banner17

Osmanlı medreselerinde neler okutulurdu?

''Sahn-ı Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası'' sempozyumunun ikinci oturumunda Raşit Küçük, İbrahim Kutluay, Mehmet Efendioğlu ve Hatice Kübra Kahya konuştu. Sadullah Yıldız notlarını aktarıyor.

Osmanlı medreselerinde neler okutulurdu?

19-20 Aralık hafta sonunda Zeytinburnu Belediyesi ve İstanbul Üniversitesi işbirliğiyle, Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde “Sahn-ı Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası-Âlimler Müesseseler ve Fikri Eserler” adlı bir sempozyum düzenlendi.

İlk günün ikinci oturumunun üst başlığı tefsir-hadis idi. Prof. Raşit Küçük’ün başkanlık ettiği oturumda Doç. İbrahim Kutluay, Yrd. Doç. Mehmet Efendioğlu ve arş. gör. Hatice Kübra Kahya’yı dinledik.

Akademisyenliğin insan karakterini şekillendirdiği su götürmez. Bu gerçekle bağlantılı olarak söyleyebiliriz ki sözlerine besmele-hamdele-salvele üçlüsü olmadan başlamayan akademisyen bulmak da kolay iş değil. Alanı ‘hadis uzmanlığı’ olan nice ismin salavat şöyle dursun, küt diye tebliğiyle konuşmaya dalmasını görmek, farklılık ortaya koyulamamasını acıyla müşahede etmek hiç iyi olmuyor. İSAM Başkanı ve aynı zamanda Türkiye Âlimler Birliği Başkanı olan, hadis ilminin büyük hizmetkârı Raşit Küçük hoca efendinin sözlerine besmele-salveleyle başlaması, büyük-küçük herkese örnek ve ders niteliği taşıyor bu bakımdan.

Raşit hoca bu sempozyumun uzunca bir serüven hâline gelmesini temenni ettiğini söyledi önce. İslam tarihinin uzun bir devri olan Osmanlı döneminin gerek İslamî gerek riyazî ilimler açısından düşünce dünyamıza kattığı önemli eserler ve kişiler olduğunu, bunları da ne yazık ki bizim dahi henüz bilmediğimizi ve İslam dünyasında da bunun gitgide bir meçhuliyete gömüldüğünü belirtti: “Bunları araştırıp ortaya çıkarmak sorumluluğunu taşıyoruz. Türkiye’nin bu kadar çok üniversitesi, bu üniversitelerde bu kadar ilim dalı var ve bu alanda da gayret sarf edilmesi gerekiyor. Buna inanıyoruz ve zaten inanan arkadaşlar bunu konu edinmiş durumdalar.”

Osmanlı, kadim İslam medeniyetinin klasiklerini yorumlamak suretiyle medeniyet kurmuş bir toplum. Bunu önce bizim tanımamız, sonra da dışarıya tanıtmamız gerektiğini ifadeyle Abdülfettah Ebu Gudde’den de bir söz nakletti Raşit Küçük. “Bizim bir görevimiz var” dermiş o; “Arap eserlerini ortaya çıkarıp tanıtmak. Sizin ise iki göreviniz var; eserlerinizi ortaya çıkardıktan sonra bir de Arapça’ya tercüme etmek.”

Hanefî mezhebinde istibdal

Bu oturumun ilk konuşmacısı, “Hanefî Mezhebinde İstibdal” konusuyla Hatice Kübra Kahya’ydı.

Ebussuud Efendi henüz Rumeli Kazaskeri iken 951’de Kanunî Sultan Süleyman’a, kadıları izinsiz istibdalden men eden bir emr-i şerif çıkarması tavsiyesinde bulunmuş. Kanunî de bu tavsiyeye uymuş. Peki nedir istibdal? Vakıfnamede, vakfı kuran kişinin mütevellilere verdiği yetkiyle vakfın satılarak yerine bir başkasının satın alınmasına istibdal deniyor. Yani istibdal, bir vakıf arazisi ya da binasının başka bir şekle-yere dönüşmesi. Peki bu değiştirilemezlik konusu niye önemli?

