banner17

Osman Hamdi Bey: Melek mi şeytan mı?

Edhem Eldem, yakın tarihimizin acayip şahsiyetlerinden Osman Hamdi Bey üzerine bir konferans verdi. Sadullah Yıldız, etkinlikten notlarını aktarıyor.

Osman Hamdi Bey: Melek mi şeytan mı?

21 Kasım 2015 Cumartesi günü akşamüzeri Kubbealtı Akademisi’nde Edhem Eldem hocanın, yakın tarihimizin acayip şahsiyetlerinden Osman Hamdi Bey üzerine bir konferansı vardı. Başlık “Osman Hamdi Bey: Melek mi Şeytan mı?” olsa da hoca, burada elbette bir retorik vurgulama yapmıştı ve yapmamış olacak kadar da tarihî meselelere soğukkanlı ve itidalli yaklaşamamaktan fersah fersah uzaktır kendisi.

Peki gerçekten kimdi Osman Hamdi Bey? Hocanın yapmak istediği, iyi bildiğimizi sandığımız bir şahsın ne kadar farklı veçheleriyle ele alınabileceğini göstermek ve bunların siyasî-ideolojik eğilimlerle ne derece bağlantılı olduğunu göstermek. Zaten kendisi de vurguluyor ki genelde tarihçilik alanının tamamı ve özelde Türk tarihçiliğinde, şahısları tek kalıp üzerinden (hain/kahraman) okumak üzerine bir meyil var. “Türk tarihçiliği 'en baştan beri'”, diyor Eldem, “son derece siyasîdir.” Bu pek de hayırlı okumalara sebep olamıyor nihayetinde.

Otonomisini sağlayamayan tarih alanı, bugünle ilgili kullanılmak üzere değiştirilip geliştirilen söylemlere sebebiyet veriyor ve Osman Hamdi de bu durumun ne yazık ki bir istisnası değil. Bazı ilkleri gerçekleştirmiş olması hasebiyle genellikle ‘kahraman’ olarak nitelenen bu entelektüel, 20. yüzyılda Batıcı-ilerici biçimde kurgulanmış bir tarihî söylem var olduğundan dolayı bu anlatım içinde öncülük ve ‘iyi’ rolüne layık görülmekte pek zorlanmamış. Bunu deşip günümüze de yaklaştığımızda iyi ve kahraman vasıflarının bazen sarsılabildiğini söylüyor Edhem hoca.

Arkeolojiden kaynaklı torpilli bir konuma sahipti Osman Hamdi Bey

Osman Hamdi’nin bu ikircikli şahsiyetini ele almak için ilk durak arkeoloji olmalı. İlk arkeolog olarak da tanınan Osman Hamdi Bey, Osmanlı topraklarının mirasının korunmasına genellikle söylendiği gibi hizmet etmiş midir, yoksa… Sözgelimi, onun arkeologluğunu bu ikircikli hain-kahraman durumuyla ele almak mümkün. Ancak bu konunun henüz yeni olduğunu ekliyor hoca: “Buna bir ölçüde iştirak etmiş de olabilirim. Çünkü bu iddiada bulunanlar benim makalelerimden de faydalandılar. Aktüel Arkeoloji adlı bir dergide, Yaşar Yılmaz’ın 'Anadolu’nun Gözyaşları' kitabıyla ilgili söylediklerinin arasındaki bazı yorumları… Tahmin edeceğiniz üzere kitap, Avrupalılar’ın iştahı karşısında Anadolu’dan kaybolan mirasla ilgili; Bergama sunağından Asos harabelerine kadar.

Bu röportajında Yaşar Yılmaz, kabaca şöyle söylüyor: Osman Hamdi, bu yabancı arkeologlarla çok haşır neşir olmuştur. Carl Humann örneği iyi bilinir. Bu adamlar ülkemizdeki antikaları götürürken Osman Hamdi duruma göz yumdu. Hatta öyle bir göz yumdu ki bir bakıma rüşvet yedi çünkü tabloları Avrupa’daki bazı müzeler tarafından sırf onu memnun etmek için satın alındı. Fahri doktora verilmesi de keza.” Özetle Avrupalılar’ın bu nevi taltifleri ve dostlukları karşılığında Osman Hamdi’nin, talan ve yağmaya engel olmadığı iddia edilmiş. Son cümleler şöyle: “Üzgünüm. Az kahraman yetiştiren bir toplum olarak yüz yıllık bir efsaneye dokunmak bana da üzüntü veriyor ama her şeyi yerli yerine oturtmalıyız. Ne çekiyorsak söylencelere körü körüne inanmaktan çekiyoruz. Bu konuyu tartışmalıyız.”

