Necip Fazıl'da şiir bir anne teklifi olarak başlar

Zeytinburnu Belediyesi’nin düzenlediği Necip Fazıl Sempozyumu, ufuk açan ve yer yer ezber bozan konuşmacılarının da renklendirdiği iyi bir organizasyondu. Sadullah Yıldız ilk iki oturumdan notlarını aktarıyor.

Necip Fazıl'da şiir bir anne teklifi olarak başlar

Zeytinburnu Belediyesi’nin Cumartesi günü düzenlediği Necip Fazıl Sempozyumu, ufuk açan ve yer yer ezber bozan konuşmacılarının da renklendirdiği iyi bir belediye organizasyonuydu. Aslına bakarsanız, geçen seneki İslamcılık Sempozyumu’nda da bu tip işleri küçük birtakım teferruatlarına da vukufla hâkim olarak başarabildiğini göstermişti bu belediye. Cumartesi günü sabahtan akşamın ilk saatlerine kadar süren etkinlikte bu başarıyı tekrarlayarak, iki taşı yan yana koymaktan âciz belediyelere bir kere daha örnek oldular. Haklarını teslim etmeden yazıya başlamak ayıp olacaktı.

Bir insanı anlamaya çalışmanın, onu hudutsuzca sevmekten daha işe yarar olduğunu düşünüyorum. Birincisi biraz da netameli bir sevgi törpülenmesine yol açacak sürecin ihtimalini barındırıyorsa da ikincinin yarattığı körlüğün vereceği sarhoşluk hâlinden daha iyidir. Sempozyum, tam da bu minval üzere seyretti genel itibarla ve harikulade tebliğcilerin sunumlarından aktarılacak çok nefis teferruatlar çıktı ortaya; nefis teferruatlar, leziz hatıralar ve müthiş tespitler. İlk iki oturumdan notlarımı aktarıyorum.

Nesli tükenmiş bir orangutan gibi yalnız adam: Necip Fazıl

Sempozyumun açılış konuşmasını, şahsî birtakım hatıralarının tezyinini de kullanarak Rasim Özdenören yaptı. Rasim hocanın yaptığı ilk iş, bir Necip Fazıl Kısakürek portresini sabırla çizmek. Önce onun yüzünden bahsetmem lazım, dedi hoca ve başladı: “Muhteşem bir alnı vardı; geniş, büyük bir alın. Dalgalı saçları vardı ve yüzü; çizgiler, tepeler, vadiler ve inişli yokuşlu hâliyle alabora olmuş vaziyetteydi. Cevval, enerjik, mustarip bir ifadesi vardı. Konuşması yüksek tonluydu.”

Bu yüksek tonluluğu anlatırken, arkasına yaslanarak konuşmasına rağmen onun eski Grek tragedya kahramanları gibi sanki ayaktaymışçasına buyruk içeren ifadeler ve emir kipiyle konuştuğunu söyledi Rasim Özdenören. Teşbih ederken de “sanki bir Shakespeare kahramanı tirat söylüyor” dedi. Bir su bile rica edecek olsa üstad, çok ciddi ve âmirane bir edayla yaparmış bunu: “Ama bu emir kipi kendine mahsus bir nezaketi de içinde barındırırdı.”

Bir meselede komiği yakalamayı bilir ve daha önce kimsenin aklına gelmemiş bir tarafı çekip nüktedan tarzda vurgulayarak insanda tebessüm uyandırırmış üstad. Rasim hoca, başka kimsenin aklına gelmemiş bir şekilde herhangi bir konuya yaklaşmamış olduğunu hatırlamıyor Necip Fazıl’ın. Ona ne sorarsanız sorun, kendi nükte ve hikmetini mündemiç şekilde cevap verirmiş. “Hitabet üslubuyla konuşurdu” diyor hoca onun için. Yüceltmelerinde de, horlamalarında da mübalağaya kaçarmış. Çevresi daima insanlarla dolu olmasına rağmen üstad, kendini yalnız hissettiğini sık sık söylermiş. Bu vurgular, hocanın demesine göre, ömrünün son yıllarında daha bariz bir söyleme bırakmış yerini; “kendimi nesli tükenmiş bir orangutan maymunu gibi hissediyorum” dermiş üstad.