Erken dönemlerden itibaren, vakıf ebedî bir kurum olarak formüle edilegelmiş. Dolayısıyla bir vakfın satılarak yerine başkasının ikame edilmesini öngören istibdal kurumu, vakfın karakterine aykırı görülüyor. Hatice hanım, emr-i sultanîde geçen “müsevvikat-ı şeriye” (istibdale sevk edici sebep) kavramının peşine düşüyor ve 16. asırda çıkan bu emrin 13 ve 16. asırlarda geçirdiği dönüşümü inceliyor. Irak-Maveraünnehir dönemindeki ilk sorunsal, vakıfnamede yer alan istibdal şartının aktif mi pasif mi olduğu: “Yani bağlayıcı mı değil mi bu şart? Bir başka problem, vakıfnamede şart yokken kadı’nın gerektiği durumlarda istibdale yetkili olup olmadığı. Maveraünnehir’deki büyük otorite Kadı Han, maslahat gördüğü takdirde kadı’nın bu konuda velayete sahip olduğunu söyleyip çözüm önerisinde bulunmuş.”

14. yüzyılda, Memlük devrinde Mısır’da başlayan yeni bir yapılaşma, genellikle vakıf arazilerinden oluşan bölge için bu konuyu gündeme ateşli bir şekilde yeniden getirmiş. Yapıların yenilenmesi için vakıf arazilerinde istibdal konusu tek çare gibi gözükünce bu hususta imal-i fikir edilmeye de başlanmış. Hatice hanımın tespitine göre istibdal konusunda Hanefî mezhebinde yazılmış ilk risale de (İbni Harirî) bu döneme ait.

Kahire’nin de kuruluşunu içeren bu yeni yapılaşmalar esnasında Sultan Nasır, Mısır Kadı’l-Kudatı İbni Harirî’den bir istibdal isteğinde bulunuyor ancak İbni Harirî, gerekli şartların oluşmadığını söyleyerek isteği kabul etmiyor. Gazaba gelen sultan onu azlederek, istediği fetvayı verecek birini, Serucî’yi getiriyor. İbni Harirî de yukarıda mezkûr risaleyi bu sebeple yazıyor ve Hanefî mezhebinin istibdal hususundaki duruşunun mahiyetini arz ediyor risalede. Cevap ise 14. asrın yine Mısır’ında, Serucî’nin talebesinin oğlu ve Mısır Kadı’l-Kudatı Cemaleddin ibnü’t-Türkmanî’den geliyor ve İbni Harirî’ye Hanefî mezhebi doktrininin, vakıf atıl duruma geldiği takdirde istibdal edilmesine imkân veren veriler sunduğunu iddia ediyor.

Bu dönemde Şam’da yine kadı’l-kudat düzeyinde istibdal tartışmaları yürütülmüş. Malikî bir kadı, bir Hanbelî’yi naip tayin etmek suretiyle vekâlet vererek (zira Hanbelîler bu hususta daha esnek imişler) bir istibdal hükmü vermesini istiyor. Hanbelî kadı bunu yaptığında dönemin Hanbelî Kadı’l-Kudatı Merdavî pek sinirleniyor ve saltanat naibine giderek hükmün mezhep bağlamında asılsızlığını dile getiriyor. Bir de bunu değerlendirmek üzere meclis tertip edilmesini talep ediyor ve Hanbelî kadı’nın verdiği hüküm o mecliste nakzediliyor.

15. yüzyılda yine Hanefî bağlamında Kariü’l-Hidaye, İbnü’l-Hümam ve talebesi İbni Kutluboğa sürdürmüşler tartışmayı: “Kariü’l-Hidaye, bedeli daha iyi durumdaysa istibdal edilebilir diyor ve harabiyet şartı aramıyor vakıfta. Talebesi İbnü’l-Hümam bunu kabul etmiyor. İbni Kutluboğa ise risalesinde bir vakıf köyün istibdali problemini inceliyor ve nihayetinde şunu söylüyor: Bir vakfın istibdal edilebilmesi için sevk edici sebep onun gelir getiremez hâle düşmesidir.” Kahya, o tarihlerde yaşayan Mısırlı âlim Kâfiyecî’nin de bu görüşte olduğunu ekledi sözlerine. Hatta şu da var ki Kâfiyecî, bu hususta kaleme aldığı risalede istibdal konusunu bir ilim olarak tanımlamış. Bu da bu alandaki tartışmaların derinliği ve boyutunu gösteriyor bize, dedi Hatice Kübra Kahya.

