banner17

Müslümanın zaman ve mekân algısı farklıdır

Önemli bir insan, değerli bir hoca olan Nabi Avcı, Birlik Vakfı’nda Kültür ve siyaset ilişkisinden bahsetti.

Müslümanın zaman ve mekân algısı farklıdır

 

Birlik Vakfı Eskişehir Şubesi, 6 Şubat Pazartesi günü kıymetli bir insanı ağırladı. Aynı zamanda Eskişehir milletvekili de olan Nabi Avcı, “Kültür ve Siyaset” konusunda bir konuşma yaptı. Biz de bu konuşmada tuttuğumuz notları derleyip sizinle paylaşıyoruz.

Seyislik ve rodeo!

Siyaset bildiğiniz gibi seyislikle aynı kökenden gelir. Yani at terbiyeciliği demektir bir nevi. Somut olarak anlamı böyledir ama soyut halini ele alacak olursak, iradenizi, niyetlerinizi, temennilerinizi ve düşüncelerinizi karşınızdakilere kabul ettirme sanatıdır siyaset. Onlarla irade birliği, eylem birliği, düşünce birliği sağlama sanatıdır.

Ama Ortadoğu’da siyasetin bu tanımından, seyislikle aynı kökten geliyor olmasından dolayı pek çok siyasi yönetici bu işi rodeo ile karıştırıyor. Rodeoda bildiğimiz gibi en önemli şey, atın üzerinde en fazla süre kalabilmektir. Buradan hareketle Ortadoğu’daki liderler de kendilerine amaç olarak koltukta en uzun süre oturmayı belirliyorlar.

Zaman ve mekân neyi ifade eder?

Kültür ise daha farklı bir kavram. Belki de sosyal bilimler literatüründe en fazla tanımı yapılan kavramlardan birisi. Biz ise burada şu tanımı kabul edeceğiz: tabii olan her şeyin karşıtı kültürdür. Yani insan yapımı olan her şeydir. Kültür, bütün insan başarılarının bir toplamı olarak tanımlanabilir.

Kültürün oluşumunda iki temel kavramı ele almamız gerekiyor; zaman ve mekân. Zira tüm insan başarıları bir zamanda ve bir mekânda meydana gelmiştir.

Türklerin zaman algısının nasıl dramatik bir şekilde değiştiğini Ahmet Haşim, Müslüman Saati adlı kitabında anlatır. Ama bu denemede her şeye rağmen insanların o dönemde bir zaman dikkati, bir zaman hassasiyeti olduğunu görürsünüz. Oysa günümüzde biz Haşim’in “alafranga saat”ini dahi aratacak bir zaman erimesi ile karşı karşıyayız. İslam kültürünü farklı kültürlerden ayırmak için antropologların bir tespiti var: Müslüman, ister tek başına, ister topluluk halinde olsun, günde beş kere nerede bulunduğunu, kuzeyin, güneyin, doğunun, batının nerede olduğunu, hangi vakitte olduğunu sürekli teyit etmek zorunda olan bir kişidir. Yani hiçbir ümmette olmayan bir zaman ve mekân bilincine sahip olmak zorunda olan bir medeniyettir İslam Medeniyeti. Yönünü belirlemek için sağını solunu, nerede durduğunu bilmesi gerekiyor ve vaktin hangi vakit olduğunu bilmesi gerekiyor. O vakitler de başka hiçbir medeniyette karşılığı olmayan incelikte vakitlerdir. Saatlerle ölçülemez bu vakitler, mevsimlerle birlikte çok değişir. Esnek ve akışkan bir vakit anlayışıdır. Dolayısıyla Müslümanların yaşadığı beldelerde gelişen kültür, başka kültürlerle karşılaştırılamayacak bir zaman ve mekân bilincini ortaya çıkarıyor. Ne zamana kadar? Sanayi Devrimi’ne kadar…

Sanayi Devrimi ile birlikte bütün dünya gibi İslam dünyası da daha tekdüze bir zaman ve daha niteliksiz bir mekân anlayışının baskısı altında kaldı. Bu değişimler, bizim zaman ve mekân anlayışımızı değiştireceğini söyleyerek gelmiyor fakat yavaş yavaş bu anlayışların yeryüzünden süpürülmesine sebep oluyor. Bunda çok büyük ölçüde başarılı da oluyor.

