Ontolojiniz yoksa manipülasyona mahkumsunuz

Mahmud Erol Kılıç'ın Kubbealtı'ndaki 'İslam Dünyası’nın Hâl-i Pür Melâli' başlıklı konferansından notlarını aktarıyor Ömer Yüceller: 'Omurgamız kırıldığı için medeniyet tasavvurumuzun muhteşem ürünlerini bugün ancak müzelerde görebiliyoruz.'

Ontolojiniz yoksa manipülasyona mahkumsunuz

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm / Dolaştım mülk-i İslam'ı viraneler gördüm” diyen Ziya Paşa’nın bu beyiti ya eleştirilir ya da ‘isabet etmiş’ diye zikredilir. Ziya Paşa’nın kastını bir kenara koyarsak, eğer Paşa bugün yaşasaydı ve mülk-i İslam'ı dolaşsaydı ve yine aynı beyiti yazsaydı, bu beyiti eleştirenler de muhakkak ‘isabet etmiş’ derdi. Paşa’nın bu beyiti yazdığı günlerde tesbihin imamesi henüz tam olarak kopmamıştı. Şimdi ise tesbihin imamesi bir kenara, dağılan taneler dahi bin parçaya bölünmüş durumda.

Müslüman coğrafyanın hemen her köşesinde bir zulüm var. Maatteessüf bu zulüm, çoğunlukla, bizzat kâfir tarafından değil de ‘müslümanlar’ tarafından ‘müslümanlar’a yapılmaktadır. Elbette ki bunun en büyük sebebi gayrimüslimlerin Müslimler arasına ektiği nifak tohumlarıdır fakat şu an durum bundan ibaret değildir. Toprakta biter gibi biten fraksiyonlar, 20. yüzyılda oluşan ideolojik gruplar, köklerini geçmişten alan sapkın fırkalar… Ne yazık ki bugün tevhidden çok uzağız. Hepimiz bunun derdiyle dertleniyoruz ama çıkan sesler şikayetten başka bir hale bürünmüyor. Bu konularda toplum makam ve bilgi olarak yüksekte gördüğü insanlardan bir çözüm, bir tespit, en azından bir tepki bekliyor. Bu konulara dair benim duyduğum ve gördüğüm en net konuşmayı 28 Şubat Cumartesi günü Mahmud Erol Kılıç yaptı.

İslam Dünyası’nın Hâl-i Pür Melâli” başlığıyla Kubbealtı Vakfı’nda gerçekleşen sohbet bir hayli kalabalıktı. Bu kalabalığın bir sebebi Mahmud Erol Hoca’nın etkileyici bilgeliği olsa da, diğer sebebi onun son birkaç senedir gündemimizi çok meşgul eden birkaç örgüte dair düşünceleridir.

Medeniyet tasavvurumuzun muhteşem ürünlerini bugün ancak müzelerde görebiliyoruz

Tüm vakarına ve sakinliğine rağmen Mahmud Erol Kılıç’ın konuşmasında ilk defa öfke ve tepki sezdim. Pek çok sohbetinde yaşanılan büyük problemleri ele alırken bile sükunetini koruyan Kılıç, belli ki söz konusu Müslümanlar’ın imanı olunca soyadına benziyor.

Kılıç günümüzdeki problemlere gelmek için önce bir girizgah yaptı ve tarihi atlayışlarla bazı bilgiler aktardı. “Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi / Kâh inerim yeryüzüne seyreder alem beni” dedi ve gökyüzüyle ilgilenenlerin artık yeryüzüyle de ilgilenmesi gerektiğini söyledi. “Festekim kema umirte” ayetini zikretti ve dosdoğru olmamız gerektiğini hatırlattı. Osmanlı’da medreselerde İbn Arabî okutulduğunu, Molla Fenarî gibi bir hukukçunun aynı zamanda bir metafizikçi olduğunu, bu durumun yalnızca Osmanlı’ya özgü olmadığını belirtti. Bize yıllarca anlatılan medrese-tekke çekişmesi-çatışması, belki Osmanlı’nın son yüzyılında olsa bile, bir uydurmadır. Medrese ile tekke binalarının yan yana olduğu, ikisinden çıkanın da ortadaki camide buluştuğu bir anlayışta nasıl bir çatışma olabilirdi ki?

