Nurullah Genç, şiirini ve hayatını anlattı

Bursa’da bu sene de devam eden Şiirin Yolcuları’nda Nurullah Genç konuk idi.

Nurullah Genç, şiirini ve hayatını anlattı

 

Kökü tarihin derinliklerinde olan, güzelliklere ve güzel insanlara vurgun bir kent olan Bursa’da, ehlinin hasretle beklediği bir program devam ediyor geçen yıldan beri. Bu program, güzel bir yolun ve o yolda yürüyen güzel insanların, çoğu zaman içli hikayelerinin anlatıldığı bir yolculuk hikayesi. Şairler, şiir adı verilen o kutlu yolculuğa ne zaman ve nasıl başlamışlar; kederleri, ıstırapları, hayata ve ölümden sonrasına dair tasavvurları nelerdir gibi konuların bir yârân meclisinde bazen mütebessim ve bazen da hüzünlü bakışlarla konuşulduğu bir program bu: Şiirin Yolcuları!.. 

Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ sponsorluğunda 3 Aralık 2011 Cumartesi günü Bursa Pınarbaşı Sosyal Tesislerinde düzenlenen programın yolcusu, şair kimliğinin akademisyen kimliğini gölgelediği Prof. Dr. Nurullah Genç’ti. Nurullah Genç, başkası için nedir/kimdir bilmem ama benim için “Modern zamanların içli dervişi”dir.

Geçen sene Adem Turan ve Sıddık  Ertaş’ın sunumuyla gerçekleştirilen  program,  Sıddık  Ertaş’ın programdan “Affını istemesiyle” bu sene Adem Turan ve Cevat Akkanat ikilisi tarafından hazırlanıp sunuluyor.

İlgisini hep diri tutan sanat ve şiir vurgunu bir dinleyici kitlesinin azalmayan heyecanıyla iki saat kadar süren programdan notlar şöyle:

Yolculuk güzel başlarsa eğer…Nurullah Genç, Gül ve Ben

Elbette ki en çok merak edilen soru yöneltildi önce Nurullah Genç’e: “Şiir yolculuğunuz nasıl başladı? Ustalarınız var mıydı? Varsa kimlerdir?”

Nurullah Genç’in,  sadece şiirinin değil, ruhunun da yoğrulduğu anlaşılan o başlangıcın tohumlarının nerede, ne zaman ve kimler tarafından atıldığına dair anlattıklarından kısa notlar şöyle:

Elbette ki bu soru önemli; önemli çünkü şairin poetikasını, hayata ve topluma bakışını, psikolojisini belirleyen şeyler bunlar.

Erzurum’un Horasan ilçesine bağlı köyümde, uzun kış gecelerinde okunan siyer kitapları, Battal Gazi destanları, aşıkların hayat hikayeleri ve onların şiirlerinin terennümleri ile başladı benim şiir yolculuğum. Daha o zaman 7-8 yaşlarındaydım ve öyle bir ortamda büyüdüm ki, o yaşlarda bile bende bir birikim, bir zevk oluşmuştu diyebilirim.  

Bu ortamın hazırlayıcısı, inşacısı ise dedem… Dedem, dört sene boyunca  Rusların elinde esir kalmış, bu dört sene boyunca boş durmayıp Rusçayı öğrenmiş, eline geçen her kitabı okumuş,  perşembe geceleri aşr-ı şerif okuyup ibadetlerini o ortamda bile yapmış çok zeki biri…

Esaretten kurtulup Türkiye’ye yürüyerek döndüğünde yaşı 22. Köyü yanıp yıkıldığı için akrabalarının köyüne gidiyor, orada evleniyor ve 7-8 sene sonra tekrar kendi köyüne dönüp köyünü inşa ediyor. İnşasını sağladığı köyünde ilk yaptırdığı şeyden biri de köye kitaplık kurdurmak…

Bu dedenin beş erkek oğlu olur ve dede, oğullarından birisini kitap dünyasını takip etmek, kitap okuyup okuduğu kitapları insanlara anlatmakla görevlendirir.