Stefan Zweig, “Sınırları aşmak, ölçüyü kaçırmak sıradan insan için bir tehlikedir; sanatkârın büyüklüğü ise buradan gelir.” dermiş. Necip Fazıl ise sürekli sınırları aşmak cehdinde olmuştur, dedi Rasim hoca. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren kendine en çok yaptığı telkin “kendini aş!” olagelmiş Kısakürek’in ve yine gençlik yıllarında arkadaşlarını da bu zaviyeden eleştirirmiş; kendilerini aşacak kapasiteleri olmadığı zaviyesinden. Özdenören’e göre bu “kendini aşmak” telkini üstad için aynı zamanda nefis muhasebesinin yolunu açan bir etken hâline de geliyormuş. Bir hapishane hatırasında da bu yollu düşüncelerini “Cinnet Mustatili”nde yazmış üstad; orada “artık kimseye kırılmak hakkına malik değilim” demesini Rasim hoca, tasavvuf terbiyesini hissedebilmiş olmasına bağladı üstadın. Ancak “burası önemli” dediği bir başka hususu daha yazmış o: “Ferhad’ın, sevgilisine kavuşmak için deldiği dağ, benim devirmek borcunda bulunduğum nefse göre bir kum tanesidir.”

İlk defa İslam’ı haykıran adam: Necip Fazıl

Necip Fazıl Kısakürek’i kendi benliğinden hoşnut ve kibirli diye tavsif etmenin, hatta “kibirli olmanın yakıştığı tek adam” diye anagelmenin yaygın bir söylem olduğu malum. Rasim Özdenören’e göre bu algı yanlış ve Kısakürek, onun da yakından müşahede ettiği üzere, söylendiği gibi tevazu tanımaz bir kendini beğenmişlik abidesi değil.

Onu hor görüp küçümsemek için takılan “süper mürşit” lakabından dolayı düşüncelerini yine “Cinnet Mustatili”nde yazmış üstad; bu ifadeler bir insanın yürek sadeliği ve alçak gönüllülüğünü yansıtması bakımından da mühim elbette: “Ya Rabbi, nezdinde kendimi en aşağı mücrimlik mertebesinin ancak ayak tozlarını silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek, böyle bir iddiadan bile kemiklerim ürpererek kaybediyorum. Sadece senin dininden, hak olan yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için nefret edilmek bana ne muazzam bir payedir. Bu payeyi sen bana hayatım ve bütün insanların hayatı gibi meccanen, yoktan, tek liyakat ve istihkakım olmadan verdin ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisanıyla izhar ettin. Artık ben nasıl susabilirim?”

Sanki sürekli bir kefareti ödemek borcuyla dünyaya geldiğini ifade etti üstadın, Rasim hoca. Onun hayat hikâyesi, çağımız Müslümanlar’ının nefisleri ve bedenleri yüzünden katlanmak zorunda kaldıkları sıkıntıların ve bu sıkıntılardan kurtulmak için çektikleri ezaların tümünü kendi bünyesinde toplamış gibi. Üstadın, mezkûr kefareti her an ödemeye hazır bir vicdan yapısının olduğunu söylüyor hoca ve hayatında bir ikilik ya da parçalanmışlığın görülmeyeceğini ekliyor: “Bu heyecanlı ve duyarlı mizacın gerçi en muhtaç olduğu şey huzurlu ve sakin bir hayatken o, ömrünün sonuna kadar böyle bir hayata hiçbir zaman talip görünmemiştir.”

