Necip Fazıl'ın fikirleri yeterince anlaşılamadı

Zeytinburnu Belediyesi'nin düzenlediği Necip Fazıl sempozyumunun ikinci oturumunda Necip Fazıl'ın fikriyatı üzerine duruldu. İsmail Kara, Mustafa Tekin ve Ekrem Demirli'nin sunumlarından notlarını aktarıyor Sadullah Yıldız...

Necip Fazıl'ın fikirleri yeterince anlaşılamadı

Ben hâlâ ilk oturumdaki Ali Ayçil’in zihin açıcı konuşmasını düşünürken aradan çok geçmemişti ki ikinci oturumun konuşmacıları yerlerini aldılar. Cumartesi günü Zeytinburnu Belediyesi tarafından tertip edilen Necip Fazıl Sempozyumu’nun ikinci oturumundan notlar aktarıyorum.

İlk oturum genel olarak ‘edebiyat’ teması altında tanzim edilmişken ikinci oturumun ana başlığı ise ‘fikriyat’tı. Oturum başkanı Prof. Fazıl Gökçek, ilk olarak Prof. İsmail Kara’ya söz verdi ve hocadan “İdeolocya Örgüsü Nasıl Ele Alınabilir?” serlevhalı bir tebliğ dinledik. Her zamanki gibi İsmail Kara, küçük söküklerden yola çıkıp ip yumağının tamamına ulaşma yolunu benimsedi ve bize bazen kelime tercihlerinin, bazen de üslup seçimlerinin yönlendirdiği geniş bir Necip Fazıl Kısakürek'e dair sorular seçkisi çıkardı.

Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü”nü niye yeniden ele almalıyız veya kitap bunu niye ziyadesiyle hak ediyor? Konuşmasının sonunda da söyleyeceği üzere hocanın, bu kitap Necip Fazıl’ın bugün için hâlâ üzerinde çalışılmamış bir kitabı ve müellifin kendi ifadesiyle baş eseri. Belki bu yüzden bugün hâlâ eksik bir Necip Fazıl portresi bile tedavülde işliyor olabilir. Ancak İsmail hocanın ufuk açıcı tebliğinden çıkan sonuç, yalnızca “İdeolocya Örgüsü”nün anlaşılmamışlığından doğan eksiklikler değil, aynı zamanda eserin taşıdığı birtakım problem/atik/ler de söz konusu.

Üslubuyla var olmak ne demektir?

İdeolocya Örgüsü”nün Necip Fazıl’ın en mühim eseri olduğunu söylemek yetmiyor aslında. Yazarın bu kitabına ayırdığı yeri görmek için İsmail hocanın okuduğu bir paragraftaki ifadelerine bakılmalı üstadın: “Bu eser, benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim. Ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi bu eseri övgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında birtakım müştemilattan başka bir şey değildir. Güzelim Türkçe’nin katık tabiri ne kadar yerinde. Gerçek gıda ekmektir ve gerisi, ona katılmaktan kinaye katıktan ibarettir.”

Müellifin, bu eserini yerleştirdiği merkezî yer, diğer eserlerinin müştemilat ve katık olarak zikredilmesini gerektiriyor. İsmail hocaya göre burada iki anahtar kelime, aynı anlam doğrultusundaki müştemilat ve katık. Sempozyumun açılış konuşmasında Rasim Özdenören’in Necip Fazıl hakkında söylediği “hitabet üslubuyla konuşurdu” cümlesi, bu bağlamda bakılırsa göründüğünden çok daha geniş ve bir portreyi anlama gayreti uğrunda epey derinlikli cümle; zira İsmail hoca da onun için “üslubuyla var olan” ifadesini kullandı. Burada sanki birdenbire anlam ve muhtevanın ayağı boşluğa düşüyor ve karşımızdaki tantanalı manzaranın içinin boş olduğu gibi bir vehme kapılıyoruz. Bu tamamıyla öyle anlaşılamazsa da Necip Fazıl, “fikirlerinden/atıf kaynaklarından ziyade üslubuyla/kelam şaşaasıyla öne çıkan bir müellif/mütefekkir.”