Elbette burada parantez içi bir başka problem devreye giriverdi. Bizde epey makbul bir şey olan ikonoklazm ve herkesin iyi bildiğine birden kötü demek, akıntıya karşı çıkmak havalı olduğu gibi hiç değilse sansasyon yaratan bir hareket. Meseleyi anlamak için kısmen bu durumu da göz önünde tutmanın faydasına dikkat çekti Edhem hoca. Bu vurgudan sonra parantezden çıkabiliriz.

Gerçekten de” diyor Edhem hoca, Osman Hamdi’nin bilinen tabloların hemen hepsinin izini arkeologlar, müzeler, hükumetler ve onu taltif etmeye çalışan insanlar bağıyla takip etmek mümkün: “İstanbul Sokaklarında” 1888, Berlin; “Cami Kapısı Önünde” 1893, Philadelphia; “İlahiyatçı Gelinler” 1902, Viyana; “Şehzadeler Türbesinde Derviş” 1903, Paris; “Ab-ı Hayat Çeşmesi” 1904, Berlin; “Okuyan Genç Emir” 1905, Manchester. Birkaç tablo daha var buna örnek olarak. Edhem hoca şöyle diyor: Bu tabloların, Avrupalılar tarafından Osman Hamdi Bey’in gönlünü hoş tutmak için satın alındığı bir gerçektir. Zaten 1900-10 arasında her sene Avrupa’daki büyük sergilerde ve özellikle Paris’teki salonda tablolarını sergileyebilmesini tablo etiketlerindeki ‘Müze-i Hümayun müdürü, İstanbul’ yazmasına da bağlıyor hoca. Yani arkeolojiden kaynaklı torpilli bir konumunun olduğunu inkâr mümkün değil. Ancak yine de rüşvet iddiasının biraz ileriye gitmek olacağı kanaatinde Eldem.

Aslında Avrupa’nın parçası olmak istiyor, ama...”

Arkeoloji demişken, onun bu bilim alanıyla ilişkisini de anlamaya çalışmak gerekiyor. Eldem onun hakkında cümleleriyle bir portre çizerken, “tipik bir 19. asır -her şeye dokunmuş ama hiçbirinde tam uzmanlaşmamış- entelektüel-sanatçısı” demişti. Bir formasyonu yok. Bu bir tahkir içermiyor tabii ki; “aksine sempatikleştiriyor onu” diyor hoca. 1881’de Müze-i Hümayun’un başına geçişi de “nerdeyse paraşütle” olmuş. Bu atamada liyakati olup olmadığı çok şüpheli. Kendisi bir arkeolog olmamakla beraber akl-ı selim sahibi ve müzenin başına geçtiğinden itibaren kendine bir politika çizmeye çalışmış. Bu politikanın ilk örneklerinden biri Nemrut Dağı’nın (tekrar) keşfi.

Bu, Osman Hamdi’nin bilinen ilk kazısı; “ama gerçek manada bir kazı olmamakla beraber” dedi Edhem hoca. 1883 Mayıs’ında bölgeye gidip sene sonunda da yayınlıyor keşfi ama aslında dağ iki sene evvel Almanlar tarafından keşfedilmiştir. Eldem, Osman Hamdi’nin burada yaptığının kurnazca Almanlar’dan hızlı davranmak olduğunu söylüyor sadece: Tipik bir kolonyal-müstemleke yarışında düşünülebileceği gibi “dağın başına Osmanlı bayrağını dikti ve Müze-i Hümayun adına orayı fethetmiş oldu.” Ayrıca, o yıl dağa gittiğinde abidevî heykel başın üzerine yayılarak verdiği pozun da bu fatih edasını yansıttığını söylüyor Eldem. Bu açık açık, “Avrupa’yla girdiği bir yarıştı onun.”

