Ordulular onlarca edebiyatçıyı ağırladı

Ordu’da ve Çarşamba’da okurluğun ve yazarlığın esenlik, sürur duraklarında eşsiz paylaşımlar yaşayan Selvigül Kandoğmuş Şahin izlenimlerini yazdı..

Ordulular onlarca edebiyatçıyı ağırladı

 

Anadolu’nun şehirleri, küçük kasabaları vardır. O kasabalara ulaşınca, asude baharlara konuk olmuş gibi; başınızın üzerinden geçip giden maviliklerle apak bulutlar, rengârenk güllerle içinize çektiğiniz ilkyaz serinliği başınızı döndürür. Bir de yanıbaşınızda deniz salınıyorsa boylu boyunca cennete düşmüş gibi olursunuz. Geçen haftalarda Ordu Müftülüğü’nün ve Çarşamba Ali Fuat Başgil Lisesi’nin davetlisi olarak Karadeniz’in müstesna beldelerine yolumuz düştü.

Bizim köyümüz Reşadiye’den yüksekte, üç dağın arasında, doruklara yakın yaylaların eteğinde bir dağ köyü. Yıllar önce rahmetli annemin anlattığı göç hikâyelerini hatırlayınca, Çarşamba ve Ordu’ya davet edilmek beni apayrı heyecanlara sürüklüyor. Köyde yaklaşık yarım yüzyıl önce ekmek aş yok. Dağ köylerinden bir köy olması hasebiyle, uzaklara, bağlı bahçeli, meyveli, çardaklı şehirlere göç var. Çarşamba, Irmak Sırtı, Terme, Ordu gibi bereketli sahil kasabaları bizim köylünün göç ederek gittiği yerler. Göç hazırlığı günler öncesinden başlıyor. Herkes azığını, çıkınını doldurup ‘uzun yola çıkmaya hüküm giyiyor’ şairin deyimiyle. Gerçekten günler süren zor bir yolculuk. Şimdiki modern muhayyilelerin alamayacağı kadar yürüyerek aşılan uzun bir yolculuğa sefer var.

Annem Reşadiye’ye her inişimizde, geçtiğimiz yollara bakarak; “bu yolları az yürümedik yavrum” diye anlatırdı. Ben bir masal büyüsü içinde dinlediğim göç hikâyelerini her dinleyişimde hayretler içinde kalırdım. Neredeyse günlerce süren yolculuğa, atlarla, ineklerle, evdeki kediyle çıkılıyor. Bir keresinde dereler, tepeler aştıkları nice şehirler geçtikleri halde, evin kedisi geri dönüyor. Doğrusu hayret uyandıracak bir durum. Hayvanın köye bağlılığı ne sarp dumanlı dağları dinliyor, ne de yalçın kayalıkları ve uçurumları…

Yine geçen yaz komşumuz göç hikâyelerinin birinde, uzun yol boyunca, sırtında kilometrelerce taşımaktan yorulduğu kardeşini derin ormanın ıssızlığına bırakan körpe bir kız çocuğundan bahsediyor. Sonrasında çocuğu buluyorlar ve çocuk dağ köylerindeki hayırseverler tarafından ailesine ulaştırılıyor. Kimisi de çocuğun kurda kuşa yem olup öldüğünü anlatıyor. Göç hikâyelerinin hatırasını anlamlı anılar gibi muhayyilesinde taşıyan amcamın kızı Fadime Abla anlatıyor: “Anam son günlerinde belini tuta tuta aşıp gelmiş onca yolu, sonra Hanife doğmuş. Rahmetli amcam da ( benim babam) geceledikleri dipsiz bir ormanda sabah uyandıklarında yanlarında yokmuş. Yeni yeni konuşan bir çocukmuş o zamanlar. Bu tombul sevimli oğlanın kaybı tüm göçerleri derinden etkilemiş… Herkes düşmüş yollara. Sonrasında bir çalı dibinde uyurken bulmuşlar. ‘Osman sana nasıl bağırdılar’ diye sorduklarında: ‘Omman… Ommaaan’ diyerek sevimli pepe bir lisanla çocuksu çehresine yayılan tebessümle güldürmüş herkesi…”

Göç hikâyeleri bitmez. Rahmetli annemin, babamın, dedelerimin, tüm köylümüzün, yokluk, yoksulluk günlerinde çileli yolculuklarla geldikleri sahil kasabalarıyla, bereketli toprağıyla ve güler yüzlü insanıyla Çarşamba’ya ve Ordu’ya konuk olmak beni gerçekten heyecanlandırdı.