Büyük Doğu’nun çıkmaya başlaması sonrası (1943) itibariyle üstadın, üzerinde en fazla değişiklik yaptığı eserinin de yine “İdeolocya Örgüsü” olduğunu söyledi İsmail Kara ve ilk baskısından sonuncuya kadar yazarın eklemeler ve tashihlerinin devam ettiğini söyledi kitaba. Gerçekten de ilk baskı 160 sayfayken son baskıda sayfa sayısı 500’e yaklaşıyor. Burada dikkat çekici bir başka husus, Necip Fazıl’ın bütün tashihler boyunca 1968 basımındaki nüshadan bahsediyor oluşu: “Bu baskıyı (1959) ne hikmetse görmek istemez.”

Ancak problem yalnızca hacim meselesi olsaydı, diyor İsmail Kara, “problemin üzerinden daha kolay atlanabilirdi.” Muhteva olarak da birçok kere değiştirilmiş olan kitabın ciddi şekilde edisyon kritiğe muhtaç olduğunu ekliyor hoca. Bu muhteva değişikliklerinin esasa ilişkin oluşları, neyin değişmiş olduğuna dair merakı da beraberinde getiriyor. Hocanın demesine göre bu değişimleri yalnızca kitabın baskıları üzerinden değil, Büyük Doğu’nun sayılarından da takip etmek mümkün zira kitaptaki metinler Büyük Doğu’da neşredilmiş.

Üstadın edebiyat cephesi kadar fikriyatı çalışılmamış

Necip Fazıl’ın bazen “büyük inkılap”, bazen de “İslam inkılabı” dediği bir dönüşme projesi var. “İdeolocya Örgüsü” esasında bu dönüşme projesini anlatıyor ve bu bakımdan adıyla muhtevası çok mütenasip bir kitap Kara’ya göre: “Gerçekten bir ideoloji. İlim, fikir ve ince işçilikle irtibatları bütünüyle problemli, yer yer zayıf fakat müthiş bir üslubu var.” Bu eleştiriyi açımlayarak ele almanın gerektiğini ifade etti hoca ve şöyle dedi: “İdeolocya Örgüsü’nün atıf kaynakları nelerdir, diye sorduğunuz zaman büyük bir boşluğun içine düşmüş olursunuz. Bu bakımdan eser, bir dinî ve fikrî eser olmaktan ziyade şairane ve sanatkârane bir eserdir. Çünkü eserde hiçbir atıf kaynağı yoktur.” Bu atıf kaynağı ister kişi ister eser adı olsun, hatta bir paragraf veya cümle olsun, kitapta olmayışının ona bu vasfı verdiğini söyledi hoca.

Bundan daha mühim ve dikkat çekici olanı, müellifin ihtimal olarak zikrettiği hiçbir cümlenin olmayışı: “Böyle olabilir, dediği hiçbir cümle yok. Bütün cümleler kanun maddesi gibi hüküm ifade eder ve cümleler, hiçbir şüphe, tereddüt ve açık kapı bırakmaz. Bunun üzerinde düşünülmesi lazım.” Bu tespit, Necip Fazıl Kısakürek’in karakter hususiyetlerine de açılan geniş bir koridorun kapısını aralıyor şüphesiz. Eserin bütününün özel dikkatlerle tetkike ihtiyaç ve zaruret gösteriyor oluşunu söyledikten sonra bundan daha genel bir ihtiyacı vurguladı hoca: Araştırma bağlamında Necip Fazıl’ın fikriyat tarafının noksan bırakılmışlığı.

İsmail Kara hocaya göre merhum Necip Fazıl’ın fikrî cephesi hâlâ yeterince çalışılmış bir mevki değil. “Hatta hiç çalışılmış değil desem başım ağrımaz” diyor hoca. Onun edebiyat cephesini üzerinde uğraşılmış görmekle beraber düşünsel planda Necip Fazıl’ı henüz başlangıç düzeyinde anladığımızı söylüyor İsmail Kara. Hâlbuki milliyetçi-muhafazakâr-İslamcı cenahta hâlâ sürmekte olan çok ciddi etkileri var üstadın. Her ne kadar bu etkilerin bir kısmının problemli olduğunu söylese de hoca, belki de üstadın en başarılı olduğu bu alanın çok mühim ve incelenesi olduğunu da ekliyor.