Avrupa’nın ilerlediği bir alan bu; Osman Hamdi bu konuda memleketini temsilen Avrupa’yla aşık atıp ona cilveli çalımlar atıyor olabilir, “ancak söylenenler doğrudur ve Osman Hamdi bence de bir oryantalisttir. Avrupa’ya, onun modernizmine inandığı için, ister istemez kendi ülkesine ve özellikle ülkenin doğusuna bir müstemleke ve ‘şark’ gözüyle bakar, bu şekilde resmeder-fotoğraflar-yazar.” 1883’te Nemrut Dağı’ndayken tuttuğu deftere bakılırsa ordaki halk hakkında söyledikleri ve Kürtler’i anlatışı ile, aynı dönemde Avrupalılar’ın bu insanları tasviri arasında pek bir fark olmadığını ifade etti Edhem hoca. Kullandığı dil dahi bunu rahat bir şekilde söylemesine imkân veriyor: “Osman Hamdi Bey’in, ünlü Alman arkeologlarla müstemleke ortamında arkeoloji-macera arası bir hatta durduğu söylenebilir.” Humann ve Puchstein’in de olduğu bir ekiple çekilmiş karesi de var Hamdi Bey’in. Fotoğraf hakkında daha ilginci:

Alman arkeologlar Felix Von Luschan’ın aynı sene aynı yerde çekmiş olduğu, çalışan ‘Kürt işçiler’ fotoğraflarının Osman Hamdi Bey’in de aynı minvalde yaptığı bir çalışmayla tuhaf benzerliği var. Bunlar garip şekilde holokost öncesi toplama kampındaki çaresiz insanlar üzerinde yapılmış deneyleri andırıyor ve fotoğrafa ‘malzeme’ olmuş kişilerin bakışları-duruşları bu yorumun aşırı olmadığının delili sayılabilir. Kürt işçileri kameranın önüne koyup bakın kameraya demiş ve hem profilden hem vesikalık ikişer pozlarını alarak “bunu arkeolojinin dışında bir tür antropolojik kazanç olarak geri götürmüşler.” O zamanlar ırk teorileri revaçta tabii. Bunlar Luschan’ın Hamdi Bey’in çalışmasını bir adım ileri götürüp kafatası ölçülerini elde etmek için ayrıntılı fotoğraflama gayretine yol açmış. Yani bu Doğulu kitleyi bir halk-grup olarak ele almaktan öte, tek tek inceleme safhasına geçmiş Luschan. “Fakat işin ilginci aynı defterlerde bir de şuna rastlıyoruz: Osman Hamdi!”

Luschan, Osman Hamdi’yi de bir önden bir profilden fotoğraflamış! (Salonda küçük kahkahalar…) “İşte tam bu noktada, Osman Hamdi’nin sıkıntısını anlamaya başlıyorsunuz; kendisi aslında Avrupa’nın parçası olmak istiyor ve Avrupaî bakışla Şark'ını keşfediyor fakat bunu yaparken de ondan daha Avrupalı olan, ona şarklı muamelesi yapıp onu mercek altına alıyor. Osman Hamdi hayatı boyunca bu sıkıntıyla mücadele etmiştir.” (Ne kadar da ciltler dolusu bir paragraf söylediniz Edhem hocam…)

Ezcümle, bu o kadar da memleketin arkeolojik mirası meselesiyle sınırlı değil. Kendisinin Avrupalılarca da bir beyaz insan olarak telakkisinin yollarını arayan macerasıydı biraz da bu.

Hepinizin bizden alıp götürdüğünüz bütün arkeolojik şaheser ve hazinelere rağmen...”

Osman Hamdi’nin millî mirasla ilgili mücadelesinin önemli basamaklarından biri de 1884-Asar-ı Atika Nizamnamesi. Ülkede keşfedilen tek bir parçanın dahi yurtdışına çıkarılamayacağına dair bir kanun bu. Bu yönetmeliğin arkasında Osman Hamdi’nin imzası var ama ilginç olan şu: 1834’te Yunanistan yeni kurulduğu vakit kendi arkeolojik mirasını korumak için çıkardığı kanundan esinlenilmiş; bazı mühim ve problematik hâline gelecek farklarla. Yunan metni, “bu topraklardaki bütün kalıntılar ‘atalarımızın, Yunan milletinin’ malıdır” diyor ancak Osman Hamdi, nizamnamede bunu yapamıyor. Bunun yerine “daha önce burada bulunan toplulukların bıraktıkları eserlerin devletin malı olduğunu” söylüyor: “Yani bir türlü Avrupa-Yunanistan’da kurulan o denklemi, geçmiş ile ulus ve halk arasında kurulan frekansı oturtamıyor, gerçekleştiremiyor. Onun yerine mal ile devlet arasında ilişki kuruyor ve müzesini de başkalarının emanetini tutan bir devlet kuruluşu olarak tanımlamak zorunda kalıyor.”