Okurluğun ve yazarlığın esenlik, sürur duraklarında eşsiz paylaşımlar yaşadık

İlk durağımız Ordu Müftülüğü. Değerli ilahiyatçı Nurşen Güney Hanımefendi ve Gülsultan Derneğinden Gülşen Gürsoy ve tüm Ordudaki dostların içten konukseverlikleriyle, seminer faaliyetlerimizi gerçekleştirdik. Nurşen Hanım, çevresindeki okuyarak kendini geliştirmek, aşmak isteyen yaklaşık yüz kişilik muazzam bir topluluğa önderlik yaparak okuma eylemini her ay bir kitap seçerek gerçekleştiriyorlar ve çok hayırlı bir çalışmaya topluca imza atıyorlar. Okuma gurubunda genciyle yaşlısıyla birçok entelektüel hanım, bu küçük sahil kasabasında apayrı dünyalara konuk oluyorlar ve konuk oldukları o dünyaların insanlarıyla bereketli buluşmalar gerçekleştiriyorlar.

Hızırla Yolculuk adlı deneme kitabım ve yeni çıkan öykü kitabım Savrulan’a talip güzide okur kitlesiyle muhatap olup onlarla okurluğun ve yazarlığın esenlik, sürur duraklarında eşsiz paylaşımlar yaşıyoruz. Öncesinde birçok kitabı okuyarak, kendilerini geliştirme noktasında adeta kendi kendileriyle yarışan bu güzide okumayı aşk haline getirmiş topluluk gönül ister ki her bölgede olsun. Böyle bir grubun oluşumunda, seminer faaliyetlerinin aksamadan sürdürülmesinde kuşkusuz, alışık olduğumuz ilahiyat eksenli eğitim anlayışının sınırlarını zorlayarak, entelektüel arayışlarla, halkına sorumluluğunu her alanda göstermeye çalışan ve heyecanını kaybetmeden büyük bir azimle önderlik yapan Nurşen Güney Hanım’ı ve onun yol arkadaşlarını doğrusu takdir etmemek, onlara hayranlık duymamak elde değil.

Anadolu’nun duru ırmaklar gibi, mayası bozulmamış samimi ve donanımlı kalabalığına konuşmak beni heyecanlandırıyor. Nurşen Hanım “Altı yüz kişilik salon bugün dolmadı” derken ben şaşırıyorum. Çünkü yaklaşık dört yüz kişiye hitap ediyorum. “Merak etmeyin, İstanbul’da böylesine nitelikli bir dinleyici topluluğu kolay kolay bulunmuyor” derken,  İstanbul’un her bölgesinde yapılan kültürel ve sosyal programlarda böylesi katılımların olmadığını onlara anlatmaya çalışıyorum.

Eğitim ve sosyal faaliyetleriyle, gönülleri fetheden hanımların gayretleri ve samimiyetleri tüm muhalefetlere rağmen nasıl da coşkulu ve bereketli. Boztepe’ye teleferikle çıkarken, akasya ağaçlarının, rengârenk bahçelerin, yeşilin tüm tonlarıyla bezenmiş yamaçların üzerinden geçerken türküler dinliyoruz teleferikte. “Ordunun dereleri aksa yukarı aksa /  Vermem seni ellere Odu üstüme kalksa / Oy Mehmedim Mehmedim sana küstüm demedim / Seni bana geçmişler vallahi ben demedim sürmelim amman…”

Hikâyeye göre Hacer kız fakir, Mehmet, ağa oğludur. İki genç birbirlerine delice sevdalanırlar. Çekemeyenler bu iki sevdalıyı ayırmak için araya girer, arada laf taşırlar. Ve Mehmet çekip gider sevdiğini geride bırakarak… Hacer kızın ölene kadar bir isyan gibi derinden yüreğine yüklediği sevdasının ağıtıdır bu türkü. Sevdalar mekânı kasabalar türkülerin sızılı ağıtlarını saklarlar bağırlarında.

Ali Çolak da oradaydı

Ordu İmam Hatip Müdürü Mustafa Akkoz’un,  edebiyat öğretmenlerinin kültüre ve okumaya verdikleri değer faaliyetlerinden anlaşılmakta. Aynı zaman diliminde Ordu Sivil Düşünce Platformu’nun davetlisi olarak İstanbul’dan birlikte geldiğimiz kıymetli deneme yazarı Ali Çolak Bey’i dinleme fırsatımız oluyor. Edebiyata, bilginin erdemli kuşatıcılığına, entelektüel heyecanlarla öğrencilere ve çevredeki okur severleri okuma duraklarının aydınlık iklimlerine taşımak için kurulan Sivil Düşünce Platformu birçok programa imza atıyor. İstanbul gibi edebiyatın, sanatın merkezi olan nice şehirlerdeki okullarda ihmal edilen yazar okur buluşmasını gerçekleştirerek, seçkin bir edebiyat iklimini çoktan oluşturmuşlar. Konuk ettikleri yazarlar, okudukları kitaplar bunu açıkça göstermekte.