Necip Fazıl’da İslam anlayışı bütüncüldür

Doç. Mustafa Tekin, “Necip Fazıl’da İslamcı Refleksler” başlıklı tebliğiyle hem dönemsel bir İslamcılık portresi hakkında fikir edinmemize imkân sağladı, hem de şairin İslamcı refleksleri verişindeki kuvvet ve tarza dair aktarımlarda bulundu.

Osmanlı’nın tükenişinin ardından Batı’nın yükselişi ve İslam dünyasının içinde bulunduğu konum, İslamcılık akımının doğuşunu başlattı. Bu bir yandan yenilgi psikolojisi, bir yandan da sömürgeciliğin tesirleriyle alakalı bir şey. Tam da bu anda Batı’nın, bizim gözümüzde enteresan bir mevki edindiğini söyledi Mustafa Tekin: “Bir yandan uzakta hayranlıkla bakılan, öbür yandan da sürekli eleştirilen ve alt edilmesi gereken bir şey. Bu açıdan da ne tamamen kopulan ne de yanaşılan bir hüviyet.” Bu vaziyeti Necip Fazıl’ın eserlerinde Doğu-Batı karşıtlığı üzerinden İslam anlayışı olarak izlemek mümkün.

Bu karşıtlık konsepti, üstadın eserlerinde tamamen Batı’dan kopmak biçiminde gerçekleşmiyor. “Aslında” diyor Tekin, “alttan alta, oradan referanslarla devam eder.” İslam’ın terakkiye mâni olup olmadığı sorusuna ‘ileri-geri’ antagonizmasını veri olarak kabul edip de karşılık veren İslamcılık refleksi, “aslında bizim dünyamızın daha ileri olduğu (ya da gelecekte daha iyi olacağı)” antitezine dönüşüyor. Necip Fazıl’a bakıldığında da o, bunu yuvarlak bir arena içindeki yarışa benzetiyor. İslam dünyası (Müslümanlar-Türkiye) bu yarışta dokuz on tur atmış ve öndedir ancak henüz bir tur atmış Batı, mesafe olarak önde durduğu için galipmiş gibi görünmektedir şeklindeki bir metafora benzetiyor üstad. Batı’nınki bir çeşit sanrı yani.

Diğer yandan Necip Fazıl Kısakürek’i İslamcılık içerisinde değerlendirmek için önemli birtakım doneleri ele almak gerek. Mustafa Tekin, üstadın İslam’ı yeni bir yol görmesini zikretti evvela: “Bu çok önemli bir şey; Necip Fazıl’ın cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde yaşadığını ve İslamcılığın biraz paranteze alındığını, Müslümanlığın daha çok sağcılık içerisinde değerlendirildiğini düşündüğümüzde bu dönemin ardından üstadın bunu vurgulayabilmesi önemli bir şeydir.” Üstatta kapitalizm, komünizm, faşizm ve önemli ölçüde demokrasi eleştirilirken yeniye olan ihtiyaç ciddiyetle ortaya konuyor, İslam yeni bir dünya, varlık ve kâinat algılayışı olarak ortaya çıkıyor: “Bunun da ötesinde iktisadî ve içtimaî boyutlarıyla bütüncül bir tarzda düşünülür.”

Bu bütüncüllük, aynı zamanda Necip Fazıl’ın bizatihi İslam’ı algılayışında da meydana çıkan bir etken. İslam topyekün bir harekettir ve “bu çerçevede kolektif bir İslam algılayışı ortaya çıkar. Beraber hareket edip beraber kurtulacağımız bir pozisyon üretmeye çalışır.” Bu algının özellikle Türkiye’de, 1980’lerden sonra başlayan ve yoğun biçimde devam eden bireyselleşme sürecinin karşısında önemini daha da artırdığını ekledi Mustafa Tekin.