Cumhuriyet döneminde ilk defa birey olarak İslam fikrini terennüm eden kişi Necip Fazıl olmuş. Öncesinde İslam fikriyatının bir altyapısı elbette var ancak bu, cumhuriyetin ilanıyla altüst ediliyor, “hatta bir buldozerle üzerinden geçiliyor.” Erken dönemde tek başına ilan-ı İslam eden Necip Fazıl’ın öncüllerinin Said Halim Paşa, Bediüzzaman, Eşref Edip, Mehmet Akif gibi isimler olmasında bir dramatik fark var. Rasim Özdenören’e göre bu fark, cumhuriyet öncesinde her ne kadar eleştirilebilecek eksiklik/fazlalıkları varsa da bir İslam devletinin yürürlükte oluşuyla sonraki dönemde ses yükseltilecek muhatap kitlenin böyle olmayışı. Aslında bu durum, “Necip Fazıl’ın nasıl mangal gibi yürek taşıdığının da bir işareti.”

Necip Fazıl’ın şiirden hikâyeye, biyografiden tiyatroya kadar çeşitli türlerde ve muhteva olarak da geniş bir yelpazede eser verdiğini görünce insanın aklına geliyor: Niye bu kadar farklı alanlarda ürün verdi? Rasim Özdenören, bu durumun o dönemdeki İslam yönünde gelişmeler ve vaziyete bakmakla anlaşılabileceğini söylüyor. Hocanın demesine göre üstadın her alanda eser verme davranışının altında yatan sebep, kendisinin söylememesi durumunda söylenmesi gerekenlerin ihmal edileceği endişesi ve bilinci: “O yazmasaydı gerçekten de başka kim yazabilirdi?”

Şairler ve yazarlar hakkında ne düşünürdü üstad?

İlk oturumda evvela Prof. Fazıl Gökçek’ten “Bab-ı Âli’den Büyük Doğu’ya Yansıyanlar” başlığı altındaki tebliğini dinledik. Üstadın neşrettiği iki dergi, Ağaç ve Büyük Doğu ekseninde şair ve yazarlara dair değerlendirmelerini, matbuat hayatına dair düşünceler ve kesitler aktardığı “Bab-ı Âli” kitabından hayatının bu yönüne dair izlenimlerini dinledik Fazıl hocadan.

Ağaç 1936’da yayınlanıyor ilk olarak ama yalnızca on yedi sayı çıkabiliyor. Aslında bizzat üstadın aktarmasıyla öğreniyoruz ki, pek talihli bir doğuş yaşıyor bu dergi; zira “bir mebusun ayda 200 lira aldığı devirde iktisat vekili Celal Bayar aracılığıyla İş Bankası ve Sümerbank’tan peşin ilam geliri olarak 1600 lira” alıyor. Derginin kadrosu da kısa ömrüne rağmen oldukça şöhretlidir: Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Sait Faik Abasıyanık, Samet Ağaoğlu, Mustafa Şekip Tunç, Suut Kemal Yetkin gibi isimler. Bunların bazıları Büyük Doğu macerasında da Necip Fazıl’ın yanında olacak isimlerdir.

Ağaç’tan yedi yıl sonra Büyük Doğu’yu çıkarıyor üstad. Tanpınar bir çevirisi, Tarancı bir şiiri, Ziya Osman üç şiiri, Ağaoğlu, Yetkin ve Tunç da çeşitli yazılarıyla Büyük Doğu’da yer alıyorlar. Peki Necip Fazıl Kısakürek, hepsi de edebiyat ve fikriyat sahalarının belli kulvarlarında ispat-ı rüşt etmiş bu isimler hakkında ne düşünürdü? Fazıl Gökçek hocanın, bize şairin eserlerinden sunduğu kesitlerle bu isimlerden bazıları hakkında ne düşündüğünü öğrenmemiz mümkün.

