banner17

Osmanlı tefekkür geleneği tasavvufsuz anlaşılamaz

Fatih M. Şeker, Bursa'da Osmanlının bir tefekkür, bir düşünce geleneği olup olmadığı hakkında konuştu. Ahmet Serin etkinlikten notlarını aktarıyor.

Osmanlı tefekkür geleneği tasavvufsuz anlaşılamaz

Osmanlının en çok eleştirildiği ve hatta yıkılmasına sebep olarak gösterildiği konu, onun bir düşünce geleneği oluşturup Batılı düşünürler ile yarışabilecek mütefekkirler yetiştiremediği konusudur. Bu eleştiri, hem Batılıların bazıları hem de içimizdeki Batıcıların çoğu tarafından yapılmaktadır. Kendisini yeryüzünün en üstün medeniyeti olarak göstermek isteyen Batılı ülkeler de, çeşitli propaganda araçlarıyla bu algıyı yıllardan beri oluşturmaktadırlar. Kabul etmeli ki bu algıyı oluşturmada çok da başarılı oldular. Kendimizi şöyle bir yokladığımızda, bilinçaltımızda bu algının doğurduğu birçok düşünce olduğunu görürüz.

Bu eleştiriye katılmayanlar da yok değil elbette. Ama önce Osmanlının zayıflayıp yıkılması, sonra da Osmanlının küllerinden doğan Türkiye’nin sözü dinlenen medeniyetler arasında yer alıp da gür bir şekilde haykıracak güce ulaşamaması yüzünden bu itirazlar hep cılız kaldı.

Medeniyet Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Fatih M. Şeker de, bu konuya kafa yoran akademisyenlerden. Fatih M. Şeker, konu hakkındaki araştırmalarını Birlik Vakfı Bursa Şubesi’nin geleneksel Cuma Meclisi’nde dinleyicilerle paylaştı 1 Mayıs gecesi. İlginçti söyledikleri, biraz da akademikti ve çokça atıfla doluydu. Bu yüzden not almakta biraz zorluk çektiğimi kayda geçirip Fatih M. Şeker’in izlemeye alınacak biri olduğunu not düşmekle yetiniyorum.

Fatih M. Şeker, hal'e geçmişin yön verdiğini söyleyerek başladı sohbetine. Geçmişi bilmenin önemli olduğunun ısrarla altını çizmesinin sebebini, geçmişte ne olduğunu bilmenin gelecekte ne olacağını anlamak için şart olmakla açıkladı. Geçmişi iyi bilen Mukaddime yazarı İbni Haldun’un, Timur devleti dünyayı kasıp kavururken geleceğin Osmanlılarda olduğunu söylemesini de buna olarak örnek verdi.

Tanzimat’la beraber istikamet de değişti

Fatih M. Şeker, millet olarak resmi tarihimizin iki kez köklü olarak değiştiğini söylerek devam etti sonra ve bu değişmeleri şu sözlerle anlattı: “Tarih tecrübemizde resmi tarih iki kez değişti. Bunlardan birincisi, İslamlaşmamızla ilgili olan değişim, diğeri de Batılılaşmamızla ilgili değişim. Bu değişimler basit şeyler değildir. Bu değişmeler, bizim içinde bulunduğumuz medeniyet-kültür havzasından çıkıp başka bir medeniyet-kültür havzasına girmemiz anlamına gelir. Bunlardan ilki gönüllü bir değişmeyken diğeri halkın onaylamadığı bir değişimdi.”

Fatih M. Şeker, Türkiye’nin entelektüel tabakasının Tanzimat’la birlikte yaşadığımız değişime bakışı ve bu değişimi isimlendirmesiyle halkın buna bakışı ve isimlendirmesinin aynı olmadığını da şu sözlerle açıkladı: “Osmanlı döneminde ilme talip olanlar Bağdat gibi ilim merkezlerine giderlerdi. Talep o dünyayaydı. Oysa Tanzimat’la beraber istikamet de değişti. Yeni istikamet Paris oldu. Bu, sadece yol değiştirmek anlamına da gelmiyor. Aynı zamanda bir medeniyet, bir kültür değişmesi anlamına da geliyor. Ama burada farklı bir durum var: Bu, halkın tercih ettiği bir değişiklik değildi. Yönünü Bağdat’tan Paris’e çevirmiş olanların tercihiydi ve onlar buna 'Batılılaşma, modernleşme' diyorlardı. Halk ise aynı terimleri kullanmıyor, entelektüel kesimden ayrılıyordu burada. Halk irfanının bu değişime verdiği ad 'Gavurlaşma'ydı. Halk, irfanıyla Paris’e gidenlerin sadece ilimlerinin değil, ahlaklarının da değişeceğini sezmişti ve buna itiraz ediyordu kendi haliyle. O itiraz da 'Gavurlaşma' sözcüğünde tecelli etmişti.”

Osmanlıda tefekkür geleneği var mıydı?