Bütün bunları anlatırken Kısakürek ilmî bir dil kullanmıyor ancak Mustafa hoca, anlatımdaki didaktikliğin es geçilemeyeceğini ifade ediyor. Hem Necip Fazıl’da hem de Büyük Doğu’da ortaya çıkan tarz, aksiyoner ve fikrî bir hareketlilik. İlmî temellerde ve farklı ilimleri zemine yerleştirerek yükseltilen bir şey değil. Gerçi bunda dönemin şartları ve insanları üzerinden okunması gereken bir sebep de aramıyor değil Mustafa Tekin: “Belki İslam’la fikir ve aksiyon bağlamında yeniden tanışmaları ve kuvvetli bir sesle dile getirilmesine ihtiyaç vardır ve Necip Fazıl bunu yapmıştır diye düşünüyorum.”

Necip Fazıl’da ideal İslam yorumu tasavvuftur

Mustafa hocadan sonra, “Necip Fazıl’da tasavvuf nerde duruyor, duruyor mu?” yollu birçok soruyu hem soran hem ardılı soruları zihinde uyandıran “Necip Fazıl’ın Düşüncesinde Tasavvuf” serlevhalı tebliğiyle Doç. Ekrem Demirli’yi dinledik. Aslında bir şeyhe bağlanmış derviş olması, tasavvufla ilgili kitap yazması gibi sebeplerden dolayı Necip Fazıl’da tasavvuf konulu bir şeyler aramanın veya bu alanda bol malzemeyle karşılaşacak olmayı ummanın bir yanılsama olduğunu söyledi Ekrem hoca.

Tasavvuf görüşlerinde üstadın genel itibarla gösterdiği görüşlerin doğru olduğunu ve geleneksel tasavvufî öğretilerle de uyuştuğunu söyledi Demirli. Ancak birtakım teferruatlarda çekinceleri yok değil hocanın; sözgelimi İmam Rabbanî hakkında zikrettiği birtakım ifadeleri kendi okumalarıyla edinmediğini düşünüyor üstadın. Mesela İmam Rabbanî’nin niye bin yılın müceddidi olduğu sorusunu, o, bu ifadeyi kullandıktan sonra yöneltseniz ona, cevabını bilemeyeceğini söylüyor hoca; burada Abdülhakim Arvasî’den kuru kuruya devralınmış bir öğreti mirasından bahsedilebilir.

Üstattaki “kaba softa” şeklindeki birtakım insanları sınıflandırma şeklinde ortaya çıkan karşıtlıkta da tasavvufun rolü olduğunu anlattı Demirli. Bu tezat, günümüzde şeriat-tarikat şeklinde tedavülde ve hocaya göre hiç de doğru değil. Tasavvufu kadük hâle getiren hususlardan da biri bu aynı zamanda ve kuralcı Müslüman’ın (kaba softa) tekkenin muhalifi olmuş olması toplamdaki Müslüman düşüncesini alabildiğine sığlaştırıyor. Bunu açımlıyor hoca ve teoride çok da mühim bir yanlışı düzeltiyor; bir de yüzyıllardır süregelen geleneksel yanlışların başlangıcını düzeltebilsek tam olacak: Metafizik düşüncenin muhalifini deistler (buna bugün için ateizmi de dâhil ediyor) olarak alırsak, tekke ve İslam düşüncesinin bütün dikkat ve mücadelesini bu alana vermesi ve buradaki insanın sorunlarını anlama üzerine gayret etmesi gerekliyken tekkeyle cami arasına sıkıştırılınca tasavvuf, kendi imkânlarını tüketmeye başlıyor ve verimsiz hâle geliyor.