Sözgelimi, Ahmet Kutsi Tecer onun çok yakın olduğu bir arkadaşı. “Bab-ı Âli”de ondan ‘aziz dost’ diye bahsediyor üstad: “Bu, Necip Fazıl’ın kolay kolay kimse için kullanmadığı sıfatlardan biridir.” Necip Fazıl’la meşhur kavgası sırasında Peyami Safa; üstadı, Tecer’in bir şiirini çalmakla suçlayınca üstad belki de Tecer için kırıcı olabilecek cümleler yazmış kitabında: “İşte Kutsi, işte ben; kumaşları karşılaştırır ve hükmedebilirsiniz. Bakınız, Kutsi’de bir metafizik atılım, beyin kanaması, ruh yırtılması gösterebilir misiniz? O yalnız plastik bir zevk ve ince bir şekillendirme ustasıdır ve büyük muhtevadan yoksundur…”

Kitabın Tecer’den bahsedilen bölümünde Tanpınar için de kayıt düşülmüş: “Şekillendirme ve billurlandırma ustalığında Kutsi’den geri olmadığı, muhtevadan yana da ileri olduğu hâlde hiç kimse beni, muhtevayı başa alan ve şekil sanatkârlığını ona tâbi kılan şiir kumaşı bakımından Ahmet Hamdi’yle kıyaslamaya ve kim kimin ustası diye hüküm çıkarmaya sebep ve lüzum görmemiştir.” Bu eleştiriye bakıldığında Necip Fazıl’ın, muhtevayı önceleyen bir şiir anlayışı olduğu sonucunu çıkarıyoruz. “Ama aslında tam da böyle değil.” diyor Fazıl hoca.

Ahmet Muhip Dıranas için “deseni kendisine mahsus bir dil ve duygu kumaşı örebilen” şair diye nitelemesini yaparken, Cahit Sıtkı için “hiçbir zaman hususî tahassüs ve büyük ürpertiye ulaşamadı” hükmünü vermiş Kısakürek. Hikâyecilerden Sait Faik ise dikkati çeken bir isim; zira hem Ağaç’ta hem Büyük Doğu’da yazmış, diğer birçok isimden farklı olarak. Necip Fazıl’ın ifadesiyle başkaları “Büyük Doğu’nun İslamî rengi belirginlik kazandıktan sonra” orayı terk ederken Abasıyanık, hikâyelerine devam etmiş. Üstad, Sait Faik’in hikâyelerini -beğenmek şöyle dursun- yerden yere vurmamış bir tek: “Sait Faik, fevkaladeyi bir kenara bırakalım, alelade olsun bir hikâyeci midir? Hayır. O, klasik manada bir hikâyeci değildir. Sadece tek tonlu bir dünyadan hususî renkler, çizgiler ve sesler devşiren bir şiir meraklısı.”

Büyük Doğu’da yazmış başka isimler de var: İlhan Berk, Özdemir Asaf, Sabahattin Kudret Aksal, Faik Baysal, Mahmut Yesari ilk zamanlarda; 1950 sonrasında ise Cemil Meriç, Sedat Umran, Ayhan Songar, Sezai Karakoç, Akif İnan, Rasim Özdenören… Bunlar hakkında da üstadın birtakım hükümleri ve yer yer övgüleri var “ancak” diyor Fazıl Gökçek, “herhâlde üstadın herhangi bir kimseyi tam olarak ve her bakımdan beğenmesi pek de söz konusu değil.”

Sezai Karakoç’a göre Necip Fazıl’ın iki dönemi yok

İlk oturumun ikinci konuşmacısı, “Necip Fazıl Şiiri ve Poetikası: Benlikte Israr” başlığıyla Ali Ayçil’di. Ayçil, Necip Fazıl’ın çok önemli ve çok özelliği olan biri olduğunu söyledi ama “her şeyden önce bir şairden bahsediyoruz” dedi; “kudretini şiirinden alan bir adamdan.”

Necip Fazıl’da şiir bir anne teklifi olarak başlar.” cümlesini, şairin bir hatırasıyla açtı Ali bey: Annesini hastanede ziyarete giden küçük Necip, beyaz yatak örtüsünde siyah kaplı, küçük ve eski bir defter görür; bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri vardır defterde. Şairin annesi bu haberi verdikten sonra bir an gözlerinin içini tarar oğlunun ve “senin” der, “şair olmanı ne çok isterdim.” Necip Fazıl, bu sözün onun içinde on iki yaşına kadar besleyip de o ana dek belirmemiş bir şey gibi gözüktüğünü söylüyor. Gözlerini hastane odasının penceresine dikiyor; savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı bakarken içinden kararını veriyor: “Şair olacağım.”