Bir asır kadar sonra, Kahire Hanefî Baş Kadısı İbnü’ş-Şihne, Memlük Sultanı Gavrî’yle birlikte usulsüz istibdal uygulamalarına girişmiş. Kahya, menkıbe seviyesinde bir bilgi olmakla birlikte, o dönem Yavuz Sultan Selim’in vezirini hac bahanesiyle Mısır’a yolladığını ve İbnü’ş-Şihne’ye “bir konut yaptırmak istediği ve planladığı şekle en uygun arazinin de Ezher’in bulunduğu yer olduğunu” söylettiğini aktardı. İbnü’ş-Şihne de “vakıfnamesinin mevcut olmayıp Beytülmal aracılığıyla alınabileceğini” söyleyince Sultan Selim’in Mısır seferi için şerî sebeplerden biri daha ortaya çıkmış.

Bu tabii ki, diyor Hatice Kübra Kahya, “istibdal konusunun bir algı operasyonuna ne derece müsait olduğunu da göstermeye yetiyor.”

16. yüzyılda sahn-ı semân medreselerinde hadis ilminin yeri

Oturumun konuşmacılarından İbrahim Kutluay hocanın konusu “16. Yüzyılda Sahn-ı Semân Medreselerinde Hadis İlminin Yeri” idi. Hocanın sunumunun genel olarak dârülhadis kurumunu incelediğini söylemek mümkün; bu müessesenin ilmî seviyelerinin ne olduğu, takip ettikleri müfredat ve söz konusu asırda bu kurumların çoğalmasının sebebi de hocanın cevap aradığı sorulardı.

Dârülhadis, hadis okutulan yer demek. Dârüssünne, dârüssünneti’l-Muhammediyye de deniyor buralara. Kuruluş amaçları vakfiyelerinde, “rivayet ve dirayet kuralları çerçevesinde hadis okumak ve nakletmek” şeklinde belirtilmiş. Sultanlar, valide sultanlar, vezirler, paşalar ve ağalar Osmanlı’da birçok dârülhadis inşa ve finanse etmişler. İlk dârülhadis de Çandarlı Halil Paşa’nın İznik’te yaptırdığı ve 9 yılda tamamlanan olmuş. II. Murat’ın Edirne’de yaptırdığı ise en üst dereceden maaş vermesiyle bilinmiş; hatta Fatih Sultan Mehmet, babasına hürmeten, tebaasındaki hiçbir müderrise bu dârülhadisteki müderris maaşından fazla ödeme yapmamış. Kanunî devrinde büyük inşaatlarla süren dârülhadis geleneği, ondan sonra da devam etmiş.

Bütün dârülhadisler de statü bakımından aynı değil, “medrese ve müderrisin rütbesinin dârülhadisi yaptıranın sosyal konumuna göre.” Mesela Süleymaniye başkentte yer aldığı ve sultanın himayesi altında olduğu için buraya tayin edilenler de kadılık ve kazaskerlik yapmış ulema ve bürokratlarmış. Burada görev yapanlar da sonra kadıasker ve şeyhülislam olarak görevlendirilmişler.