Necip Fazıl’ın düşüncesinde tasavvuf ideal İslam yorumu olarak görülür. “Bunun doğru bir yorum olması lazım” dedi Ekrem hoca: “Zira İslam düşüncesinin bütünlüğüne baktığımızda bu böyledir. İlk üç dört asrın ardından, gelişmeye başladıktan sonra fıkıh belli bir yer elde etti ve bu yer çok dardı. Kelâm zaten kavga ve çatışmalarla yoruldu, Gazalî’nin dediği gibi yetersiz hâle geldi. Geride insanı bütün sorunlarıyla dikkate alan, sanatı, edebiyatı, düşüncesi vesairesiyle bir istikamet üzere yorumlayan bir tek tasavvuf kaldı.” Elde kalan bir tek o olunca, tasavvufu, bir tekke probleminin çok daha dışında ele almak gerekliliğini de vurguladı hoca. “İslam nazarî mirasının en önemli kurucu unsuru” şeklinde düşünmek gerektiğini söyledi tasavvufu.

Bu itibarla üstadın tasavvufî görüşlerini olumlayan bir bakış açısı var Ekrem hocanın; buna ek olarak onun, çilesini ifade ettiği yerde sanatsal derinliğinin de buna muvazi olarak arttığını söyledi Demirli: “Ancak çözüme geldikçe sanki şiir ve merakımız bitiyor.” Bir şiirin tasavvufî boyut kazanmasının en mühim etkeninin, şiirin Allah’a doğru olması ve buna bağlı olarak ölüm korkusunun yenilmesi, dünyanın geçici bir alan olarak görülmesi gibi sebepler olduğunu ifadeyle Necip Fazıl’da da çilenin inşa edildiği yerlerde şairle yürümemize imkân veren bir dilin olduğunu ancak sonuca yaklaşınca sanki şiirin tükendiğini söyledi hoca. Bu niye önemli peki?

Ekrem hocaya göre yolda olmak süreci, bizi Descartes sonrası öğretiler bütününe yaklaştırabilir ancak İslam mirasına yaklaştırmaz. Çünkü İslam mirasında yaratıcı ürünler Allah’ı bulduktan sonra ortaya çıkıyor (yoldayken değil). Hoca bunu örneklerken “Mesnevî”de bize anlatılanın bir ney’in öyküsü olduğunu söylüyor, “sazlıktan koparılmış bir kamışın öyküsü değil.” Burada bir kemale ermişlik söz konusu. Feridüddin-i Attar’ın “Mantıku’t-Tayr”ında da okuyucunun dikkatinin toplanmasının ardından girilen vadilerde dikkatin çok daha yoğunlaştığını ve yazarın da sanatsal olarak nesrinin zirvesine çıktığını söyledi hoca.

Bu minvalden bakılınca Ekrem hoca için “üzücü” olan şu olmuş: Necip Fazıl bize arayan bir adamı anlatıyor, bulmuş bir adamın çilesinin ne olabileceğini değil. Bizde düşüncenin, Mevla'yı bulmakla meselenin çözüleceği noktasında kilitlendiğini ancak esasında Mevla'yı bulmuş olmanın yeni bir kapının açılması anlamına geleceğini söyledi. Çünkü Mevla'yı bulmuş olmakla açılan kapı, ilk kapıyı ve o ilk devrede üretilen her şeyi anlamsız hâle getirmekte. Yunus Emre’nin “Arar idik Mevla'yı, buldu isek ne oldu?” demesi de bundan.

 

Sadullah Yıldız şevkle dinledi

Güncelleme Tarihi: 04 Haziran 2014, 10:22
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdurrahman
Abdurrahman - 5 yıl Önce

"Ben mücerretler adamıyım, benim kumaşım mücerret... Benim hayatımı yazarken en dikkat edeceğin husus da bu; ben hep yedirdim, indim, hatta fazlaca indim. Bu millet saf fikirden anlamaz!.Ama fikre de kıymamak lazım. Benim yazılarımı anlamadıklarını söylüyorlar; dönüp tekrar okuyorlar.Ben böyle anlaşılmaktansa, böyle anlaşılmamayı tercih ederim!" diyor Üstad.Bunları nazara almadan söylenenler göğe sıkılan olar.E.Demirliye TanrıKulundanDinlediklerim, ReisBey, AynadakiYalan... hediye etmek gerek!

banner19

banner13