Her köyde olduğu gibi, bizim köyümüzde de “Köy Odası” vardı ve bu köy odasında, uzun kış geceleri boyunca saatler süren sohbetler edilir, tartışmalar yaşanırdı. Mesela bu köy odasında, Fuzuli’nin gazelleri makamla okunurdu.

Köy odasında sadece bunlar yapılmazdı. Mesela Menderes ve arkadaşlarının idamları günlerce tartışıldı. Keza şimdi yeniden gündeme gelmiş olan Dersim olayları, daha o zaman o köy odasında tartışılmıştı. Yine mesela içine bir kedi düştüğü için ‘necis’ olan bir kuyunun nasıl temizleneceği konusu saatlerce tartışılırdı. Kısacası o oda, entelektüel bir meclisti. İşte böyle bir ortamda şekillenmeye başladı benim yolculuğum. Şu güne kadar hala o ortamdaki düzeyli tartışmayı yakalayamadığımı da itiraf etmeliyim.

Ödev yapıp geçimini sağlayan bir şair

Nurullah Gençİlkokula, şartlar elvermediği için düzenli olarak gidemedim ama öğretmen olan karşı köye okumaya gittiğimde, ben zaten yetişmiş sayılırdım. Öğretmenler beni sınava aldılar ve ben doğru dürüst okula gitmediğim halde beşinci sınıfın sınavlarını vermiştim bile. O zaman 9 yaşları civarındaydım.  

Liseyi, yatılı olarak İHL’de okudum. Okul hayatım boyunca gece çalışıp gündüz okudum. Ayakkabı boyacılığı, lokantacılık, fırıncılık yaptım. Hatta asıl mesleğim fırıncılık bile diyebilirim.

İHL’de başarılı bir öğrenciydim ve geçimimi sağlamak için de mütalaa saatlerinde boyacılık yapıyordum. Bir gün ödev yapmayı sevmeyen bir öğrenci, ayakkabı boyayarak bir saatte kazanacağım para karşılığında ödevlerini yapmamı teklif etti. Ben de kabul ettim ve bu şekilde geçimimi sağlamaya devam ettim. “Ödev yapıcılığı” mesleğim okul bitinceye kadar devam etti. Devam etti çünkü tembel öğrenciler her dönemde vardı.

Buradan çıkan, buraya böyle döner

Okul bittiğinde birikmiş param vardı ve ben bir arkadaşımla hayvan pazarına gidip on tane koyun aldım ve o koyunlarla köye gittik. Hayvanları arkadaşımın zanneden babam, onunla koyunlar hakkında konuşmaya başladı. Konuşma ilerleyip de koyunların benim olduğunu öğrenince yere çömeldi ve yanaklarından yağmur damlaları süzülmeye başladı. Bu, babamı bu şekilde ilk ve son görüşümdü. Bir süre sonra ayağa kalkan babam, arkadaşıma köyün kütüphanesini göstererek “Buradan çıkan, buraya işte böyle döner!” dedi.

Müminin tavrı ve mümince bakış açısı

Şiirlerindeki temalardan birinin ıstırap olduğu hatırlatılarak bu ıstırabın neyin ıstırabı olduğu sorulan şair, ıstırabını şöyle anlattı:

Biz, belli bir inancın insanlarıyız. Baktığımızda, hepimiz birbirimizden her bakımdan farklıyız. Bizden farklı düşünen arkadaşlarımız da var. Bunun böyle de olması gerekir çünkü Allah böyle dilemiştir.

Rasim Özdenören’in “Gül Yetiştiren Adam” adlı romanı çıktığında, o romanı alıp on iki defa okudum; okudukça duygulandım. Duygulandım çünkü hiç tanımamasına rağmen Rasim Özdenören, aslında benim dedemi anlatıyordu. Çünkü dedem de insan yetiştiriyordu, yani gül yetiştiriyordu.Nurullah Genç

Dedem, Osmanlının yıkılmasına sadece Osmanlının yıkılması olarak bakmazdı. Ona göre Osmanlının yıkılmasıyla sadece Osmanlı yıkılmamış, Alem-i İslam yıkılmıştı ve dedem, “Bu yıkılmanın ağırlığı benim omuzlarımda.” deyip ıstırap çekerdi. İşte o zaman dedemin omuzlarında olan o yük, şimdi benim omuzlarımda. Omuzlarında böyle bir yük bulunan biri ıstırap çekmez de ne yapar!?