Hadisin yanında tefsir, fıkıh gibi diğer İslamî ilimler de okutuluyormuş bu müesseselerde. Özellikleri, diğer medreselerden daha fazla hadise ağırlık vermeleri; yoksa yalnızca hadis ilmi yok müfredatta. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, okutulan derslerin ana dallarını “tefsir, hadis, fıkıh, usul-i fıkıh, kelam ve Arapça” olarak saymış. Müfredatın genişliğinin yanı sıra buralar ‘dârülhadis’ olmaları açısından hadisi daha yoğun biçimde öğretiyorlar: “Hüseyin Hüsameddin, Osmanlı dârülhadislerinde hadise müteallik rivayet, dirayet, isnat, teracim-i ahval, tenkid-i akval-i rivayete dair mevzular okutuluyordu, diyerek ayrıntılı bilgi vermiş.”

Sözgelimi, Taşköprülüzade’nin talebeliğinde okuduğu kitaplar, bir talebeye okutulan kitaplar olması bakımından da oldukça düşündürücüdür: Begavî’nin Mesâbihu’s-Sünne’si, Sağanî’nin Meşârık’ı, Buharî’nin Camiu’s-Sahih’i, Kadı Iyaz’ın eş-Şifa’sı. Bir müderrisin ne okuttuğu sorusunun izini de yine Taşköprülüzade üzerinden izlemek mümkün: İstanbul Hacı Hasanzade Medresesi’nde Begavî’nin Mesabihu’s-Sünne’si, aynı eserin İstanbul Kalenderhane Medresesi’nde sadece kitabu’l-büyu kısmına kadar, Üsküp İshakiye Medresesi’nde Mesabih’in yanı sıra Meşarık’ın tamamını, Edirne Üç Şerefeli Medrese’de el-Camiu’s-Sahih’in bir cildini, II. Beyazıd Medresesi’nde aynı eserin bir kısmını.

İbrahim hocanın belirttiğine göre okutulacak kitaplar konusunda müderrisin eli genellikle serbest bırakılırmış, bu konuda kararı müderris vermekle birlikte, oluşan bir gelenek var. Müderris aynı derecedeki medresede farklı bir eseri okutabilir.

Dinî ilimlerde böyle teçhiz edilen talebeyi beşerî bilimler ve fende iki ana daldan birçok başlık karşılıyor: Âlet ilimlerinden mantık, belagat, lügat, nahiv, meani ve bedii; beşerî bilimlerden ilm-i hikmet, tarih, coğrafya ve felsefe ile fen bilimlerinde de hendese, hesap, heyet ve tıp.

Süleymaniye dârülhadisinde İbni Hacer el-Askalanî, Kastallanî, Kirmanî, Zehebî, Münavî, Suyutî, Münzirî, Tahavî, Hatib et-Tebrizî gibi âlimlerin eserlerinden başka, Sahih-i Müslim şarihlerinden Nevevî dahi okutulurmuş. Bu isimler bugünkü standartlarda düşünürsek epey bir büyüteçle okunabilecek hacimde metinler içeriyor doğrusu. Bunlara şerh türü kitaplardan İbnü’l-Esir’in Camiu’l-Usul’ü ve İbni Melek’in Mebariku’l-Ezhar’ını, Nevevî’nin de Kitabu’l-Erbain’ini ekliyoruz. Usul-i hadisten sayılacak isimler de bitmiş değil: İbnü’s-Salah’ın el-Mukaddime’si, Irakî’nin Elfiye’si, İbni Hacer’in de Nuhbe’si sayılıyor.

16. yüzyıl Osmanlı yönetiminde sahabe ve ehl-i beyt hassasiyeti

İkinci oturumun üçüncü konuşmacısı olan Mehmet Efendioğlu’nun konusu “16. Yüzyıl Osmanlı Yönetiminde Sahabe ve Ehl-i Beyt Hassasiyeti”ydi. Mehmet hoca, zamanın siyasî ortamını da yakından ilgilendiren Şii-Sünni çatışmasının boyutları ve sonuçları bakımından değerlendirdi mevzuyu.

Esasen, Osmanlı’nın başlarından itibaren ilmî bir mesele olarak ehl-i beyt mevzusu ele alınagelmiş, bu konular “vatandaşa da ihtiyaç kadar anlatılmış.” Fakat siyasî bir mesele olarak devletin buna katılımı 16. asrın başından itibaren oluyor: “Bunun temelinde, doğuda kurulan Şii-Safevi devletinin ehl-i beyt taraftarlığıyla sahabe karşıtlığını yönetim anlayışı olarak benimsemesi ve Osmanlı topraklarına bunu ihraç ile devleti ele geçirmeye çalışması var.”