Fas, Tunus, Cezayir yani Magrib-i Aksâ; Malezya, Endonezya, Brunei, yani Maşrık-ı Aksâ; Anadolu, Hindistan alt kıtası, İran... İslam’ın ana arterlerinin yöntemleri, anlayışları hep aynıydı. Periferiler zaten ana arterlere bağlıydı. Mezkur coğrafyalarda medreselerde fakihler metafizik öğrenerek yetişirlerdi. Bu medreselerde Mesnevi’nin, Füsus’un şerh edilmesi demek koca bir ümmetin ve koca bir coğrafyanın birbiriyle alfabetik olarak anlaşamasa bile pek çok alanda anlaşabilmesi demekti. Mahmud Erol Kılıç bunun örneğini mimari üzerinden verdi. Lahor’daki bir cami ile Isfahan’daki bir cami belirli farkların, yerel motiflerin dışında hemen hemen aynıydı. İznik’te başmüderris Davud el Kayseri de Füsus şarihiydi, Yemenli sufi tüccarlar vasıtasıyla İslamlaşan Malay Takımadaları’ndaki Hamza Fansurî de… “Tüm bunlar bir anlayış inşa eder. Sonra bu sanat, edebiyat, mimari vesaire olarak tezahür eder. Bu da bir omurga meydana getirir ve bu omurga da bir şekilde günümüze ulaşır fakat omurgamız kırıldığı için medeniyet tasavvurumuzun muhteşem ürünlerini bugün ancak müzelerde görebiliyoruz” diye devam etti Mahmud Erol Kılıç.

Arap İsyanı’nın dini boyutu daha vahim çünkü tekfircilik yaygınlaştı

İslam’ın merkezi anlayışında ilk kırılmanın İbn Abdülvahhab ile yaşandığını söyledi. İbn Abdülvahhab 1703’te Nejd bölgesinde Diriye’de doğar. Amcası Süleyman’ın hatıralarına göre “haşin, gaddar, nefret dolu” biridir. Medreseye kaydolur ve hocası “ebleh ve kaba saba” diyerek kovar onu medreseden. Vahhab medreseleri dolaşır ve kendini kabul eden bir yer bulur. Taşrada doğan Abdülvahhab, kendi coğrafyasındaki dini anlayışı bütüne uygulama isteği güder, basite indirgersek “Bu İslam en doğru İslam’dır” der. Mahmud Hoca, Abdülvahhab’ın buraya kadarki görüşlerine “eyvallah” diyebileceğini belirtti. Fakat iş buradan öteye geçiyordu. Artık “tekfir” ediliyordu insanlar. Osmanlı bir küfür yuvasıydı. ‘O kafir müslümanlar’ın ırzı, malı, mülkü, her şeyi onlara helaldi.

Mahmud Hoca konuşmasının bu bölümünden sonra fotoğraflar göstererek devam etti sohbete. İlk fotoğraf tanıdık bir isimdi. Hoca’nın adını söylemesine ihtiyacım kalmadan tanıdım melun zatı: Thomas EdwardLawrence’. Hoca’nın söylediğine göre Lawrence göz önünde ve bir hayli başarılı olduğu için bilinen bir isim. Çünkü resmi sayılara göre Arap coğrafyasında o yıllarda 2200 aktif İngiliz casusu görev yapıyordu. Lawrence, İbn Abdülvahhab’ın fikirlerini, anlayışını alır ve bir hammadde gibi işler. Tıpkı Abdülvahhab’ın da İbn Teymiyye’ye yaptığı, ehl-i hadisin Ahmed bin Hanbel’e yaptığı, Selefilerin Selef-i Salihin’e yaptığı gibi. Burada Mahmud Hoca’nın altını çizerek vurguladığı bir durum var: “Bu isimlerin fikirlerinin kullanılıp işlenmesinin faturasını kendilerine kesemeyiz. Yani selefiliğin faturasını Ahmed bin Hanbel’e, İbn Teymiyye’ye kesemeyiz.”