Ne düşündüğünü anlamakta yardımcı olacak argümanlardan biri de o dönemlerde Humann’a yazdığı mektuplar. Bunlardan birinde şöyle bir pasaj geçiyor: “Hükümetimin” diyor Osman Hamdi, “eski eserlerin kıymetini bilmeye başladığına seviniyorum. Olsun da isterse geç olsun. Beni teselli eden tek şey İngiliz, Alman, hepinizin bizden alıp götürdüğünüz bütün arkeolojik şaheser ve hazinelere rağmen ülkemin toprağında hâlâ müzesini zenginleştirmeye yetecek eser bulunduğuna olan inancımdır.”

Yaptığı şey, Avrupa’nın zaten görmek istediği türden bir Şark'ı resmetmekti

Peki sanatçılığı… Genç ve Kemalist Türkiye’nin, kuruluşu yıllarında kendini dünyaya tanıtmak için çıkardığı İngilizce, Almanca ama ekseriya Fransızca propaganda dergilerinden birinde Fikret Adil, şöyle tanıtmış Osman Hamdi’yi: “… Ona oryantalist dedim zira gayet dakik bir ressam olmakla beraber aslında Hamdi, bir panayır şarkını temsil eden ve hakikati şüpheli konular resmeden bir ressamdır.” Bu aslında ‘oryantalisttir’ demek, diye ekledi Edhem hoca. Yaptığı şey, Avrupa’nın zaten görmek istediği türden bir Şark'ı resmetmek.

Ancak onun hakkındaki bu imaj, 20. asrın sonlarına doğru hakkında çıkan kitap ve makalelerde şöyle bir hâl almış: “Evet, Osman Hamdi oryantalist bir ressam olarak görünüyor stil olarak; ama aslında bakarsanız orada temsil ettiği bütün objeler, hatlar ve kıyafetler Türk’tür. Dolayısıyla oryantalistlerden farklı olarak, küçük düşürülen bir Şark'ı değil, kadınların çıplak, kafaların kesik ve bütün egzotizm-erotizm ve dehşete dayalı şarkiyatçılıktan farklı olarak millî kökeni belli ve Türk sahneler resmeden millî bir kahramandır…” Hatta 20. asır sonunda Batılı bazı sanat tarihçileri onu, oryantalizmi alt etmek için hareket eden bir sanatçı gibi lanse etmişler.

Bunu test edebileceğimizi söylüyor Edhem Eldem. Mesela “çünkü” diyor, “oryantalizm kendini çok tekrar eder. Bir tarz olduğundan dolayı böyledir. Bir ressamda gördüğünüz şeyleri diğerlerinde tekrar tekrar görürsünüz. Müthiş bir tekerrür kültürü vardır. Oryantalizmin en büyük özelliklerinden biri, Şarklı-İslamî olduktan sonra her türlü malzemeyi muhtelif konumlarda aynı şekilde kullanabilmek özgürlüğüdür.” Yani bir hamamda veya camide, çıplak bir genç erkeği koyup onu yılan terbiyecisine dönüştürebilirsiniz. Avrupalı seyirci eninde sonunda bir çini ya da Arapça harfler gördükten sonra cami ile hamam arasında fark göremediğinden, orada algıladığı tek şey oryantal bir mekândır. Bunun bir zaman sonra her şey için geçerli bir hâl almaya başladığını söylüyor Edhem hoca.

Osman Hamdi’de de bu tür bir egzersiz var. Yeşil Cami’deki bir niş fotoğrafı üzerinden çalıştığı “İki Müzisyen Kız” tablosu, bir harem sahnesini cami içine yerleştirerek tam da “bir Avrupalı’nın yapacağı şeyi yapmak aslında.” Caminin aynı sahnesini (oryantal tablolarda tekrarın lüzumu kuralını hatırlayınız) “Saçını Taratan Kadın” tablosunda da kullanmış Osman Hamdi. Bir sürü tabloda bu değişmezin sürdüğünü söylüyor hoca. Kişiler ve objelere de aynı şeyi yapıyor Osman Hamdi. Eldem’in şaka yollu yaptığı yakıştırma aslında tam karşılıyor durumu: “Müthiş bir fotoşopçu.”