Ali Ayçil, şairliği küçük ve adi hasisliklerin üstünde gören, onu idrakin en ileri merhalesi sayan Necip Fazıl’ın poetikası hakkında konuşmanın zor bir iş olduğunu söylüyor; ama bu tebliğde hedefini tam on ikiden vuran ve dinleyicinin zihninde kabataslak çizilmiş bir resimden ziyade her ayrıntısında durup biraz daha düşündüren şeyler söylemeyi de ihmal etmedi Ayçil. Ayçil’e göre onun poetikası hakkında konuşmak, kendi evini ayrıntısıyla tarif eden bir mimara evini yeniden tarif etmeye benziyor: “Çünkü modern Türk şiirinde, şiirinin poetikasını ayrıntılı olarak kaleme alan ve bunu şiirlerinin sonuna ekleyen ilk şair, Necip Fazıl Kısakürek’tir.”

Necip Fazıl’a göre şiir, mutlak hakikati arama işidir ve poetikası da merkezinde bu görüşün bulunduğu bir açıklamalar toplamından ibarettir. Onun şiir kuramı, modern şiirin İslamî kavramlarla yorumlanması açısından da ilk poetik metin olma özellikleri taşıyor: “Şair, kendi şiiri bağlamında İslamî şiirin tarifini, amacını, şeklini, içeriğini ve hatta devletle ilişkisinin nasıl olması gerektiğini bile kayda geçmiştir.” Gerçekten de Necip Fazıl’ın şiiri, ilk dizeden sonuncuya kadar mutlak hakikatin arandığı bir şiir midir? Bu soruyu bir başka şekilde soruyor Ali bey: “Necip Fazıl’ın poetikası, şiirinin bütün aşamalarını ve her bir aşamasındaki özü içine alabilecek bir kabuk mudur yoksa bir şuurlanma devresinden sonra kendi edebî metinlerinin en azından ilk dönemine karşı giriştiği aşırı bir yorum mu?” Ali Ayçil, şairin yaptığı İslamî poetik tariflerin, onun ilk dönem şiirine uyarlanabilmesinin imkânını sorguluyor.

Ayçil’e göre, üstadın iki farklı dönemi üzerinde yapılan yorumlar da söz birliğinden uzak: “Türk edebiyatına sirayet etmiş siyasî bakışlar, 'Çile' şairini kendi pencerelerinden okuma eğilimindedir.” 1980’de Cemal Süreya, Kısakürek’in Türk ve dünya şiirinin akışından kopup her iki şiirin ortak mirasından da yararlanamaz bir hâle geldiğini iddia etmiş. Devamla Süreya, “bu da yapıtında bir düzey yitimiyle sonuçlanmıştır. Sadece dil değerlerinden değil, hayat değerlerinden de kopmuştur Necip Fazıl.” demiş. Ali Ayçil, Cemal Süreya’ya göre üstadın hayat değerlerinden koptuğu noktanın Sezai Karakoç’un penceresinden varlığımızı yeniden değerli kılan hayatî bir haykırış olduğunu söyleyip Karakoç’tan iktibasla devam etti: “Her şeyin bittiği, kendi dünyamızın kapandığı, yaşamaya ve var olmaya yeniden başlanıp başlanamayacağının sorulduğu anda doğmuş, insanın toprağa ilk ayak bastığı andan bir haber olmuştur toplumumuz için. Ölmüşüz; ama işte, dirilmekteyiz.”