Başlangıçta Sünni bir tarikat olan Safeviye’nin sonraları Şiileşmesi ve 1499’da Şah İsmail’in tarikatın pirliğine geçmesi, 1501’de de iktidara gelişiyle bu dönemde tamamen siyasîleşmesi, aktör olarak ortaya çıkışını başlatıyor Safevi devletinin. Şah İsmail’in dedelerinin de zamanında Anadolu’daki Rafizî Türkmenler üzerindeki etkisi böylece canlanıyor. Bununla birlikte, Şah İsmail’in Şia fıkhını derinlemesine bilen biri olmadığı dipnotunu düşüyor Mehmet hoca: “Ancak başa gelir gelmez Şiiliği devletin resmî mezhebi ilan etmiştir yine de.”

Hemen sonra da icraatlarına başlamıştır. Tebriz’in merkez camiinde Şia esasına göre hutbe okutulmuş, ‘eşhedü en lâ Aliyyün veliyyullah’ ibaresiyle ezan okuyacak bir müezzin ve Hz. Ömer ve Hz. Aişe aleyhinde ifadeler kullanan bir imam tayin edilmiş, Hz. Ömer’in şehadet günü bayram ve Hz. Hüseyin’in şehadeti matem ilan olunmuştur.”

Şii fıkhını iyi bilen biri olmayan Şah İsmail, devleti yöneteceği esaslar konusunda bir âlimi dizi dibinde tutmuş hep: Nureddin Ali el-Kerekî. Bu zatın, Şah İsmail’in icraatlarının arkasındaki isim olduğunu söylüyor Mehmet Efendioğlu. Sunumuna hazırlanırken 16. yüzyıl Osmanlı-Safevî ilişkilerini irdeleyen eserleri tetkik ettiğini ancak bunlarda el-Kerekî’den, şaşırtıcı biçimde, bahsedilmediğini ekliyor Efendioğlu.

Olayların üzerine fazla gitmeyen ve mütevazı bir karakteri olan II. Beyazıd zamanında Anadolu’da yayılan Safevî etkisine karşı pek bir reaksiyon gösterilmemiş. Büyüyen problem, Yavuz Sultan Selim zamanında neşterle karşılaşmış ve tahta geçer geçmez ele aldığı ilk husus da bu olmuş Sultan’ın. Devletin ileri gelen din adamlarını, halka ehl-i beyt ve sahabe başlıklarını içeren bilgilendirmeleri sahih olarak yapmaları yönünde de görevlendirmiş: “Devrin ulemasının bu hususta ele aldıkları fetva ve risalelerin çokluğu, meselenin önemi ve ciddiyeti hakkında fikir veriyor. Genel konular sahabenin fazileti, sahabeye hakaretin durumu etrafında şekilleniyor.”

Nihayetinde bu güruhla “savaşmanın farz olduğu”na dair fetvayı üst kademedeki ulemadan alınca Yavuz evvela Eyüp Sultan’a uğruyor, sonra da sefer için Anadolu’ya yola düşüyor. Bu esnada Şah İsmail’le Yavuz Sultan Selim arasında geçen mektuplaşmalarda Sultan Selim, sahabe-i kiramdan söz etmeyi unutmuyor, Tebriz’in fethinden sonra ilk hutbede hulefa-i raşidin bilhassa zikrediliyor.

Hatta sahabe üzerine titreme, söylemler bağlamında bir karşı hassasiyet olarak bu dönemde o kadar yerleşiyor ki, Mehmet Efendioğlu, Kanunî’nin Fransuva’ya yazdığı mektupta dahi hulefa-i raşidini zikrettiğini ifade ediyor.

 

Sadullah Yıldız anlattı

Güncelleme Tarihi: 21 Aralık 2015, 12:26
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20