Osman Hamdi Bey ateist miydi?

Osman Hamdi Bey etrafında dönen bir başka tartışma, “kâfir ya da ladinî olup olmadığı.” 2014’te çıkmış bir polemiğe dikkat çekiyor Edhem hoca evvela. Kocaeli Üniversitesi’ndeki güzel sanatlar fakültesine Osman Hamdi’nin adının verilmesi projesi üzerine bilhassa onun “Mihrap” tablosu anımsatılarak İslam’a hakareti sebebiyle bir karşı propaganda yürütülmüş. Nihayet Nabi Avcı açıklama yapıp aslında adın verilmemesi için bir sebep olmadığını söylemiş: “Ama yine de verilmedi.”

Hakaret konusu olan tablo “Mihrap” adıyla biliniyor ancak adı Yaratılış: “Genesis.” Adının böyle olmasının sebebi, fotoğraftaki kadının hamile oluşu. Ve Edhem hocanın tespitine göre kadın, Osman Hamdi Bey’in kendi kızı Leyla: “Zaten o da tam o tarihlerde hamiledir.” Mihrap ise Arkeoloji Müzesi’nde. El-hâsıl, tabloda bir dinî unsur bulunduğuyla ilgili zaten bir şüphe yok.

Kadının ayağının altındaki kitaplara baktığınızda, yazmalardan biraz anlayan biri hemen görür ki bunlar Kur’an’dır. İşin ilginç tarafı, Kur’anların yanındaki kitabın Zerdüştler’in kutsal kitabı olması. Bir diğeri de Budizm’in kutsal kitabıdır. Yani sebebini şimdilik bilemiyoruz ama bu tablosunda Osman Hamdi; İslam’ın, Zerdüştlüğün ve Budizm’in kutsal kitaplarını yere koymuştur. İncil ve Tevrat yok.”

Bunlardan daha az bilinen ve tabloya esin olan bir oryantalist ürün daha var: Gerome’un “Tanagra Heykeli”, Osman Hamdi’nin bu tablosundaki kadının duruşuyla tamamen örtüşüyor. Zaten Gerome, 1890 tarihli bir mektubunda Osman Hamdi’ye, “geçen sene geldiğinizde çok beğendiğiniz Tanagra Heykeli’ni bitirdim” diyormuş.

Osman Hamdi, açık şekilde dinle ilgili bir şey diyor burada: “Annelik-kadınlığın dinin üstünde bir yerde olduğunu.” Türkiye’de hiç sergilenmeyen bu tablo bir iki kez Avrupa’da macera yaşamış ancak oradaki münekkitlerin elbette ki tablodaki kadının oturduğu şeyin bir rahle, ayağının altındakilerin ise Mushaf olduğuyla ilgili yani “bunun aslında küfre yakın bir şey olduğuna dair” fikirleri yokmuş. Bu Osman Hamdi’yi ne yapıyor öyleyse? Nereye getiriyor yani?

Osman Hamdi Bey’in dindar olmadığını tahmin etmek elbette mümkün. Bence dönemin kriterlerinde ateist biri olduğu söylenebilir fakat bunun ilginç bir tanıklığı Sir Edward Pears’ten aktarılır: İhtilalden (1908) önce, dinlerinin kendilerine dayattığı toplumsal sınırlamalara karşı isyan etmiş olan birçok kişi tanıdım. Müze müdürü olan Hamdi Bey bir keresinde Pears’e şöyle dedi: Sizin dininize inanmıyorum. Kendi dinime de inanmıyorum. Ama eğer, bir erkeğin karısıyla kol kola gezmesine müsaade etse belki kendi dinime inanırdım.”

Bu, Osman Hamdi’yi gayet iyi anlatan bir pasaj, dedi Edhem hoca: “Bir tür sekülarizm mi dersiniz, laiklik mi; alafranga ilişkileri dinden daha önemli bir konuma koyan Batıcı-Batılı bakış açısı.”

 

Sadullah Yıldız hayretle düşündü

Güncelleme Tarihi: 23 Kasım 2015, 13:38
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20