Lawrence yalnızca siyasi bir ayrışmaya yol açmıyor. Arap İsyanı’nın dini boyutu daha vahim çünkü tekfircilik yaygınlaşıyor. Bu esnada 1. Dünya Savaşı’nda Filistin Cephesi’nde çarpışan üç askerin fotoğrafını gösterdi Mahmud Hoca. Ellerinde Peygamber Sancağı, kollarında ayet yazılı bantlar, yırtık pırtık ayakkabıları ile Birinci Gazze Muharebesi’nde İngiliz hücumlarını püskürten alayın bu üç askeri artık Vahhabiler’in gözünde birer kâfirdi.

Bugün İslam dünyası bu yaşananlar karşısında çaresiz, sessiz. İstediğiniz fraksiyondan olun; İslami x Hareketi, bilmemne cemaati, falanca tarikatı, filanca devleti… Eğer ontolojiniz yoksa manipülasyona mahkumsunuzdur. Ontolojiniz yoksa söyleyecek sözünüz yoktur.” dedi Kılıç.

Mezhepler arası yakınlaşma toplantısında âlimler bile birbirleriyle namaz kılmıyorlar

Bir fotoğraf daha geçtik. İsme gerek olmadan tanıdım fotoğraftakini. Kendisini ilk öğrendiğim andan itibaren hayranlık duyduğum, bir müddet önce ziyaretine gittiğimde hayranlığımın kat be kat arttığı Blegay Tekkesi’ydi fotoğraftaki. “İşte” dedi Mahmud Hoca, “Bosna’da Kosova’da cirit atan selefiler tarafından küfür yuvası addedilen bina. Huzur dolu, altından çağlayanların aktığı, üstünde kartal yuvaları bulunan bu bina onlar için bir küfür yuvasıdır.”

Bir sonraki fotoğraf Isfahan Çarşısı’ydı. Mahmud Hoca, Fatih Sultan Mehmet’in Edirne Çarşısı’nda yaşadığı ‘siftah’ mevzusunu hatırlatarak Isfahan Çarşısı’nda aynı cümleyi Farsçası’ndan duyduğunu belirtti. Bir esnaf müşterisine, “Ben siftahımı yaptım. Yan tarafa giderseniz daha iyi olur” der. Bu durumun aynı kaynaklardan beslenenlerin ortak anlayışı olduğunu söyledi Mahmud Hoca.

İŞİD ile gündeme gelen Londralı John’un fotoğrafına geldi sıra. Vahşi bir şekilde, elinde bıçağıylaydı. Arkadaşlarına göre bir müddet öncesine kadar futboldan başka bir şey bilmeyen bu genç çocuk bir anda İslam dini adına birilerini vahşice öldürmeye başladı. Acaba Londralı John ile T.E. Lawrence’ın aynı okuldan, Santa Maria Koleji’nden mezun olması bir tesadüf müydü?

Son fotoğraf ise bir hayli ironik ve çelişikti. Merkezi İran’da bulunan ve Dünya İslami Mezhepler Arası Takrib Kurultayı’nı gerçekleştiren müessesenin 2014’teki 27. toplantısından bir öğle namazı fotoğrafı gördük; namaz kılan bir grup ve onların namazı bitirmesini bekleyen bir başka grup. Mahmud Hoca namaz kılanların Sünniler, arkada bekleyenlerin de Şiiler olduğunu söyledi. Durumun vahametini anlatmaya gerek yoktur herhalde. Bir vahdet toplantısında, mezhepler arası yakınlaşma toplantısında âlimler bile birbirleriyle namaz kılmıyorlar.

Son olarak ekrana güzel bir hat ile yazılmış bir ayet geldi. “İsterler ki Allah'ın nûrunu nefesleriyle söndürsünler, halbuki Allah, kâfirler istemese de, onlara zor gelse de nûrunu yüceltip itmâm etmekten başka hiçbir şeye râzı değildir.”

Mahmud Erol Kılıç her ne kadar İslam dünyasının hâl-i pür melâlinden dertli olsa da, Allah u Teala’nın bize verdiği söze şeksiz şüphesiz güvendiği için ümitli. Çünkü Allah, kafirler istemese de nûrunu tamamlayacaktır. Çünkü bilenlere malum olduğu üzere, arifler kılıçlarını kınlarından çıkardı mı o kılıçlar işlerini bitirmeden kınlarına girmezler.

Ömer Yüceller yazdı

Yayın Tarihi: 02 Mart 2015 Pazartesi 15:59 Güncelleme Tarihi: 28 Haziran 2019, 15:10
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26