Kendini yazdıran şiir

Ben hiçbir zaman için bir şiir yazmak niyetiyle kaleme sarılmadım. Istırabım hep benimle birlikteydi ve ben o ıstırabı yaşadıkça da şiir ortaya çıktı. Şiirim kurmaca ya da ilham sonucu değildir. Şiir benim içim, içdünyamda yaşanıp ortaya çıkan bir şey oldu hep.

Bir mümin şair olarak şunu da biliyorum ki, biz her harfimizden dolayı hesaba çekileceğiz. Bunu düşünüp ürperirim çünkü iman ediyorum ki ahrette bize her şeyin hesabı sorulacak. 

Istırap yarası iyileşir mi?

Istırabım ne zaman ve nasıl iyileşecek? Boğaç Han’a bakıldığında, en derin yaralarını bile kırk çeşit çiçekten yapılan eczayla iyileştirmiş. Oysa kırk çeşit çiçeğe ne gerek vardı; yarasına sadece gül koysaydı yeterdi. Çünkü gül, Remz-i Muhammedî’dir. Gül, çiçeklerin anasıdır.

Ne var ki biz yaşadıkça bizim yaramız hiç iyileşmeyecek. Çünkü dünya, gerçek yurdu ahiret olan müminin zindanıdır ve zindanda yaşayan birinin yarası hiç iyileşmez, o kişi acı çekmeye devam eder. Bizim ıstırabımız da hiç bitmeyecek.

Şiirde biçim nasıl ortaya çıkar?

Ben, yazdığım her kelimeyi izah edebilirim. Her kelimem bilinçle seçilmiştir. Şiir sadece ilhamla yazılan bir şey değildir. Şair, bilerek yazmalıdır. İnsan dünyaya kavramlarla bakar, kavramlarla yazar. Bunun için de birikim gerek, okumak ve kültür sahibi olmak gerek. Bunlara sahip olmayan birinin şiirinde anlam olsa bile kavram olmaz. Şair kendi şiirini, kendi tarzını oluşturmalıdır. Tarzını oluşturamayan şair kalıcı olamaz. Benim şiirim için kötü şiir diyenler çıkabilir belki ama benim şiirim bellidir. Birçok şiir arasında şiirim belli olur, diye düşünüyorum.

Nurullah Genç’in yolculuğu nerede biter?

Nurullah Genç, YağmurŞiirlerimde ve hayatımda hep yolculuk var. Bu yolculuk da hiç bitmeyecek. Ben mesela İstanbul’u yine o köy odasında tanıdım, değerini o köy odasında öğrendim. Dedem, “İstanbul bir gün mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.” hadisini okuyup “İstanbul yeniden fethedilmeli!” derdi. İşte benim yolculuğum biraz da o fethe katkı sağlamak amacıyla yapılan yolculuktur. Şu anda İstanbul’da devam eden bu fethe katkı sağlama yolculuğu, katkı sağlayabileceğim her ne varsa onun peşinde koşturmakla devam ediyor.

Naat: Şiirin ufku!

Belki arif olanların bildiği ama Sezai Karakoç’un ete kemiğe büründürdüğü cümlede ifadesini bulduğu gibi, naat şiirin ufkudur ve ben de on yıl boyunca naat yazmaya uğraştım. Ama yazdığım her şiir, benden önce yazılmış naatların altında ezildi. En sonunda da naat yazmaktan vazgeçtim.