Ali Çolak Bey tıpkı denemelerindeki akıcı, duru hüznün kuşanmışlığındaki duruşuyla tane tane anlatıyor yitirilmiş değerleri, okuma duraklarının heyecan ve ümit aşılayan anlarını. Onu dinleyenler, yazarı muhatap alırken kitaplarına vakıf, onunla kitaplarının yazın duraklarından yola çıkarak bir yolcuğa çıkmış, yazarı tanımadan kitaplarından keşif yaparak güçlü bir okur-yazar bağı kurmuş ender ve seçici bir okur topluluğu…

Ordu İmam Hatip Müdürü Mustafa Bey’in ve edebiyat Öğretmeni Tuna Bey’in davetlisi olarak ertesi gün gençlerle seminerimizi gerçekleştiriyoruz. Dışarda gürül gürül akan bahara, açan çiçeklere, börtü böceğe rağmen kapalı salondaki öğrencilerle olan birlikteliğimiz bizleri muhabbet ve sohbetin serin duraklarına taşır gibi… Derdimiz okumak ve okuduklarımızı içselleştirerek erdemli ve onurlu bir teslimiyetle yaşamak. Kitaplardan, çiçeklerden, denizin nemli serinliğinden, Asr Suresi’nden söz açmışken, Hz. Meryem söz duraklarımıza konuk oluyor. Teslimiyetten, ahlak elbisesinin takva elbisesine nasıl büründüğünden, söz açıyoruz…

Bereketli, samimi sohbetlerin arkasından güzel dostluklar kurarak ilkbaharın coşkusunun yeşilin ve mavinin her tonunu yaşayan Ordu’dan ikindi serinliğinde ayrılıyorum…

Bir grup yürekli ve azimli öğretmenle tanışmak beni derecesiz sevindiriyor

Sonraki durağımız Çarşamba. Ali Fuat Başgil Anadolu Lisesi fuar etkinliklerinin misafiriyiz. Edebiyat öğretmenleri Atilla Şen, Adem Tokur ve Selim Ayrancı Bey’in karşılamaları ile, Çarşamba’ya, gül bahçelerinin rengarenk manzarasına eş ılık yaz akşamlarının serinliğinde giriyoruz. Söyleşilerimizi gerçekleştiriyor, akraba eş dost ziyaretleriyle adeta bir sılayı rahim ziyareti gerçekleştirmiş oluyoruz.

Okuma kültürünü öğrencileriyle birlikte Çarşamba halkına taşıma gayreti içerisinde olan bir grup yürekli ve azimli öğretmenle tanışmak beni derecesiz sevindiriyor. Heyecanları ve coşkuları ile bu işe cesaret edip Belediye Başkanı Hüseyin Dündar Bey’in de desteğiyle kasabanın sakin ilk yaz günlerine kitapların rengârenk kültürle kuşanmış dokunuşlarını taşımak, değişik yazarlarla kasaba halkını buluşturmak onları başarmanın haklı gururuna taşımış gibi. Konuk yazarlar arasında, İsmet Özel, Mustafa Armağan, Can Dündar gibi isimler de var. Yine kendi kasabalarının yerel yazarları fuarın konuklarından.

Dedelerimin, Evliya Çelebi’nin İskevser olarak adlandırdığı şimdiki adı ile Demircili Beldesi’nden yoklukla mücadeleler sonucu nice yollar aşarak ayak bastıkları toprakları ziyaret etmek beni heyecanlandırıyor. İncir ağaçları, serin gölgelikleriyle kara beyaz dutlar, salkım söğütlerin altında kırmızı pembe beyaz güller… Çocukluğumda uğradığım bir Çarşamba evinden geriye kalan hatıralar. Yine öyle rengârenk güllerin rayihalarıyla, eğitimi, aşka dönüştürmüş öğretmenlerle çay içiyoruz…

Ordu’da ve Çarşamba’da tanıştığım, misafirperverlikleri ve dostluklarıyla beni karşılayan ilahiyatçı ve eğitim kadrosunun neferleri olan öğretmenlerimiz, çocuklarımla tekrar okuduğum Martı’nın haykırışlarını çağrıştırıyorlar bana… Anlamlı bir yaşam için sınırlarını zorlayan, bir lokma ekmek için çırpınan diğerlerinden ziyade, uçmanın gerçek anlamını bulmaya çalışan o inatçı martıyı. Onlar da tıpkı, deniz kıyısında konaklayan Martı Jonathan gibi, iyilik hakkında aldıkları derslerle, sevginin doğasından öğrendikleriyle, yegâne amaçlarına; kuşandıkları aşkın sevgiyi gösterme yolunu mihmandar eyleyerek, “yalnızca gerçekleri görmek isteyenlere” bir öğretmen, eğitimci ve önder olarak yol göstermeye çalışıyorlar. Onlar tıpkı Martı Jonathan gibi “yüksekten uçarak en uzağı görmeye” aday eğitimciler ve öğretmenler… Hepsine selam olsun…

 

Selvigül Kandoğmuş Şahin yazdı

Güncelleme Tarihi: 29 Mayıs 2013, 13:53
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13