Necip Fazıl’daki değişim, etiğin estetiğe müdahalesidir

Cemal Süreya’nın belki de aslında söylemek istediği şey, yavan bir irticacı söyleminden başka bir şey değil. Üstadın tasavvuf kapısından girdiği yeni dünyayı şiire aksettirişi onda bir gerileme, eriyip tükenme emaresi olarak görülmüş. İslamcılık açısındansa bu bir yükseliş, şüphesiz. Ayçil’in aktardığına göre Sezai Karakoç, üstadın şiirini iki farklı döneme ayırmak fikrinden de uzak. Çünkü “bu şiirler bir hakikat yolcusunun arayışına ve buluşuna tekabül etmektedir.”

Bu ‘iki dönem’ meselesi Necip Fazıl’ın hayatı ve antolojisinde belki başka hiçbir şairde olmadığı kadar ehemmiyet arz ediyor. Bunun sebebine dair küçük bir örnek veren Ali bey, Turgut Uyar’ın “çocukluktan aklında kalan tek şiirin Necip Fazıl’ın ‘Heykel’i olduğunu” söylemesinin ardından Uyar’ın o şiiri ezberinden aktarışını da hatırlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Uyar’ın ortaokul yıllarında aklında kalan bu şiiri Çile’de aramak beyhudedir. Çünkü şair diğer bazı metinlerde olduğu gibi hem şiirin başlığını hem de bazı dizelerini değiştirmiştir. ‘Heykel’, ‘bahçedeki ihtiyar’a dönüşmüş, bir gözyaşı olan yıllar ise bu sefer bahçedeki nurlu ihtiyarın yanaklarından akmaya başlamıştır.” Ayçil, ister şerh ister poetik çıkarımlar için Necip Fazıl’ın şiirine odaklanan her yorumcunun, onun şiirinin ilk dönemi üzerindeki bu tasarrufu karşısında ikircikli bir duruma düşeceğini söylüyor. Çünkü ilk dönemde kaleme alınan saf şiir, bazen bir kelimenin yer değiştirmesiyle anlam kaymasına uğramakta ve yorumcunun giriş kapısı değişmektedir: “Bir heykelden bahsetmekle bahçedeki ihtiyardan bahsetmek tarihsel, kültürel, toplumsal ve dinî gönderimleri birbirinden farklı iki alan üzerinde konuşmak anlamına gelir.”

Elbette kendisine ait bu şiirler üzerinde tasarruf hakkı var müellifinin ve o, istediğinde bunları değiştirme veya yok sayma hakkına sahip: “Ancak metinlerin ilk hâlleri de hem yorumcu hem okur karşısına çıkmıştır bir kere.” Bu minvalde Ali Ayçil’in vurguladığı bir tespit de epey dikkat çekici: Necip Fazıl’ın, şiirine yaptığı müdahale aynı zamanda olgunluğun gençliğe, dinî olanın dünyevî olana ve etiğin estetiğe bir müdahalesi anlamına geliyor. Böyle bir müdahalenin ortaya çıkardığı tek yumurta ikizi metinler, bir eserdeki edebîliğin “transkript edilebilme imkânını ve sözcüklerin ana dişlerinden kalan yerleri gösteren ilginç bir tecrübedir. Şairin tasarrufunu, ana dişi yerinden çıkarıp yerine protez diş takılması olarak değerlendirecek olanları da haksızlıkla suçlayamayız.”

Necip Fazıl’ın ilk döneminde hakikat, şiir olarak zuhur etmiş; ikinci dönemindeyse şiir, hakikate vasıta yapılmış. Bu ve yukarıdaki diğer değerlendirmeler haksız görülmese de hakkı verilecek bir başka değerlendirmenin anahtar sorusu şu: “Biz elbette kader falcısı değiliz. Ama yine de ‘Necip Fazıl, 1934 yılında büyük bir veliden ilham almasaydı sonu ne olurdu?’ sorusunu sormadan edemeyiz. Bu soru, içinde Türkiye’nin de can alıp verdiği önemli bir sorudur.”

 

Sadullah Yıldız, iştiyakla dinledi

Yayın Tarihi: 02 Haziran 2014 Pazartesi 14:18 Güncelleme Tarihi: 02 Haziran 2014, 14:36
banner25
YORUM EKLE

banner26