1990 yılında, bir filmin galasının davetine icabet edip İstanbul’a gelmiştim. Mevsim kıştı. Hava soğuktu ve ben de hasta olmuştum. Gala bitti ve ben dönüş için otobüse bindim. Bir kazadan mı yoksa başka bir şeyden mi ne, yol kapalıymış ve bizim otobüsümüz altı saat boyunca hareket edemedi. Ben de sıkılmış, karla karışık yağan yağmurun etkisiyle buğulanmış camdan dışarıya bakıyordum. Bu haldeyken birdenbire aklıma “Nereye gidiyorsunuz?” ayeti geldi. Bu ayetin çağrışımlarıyla Osmanlıyı, II. Abdulhamit’i, Uhud Savaşını düşündüm.  Uhud Savaşı, ganimet kaygısından kaybedilmişti. Yani niyet bozulmuştu. Niyet bozulunca kaybediş de başlıyordu. Osmanlı da İla-yı Kelimetullah için savaştığı sürece kazandı; hazine doldurmak için sefere çıkmaya başlayınca da kaybetmeye başladı. İşte bu niyet bozulması, yalancı tan biçimine bürünüp Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü” dizesini oluşturdu ve artık vazgeçtiğim naat yazma çabam, hiç hesapta olmayan bir şekilde yeniden ortaya çıktı.

Bu, sancılı bir süreçti. Hemen hemen üç ay boyunca zorunlu işler dışında hiçbir şeyle ilgilenmedim. Eşime, beni bir süre mazur gör, dedim. Sosyal ilişkileri kuvvetli olan ben, arkadaşlarıyla da ilişkileri asgari düzeye indirmiş ve naattan başka bir şey düşünemez olmuştum. O kadar içime kapanmıştım ki, sonradan öğrendiğime göre, arkadaş çevrem benim psikolojik bir rahatsızlığa düştüğümü sanıp beni tedavi ettirme hesaplarına bile girişmiş. Şiir bitip de şiiri onlara okuyunca, durumuma hak verdiler.

Yine ziyaretine gittiğim bir seyyid vardı. Ona şiirlerimi okudukça, “Henüz olmamış” derdi. “Yağmur” şiirini bitirip de ona bu şiiri okuduğumda, bana “ Tamam, şimdi oldu.” dedi.

Güncele dair…

Dersim olayları dolayısıyla, devlet kendisiyle yüzleşmeli mi, diyorlar. Aslında yüzleşme ifadesi doğru bir ifade değil. Bu yüzleşme değil, her şeyin ortaya serilmesi, gizliliğin ortadan kalkmasıdır. Arşivler açılır, kayıtlar ortaya çıkarılır ve günahıyla-sevabıyla herkes ve her şey tartışılır, haklı olup güzel şeyler yapmış olanlarla gurur duyulur. Zaten bu yapılmadan büyük devlet olmak da mümkün değildir.

Şiir ve sanat tutkunlarının hiç bitmemesini dilediği program, akşamı taçlandıran ezan sesinin duyulmasıyla birlikte sona erdi; geriye kalan bir hoş sadayla…

 

Ahmet Serin bir güzelliği anlattı

Güncelleme Tarihi: 15 Aralık 2011, 22:46
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hüseyin TOKMAK
Hüseyin TOKMAK - 8 yıl Önce

Nurullah Hocayı çok güzel anlatmışsınız Ahmet Bey. Kalemine ve yüreğine sağlık Ahmet Bey.

Hasan Küçükosman
Hasan Küçükosman - 8 yıl Önce

90'lı yılların başında ortasında ve sonunda benim için çok önemli bir isimdi nurullah genç. onu ta erzuruma okuluna kadar gidip orada ziyaret edeyim dedim, ders verdiği anfi çıkışı kendisini şöyle bir gördüm o kadar. Bizim dizelerimizi çok iyi harmanlamış ve Yağmur şiirinin şairi olarak her zaman hatırlanacak. Ben her zaman bildiğim en iyi üç şairden biri olarak bahsedeceğim kendisinden. Allah uzun ömür versin. (ayrıca tüm şiir kitapları bende vardır)

İLHAN
İLHAN - 8 yıl Önce

1994 YILINDA ÖĞRENCİSİ OLDUĞUM SEVGİLİ HOCAMA SELAM SEVGİ VE MUHABBETLERİMİ GÖNDERİYORUM. BİZ ONDAN RAZI OLDUK ALLAHTA ONDAN RAZI OLSUN...

banner19

banner13