste böylece şöhret bulmuş olmasına karşın Osmanlı’nın esas varlık gösterdiği alan, tefsir. Bunu anlamak için de şöyle bir ipucu kullanılabilir: “Bütün İslam ilim tarihinde üç büyük müfessir ayırt edebiliriz: Taberî, Zemahşerî ve Ebussuud. İmamu’l-müfessirin namıyla anılan Taberî ve şeyhu’l-müfessirin denilen Zemahşerî’nin ardından Ebussuud Efendi’ye ise hem sultanu’l-müfessirin hem hatibu’l-müfessirin hem de hâtimetu’l-müfessirin deniyor.”

Yalnızca Ebussuud için verilen bu örnek dahi, yani tek başına üç lakapla ilim dünyasında zikredilmesi, Osmanlı’da tefsirin mevki ve kıymetini açıklamaya yetebilir. Bundan başka, Molla Güranî’nin Gâyetu’l-Emânî, Şihabuddin Sivasî’nin Uyûnu’t-Tefâsir ve İsmail Hakkı Bursevî’nin Rûhu’l-Beyân eserleri ilk etapta sayılabilecek olanlar.

Osmanlı uleması tefsirleri dahi ezberlermiş

Tefsir ilminin bâlâda mezkûr üç büyük isminin yanı sıra Bedri hoca, Osmanlı’da tefsir denince akla ilk gelenin Kadı Beydavî olduğu bilgisini de veriyor. Hatta o derece ki Beydavî’yi bilmeyip okumayan kişi âlim sayılmaz ve ilim, Beydavî terazisine vurulurmuş. III. Mustafa devrinde başlayan ve Sultan Reşat dönemine dek süren padişah huzurundaki ‘huzur dersleri’ dahi Beydavî tefsirinden yapılırmış. (Bu geleneğin elyevm munkatı olmadığı rivayet edilir…)

Taşköprülüzade’nin verdiği bilgiye göre Halvetî tarikatından Akdilek Bahşî Halife, Beydavî başta olmak üzere bir dizi tefsiri ezberlemiş. Zeytinburnu’nda medfun Merkez Efendi’nin de Beydavî tefsirinin çoğunu ezber bildiği söylenirmiş. II. Meşrutiyet devrinde İstanbul’a gelen Muhammed Ebu Said Bağdadî’nin de ders olarak okuttuğu Beydavî tefsiri için mücellet esere müracaat etmediği, dersleri ezberinden okuttuğu nakli var.

Durum böyle olunca Osmanlı tefsir literatürünün en mühim eserleri de Beydavî üzerine haşiye şeklinde verilmiş. Şeyhzade, Molla İvaz, Şihab ve İsmail Konevî’nin haşiyeleri bunlardan birkaçı. Hatta Bedri hoca, Konevî’nin haşiyesinin tefsir ilminin zirvelerinden biri olduğunu belirtiyor –hâlbuki bir haşiye.

Kelam ve usul-i fıkıhta da İbni Kemal, Ramazan Efendi, Şemseddin Hayalî ve Muslihiddin Mustafa Kestelli gibi şahsiyetleri Osmanlı’nın ilim mirasına iz bırakmış isimler olarak saymak mümkün. Fatih zamanında yaşayan Abdurrahman Bistamî’nin de bilinmeyen bir isim olmasına karşın, “Osmanlı’nın İbni Arabîsi” denebilecek kudret ve ehliyette olduğunu söylüyor Bedri hoca.

Bugün anladığımızdan daha farklı bir kullanım ve karşılığı olan ‘ahlak’ alanında Kınalızade’nin Ahlak-ı Alâi’si de mutlaka zikredilmeli. İslam dünyasında teorik ahlakın öncüsü olarak İbni Miskeveyh’in “Tehzibu’l-Ahlak”ı ve onu kemale erdiren Nasıruddin Tusî’nin “Ahlak-ı Nasırî”si ve ardından da Celaleddin Devvanî sayılıyor. İşte Kınalızade’nin eseri, bu literatürün zirvesi. Ancak esasen önemli olmadığı düşünülebilecek bir durumun, eserin Arapça yazılmamasının getirdiği bir handikapla İslam dünyasında Ahlak-ı Alâi’nin tanınamadığını söylüyor Bedri Gencer.