Gecenin en önemli sorusu buydu: “Osmanlıda tefekkür geleneği var mıydı?” Yazılan çizilen birçok kitaba bakarsak, Osmanlıda bir düşünce geleneği oluşmadı ve tam da bu yüzden Osmanlı çöktü zaten. Hatta Cemil Meriç gibi bir düşünür de böyle düşünenler kervanındandır. Bu çetrefilli konuyu Fatih M. Şeker şöyle anlattı: “Osmanlıda düşünce geleneğinde iz bırakan parlak bir düşünür olmadığı söylenir. Bu kısmen doğrudur ama bu, Osmanlıda bir düşünce geleneği olmadığı anlamına gelmez. Gözden kaçırılan şudur: Osmanlıda düşünce, bir kişinin değil, bir toplumun ortak ürünüdür. Önemli olan sadece düşünmek değil, bir de düşünüleni hayata geçirmektir. Kabul edilmeli ki, bir şeyi hayata geçirmek için önce onu anlamak gerek. Osmanlı, sadece kendisinden ibaret değildi, bir İslam toplumuydu ve bu toplumun düşünce geleneğini de almış, onu anlamış ve yeniden üretmiştir. Yani Osmanlıda tevarüs edilmiş köklü bir düşünce geleneği vardı.

Olaya şöyle bakmak da mümkün: Toplumlar, hiçbir zaman etnik kökenleriyle kimlik kazanmamışlardır. Toplumları kan bağı değil, din bağı birbirine bağlar. Tam da bu açıdan bakıldığında, birbirine etnik köken ve coğrafi olarak çok uzak olan Kant ile Dostoyevski’nin düşünce akrabalığı içinde olduğunu görebiliyoruz. Bu, bizim milletimiz için de geçerlidir. Mesela İslam toplumunun en önemli düşünürü olan Gazali, etnik olarak Fars kökenli olmasına rağmen, ömrünü Selçuklunun bekasını düşünmekle geçirdiğini ifade etmiştir. İşte İslam toplumu, ümmet anlayışı budur ve Osmanlı da bu irfanî mirası tevarüs etmiştir. Bir anlamda o, üretilen bilgiyi sahiplenmiş, yeniden yorumlamış ve en önemlisi de uygulamıştır.”

Osmanlı tefekküründe tasavvuf ve irfani gelenek

Tasavvufun Osmanlı düşünce geleneğinde çok önemli bir yeri olduğunu söyleyen Fatih M. Şeker, araştırmalarından edindiği bilgileri şöyle aktardı: “Tasavvuf sadece Osmanlı halk geleneğinde değil, Osmanlı tefekkür geleneğinde de vardı. Aslında, genel olarak halk düşüncesi ile entelektüel düşünce aynıdır. Arada mahiyet değil, derece farkı vardır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bir mürşide mürid olmak, Müslüman olmakla eşdeğerdi nerdeyse. Önce Selçuklu ve sonra da Osmanlı, ‘Vahdet-i vücud’çu bir anlayışa sahipti. Tasavvuf geleneği hesaba katılmadan Osmanlı tefekkür geleneği anlaşılamaz. Çünkü Osmanlıda tefekkür, bildiğimiz felsefe biçiminde değil, tasavvuf ve halk irfanı şeklinde gelişmiştir. Yani felsefe dediğimiz düşünce biçimi, tasavvufi düşünce ve halk irfanının gölgesinde kalmış, ona iltifat edilmemiştir. İşte Osmanlı da bu anlayışla bir cihan devleti olmuş, bir medeniyet kurabilmiştir.”

Soru cevap faslıyla devam eden sohbet, Fatih M. Şeker’e vakfın plaketinin sunulmasıyla sona erdi.

 

Ahmet Serin aktardı

Güncelleme Tarihi: 04 Mayıs 2015, 16:14
YORUM EKLE
YORUMLAR
hacı ali
hacı ali - 4 yıl Önce

Gerek Mustafa Tahralı gerek M.Erol Kılıç hocaların ifadeleri üzere, tasavvuf, İslami ilimlerin metodolojisidir. Dolayısıyla tasavvuf olmadan ve anlaşılmadan İslam'ı ve İslam toplumlarını anlamak mümkün değildir. Osmanlı bunun idrakinde olarak tasavvufun en derin manada temsil eden İbn Arabî'nin düşüncesini toplumun yaşantısı kılmak için çabalamıştır. nitekim bunu başarmıştır da. bunun için halkın dilindeki kimi sözlere bakmak yeterlidir.

hacı ali
hacı ali - 4 yıl Önce

Her kar tanesinin bir melek tarafından indirildiğine dair inanç halkın tasavvuf düşüncesini özümsediğini gösterir. Şeker Hoca da yıllar yılı ortaya koyduğu eserlerle tasavvufu hak ettiği yere koymaya çabalamaktadır. allah sa'yını meşkur, amelini makbul eylesin. amin.

banner19

banner13

banner20