Osmanlı entelektüel geleneğinin aynası sayılan böylesi mühim bir şaheser için Kâtip Çelebi, “fazıl ve muhakkik, Rum allamesi Kınalızade Ali Efendi merhum, Ahlak-ı Alâi isimli büyük eserinde tafsilat üzere tespit etti… Bu kitap, hikmetle şeriatın arasını telif etmiş mübarek bir kitaptır ve müellif, dünyaya bir kere gelen ender şahıslardandır” diye yazmış. Bu tespit şu bakımdan da çok önemli: İslam öncesindeki Yahudilik ve Hıristiyanlık için dahi geçerli olmak üzere dinlerin en önemli problemi, teodise. Bunu aşmanın temel yolu ise hikmet ve şeriatı telif etmek, uzlaştırmak.

İslam âlimlerinin en önemli hedefi de bu olagelmiş. Bu konuda Ebu’l-Hasen el-Amirî, “el-İlâm bi Menâkıbi’l-İslam” adlı eseriyle bu minvalde ilk büyük adımı atmış. Sonrasında Ragıp İsfahanî, İmam-ı Gazalî’nin el kitabı olan bir eser ortaya koymuş: Ez-Zeria ilâ Mekârimi’ş-Şeria. Kâtip Çelebi’nin tespitine göre Kınalızade’nin Ahlak-ı Alâi’si bunları da aşan bir eser, hikmetle şeriatın telifi hususunda. Kınalızade’nin bu bağlamda İsfahanî ve İbni Haldun’un bir sentezi konumunda düşünülebileceğini belirtiyor Gencer.

Osmanlı bu katkıyı ilim mirasına nasıl yaptı peki? Bedri Gencer, “medrese ve Arapça’yla” diye açıklıyor bunu. Osmanlı, İslam ilmiyle Aristo hikmetinin sentezlendiği çok güçlü bir medrese geleneğini Selçuklular’ın Nizamiye Medresesi’nden tevarüs ediyor ve geliştiriyor.

Bedri hocanın dediğine göre bugün ‘medrese’ hâlâ Türkiye’nin doğusunda, bilhassa Siirt/Tillo’da Nizamiye’nin devamı olarak sürüyor ve örneğin hâlen hayatta olan Molla Bedreddin Sancar adlı bir âlim, “Ebdeu’l-Beyân” namıyla Ebussuud’un tefsiriyle yan yana koyulabilecek çapta eser veriyor: “Bunu geleneğin gücünü anlatmak için örnek veriyorum. Yıl 2016 ve şu yaşadığımız anda yaşayan bir âlim, Ebussuud ayarında eser verebiliyor. Bunu medrese geleneğine borçluyuz.”

 

Sadullah Yıldız, dikkatle nakletti

Güncelleme Tarihi: 15 Şubat 2016, 15:21
YORUM EKLE
YORUMLAR
Zübde
Zübde - 2 yıl Önce

Kaçkitap karıştırarak bu bilgileri elde edebilirdim ..Çok değerli bir yazı..Söyleyene,nakledene Allah merhametiyle muamele eylesin.

Sıddıka
Sıddıka - 2 yıl Önce

Çok istifade ettim Allah ebeden daimen razı olsun! sanki çölde yağmura yakalanmış gibi bir hisse kapıldım yazıyı okuyunca..paylaştığınız için teşekkürler

seyit ali gökmen
seyit ali gökmen - 2 yıl Önce

Dünyanın en kadim milleti olan Türkleri iyi inçelememiş

avni
avni - 1 yıl Önce

ebussuud ayarında eser demek hakikaten büyük bir abartı olur. Bunu diyenler acaba iki eseri mukayese edecek ilmi birikime sahip mi önce onu tespit etmek lazım. ezberden konuşmayalım

banner19