Toplumsal bir şizofreni…Nabi Avcı

Bizim özellikle Çanakkale ve Sakarya savaşlarında en uç ifadesini bulan bir kavramımız var, bütün bu incelikleri yeniden üreten en seçkin sınıflarımızı, gençlerimizi, en yetişmiş insanlarımızı buralarda kaybetmiş olmamız. Yani bu coğrafyanın kanaat öndersiz kalması. Çanakkale ve Sakarya’da bu değerleri yeniden üretmesini ümit edebileceğimiz nesilleri kaybettiğimiz için Türkiye kendini toparlamakta bugün hâlâ zorlanıyor. Ama her şeye rağmen paçayı bütünüyle kaptırmadığımız için şimdi bu politik şemsiyenin altında yeniden kendi derin zaman ve mekân telakkilerimize uygun arayışlara fırsat bulabilecek bir döneme girebileceğimiz ümidinin peşindeyiz.

Birkaç kavram altında Türkiye’deki halimizi daha iyi açıklayabileceğimi düşünüyorum. Bunlardan birisi şizofreni kavramı. Bu kelime kökeni itibariyle yarılma, ikiye ayrılma anlamına geliyor. Biz de uzunca bir süredir toplumsal bir şizofreni yaşıyoruz. Bunu, bundan on beş sene kadar önce İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde rahmetli Özal’ı anmak için yapılan bir toplantıda tartışırken ortaya çıkan bir kavram üzerinden daha rahat konuşabiliriz, o da resmî Türkiye ve öteki Türkiye ayrımı. Yani bu toplumsal şizofreninin iki tarafı. Resmî Türkiye, sözünü ettiğimiz Sanayi Devrimi’nde başlayan ve Tanzimat’la devam eden süreçte bazılarımızın “belki böyle yaparsak paçayı kurtarırız” diye düşündükleri çarelerin tamamından oluşan bir yapıdır.

Ama ben, bugünden geriye bakarak bu tercihleri yaptıkları için bu insanları hemen suçlamamak gerektiğini düşünüyorum. Bunu fazla hoşgörülü bulabilirsiniz ama Ankara’daki Tunalı Hilmi Caddesi’ne adını veren Bolu mebusu Hilmi Bey’in bir sözü var; İstiklal Harbi’nin en zor zamanlarında “acaba Bolşevik mi olsak? O zaman bu hâlden paçayı kurtarabilir miyiz?” diyen bir paşaya “Gerekirse Bolşevik olacağız” demiştir bu Hilmi Bey. Hatta bazı paşalar Hıristiyan olup olmamayı bile düşünmüştür. Biz buradan bakarak o halet-i ruhiye’yi anlayamayız. Bize düşen bu hali sorgulamayı sonraki kuşaklara bırakarak, teknolojide ve gelişmelerde Batılılarla mücadele edebilmek. Zira teknoloji çok hızlı bir biçimde gelişiyor ve ona ayak uydurmamız gerekiyor.

Serbest şiirin sebebi daktilodur!

Bu teknolojik gelişmelerin nereye varabileceğini kestirmek çok güç oluyor. Örnek verecek olursak, daktiloyu düşünelim. Daktilo sadece hızlı ve kolay şekilde yazı yazabilmemizi sağlamadı, daktilo bizim şiir anlayışımızı da değiştirdi. Önceleri şiir yazılan değil, söylenen bir sanattı ve bu yüzden ezberlenmesi kolay olsun diye vezin şartına bağlıydı. Şimdi şiir yazılan bir şey haline gelince önce ezberlenme zorunluluğu ortadan kalktı, sonra daktilo ile yazılmaya başlanınca, daktilonun sağ marjı boştur, sol marjı sabittir, bu vesileyle serbest şiir ortaya çıktı. Yani bazı mısralar uzun, bazıları da kısa. Bunun yanında daktilonun ofislere girmesi ile birlikte genç kızlar istihdama katıldı ve parfüm sanayisinde patlama oldu. Erkekler tütün çiğnemeyi bıraktılar. Vesaire.

Şimdi bilgisayarın ne yapmakta olduğunu ve ne yapacağını henüz bilmiyoruz. Çünkü olay henüz çok yeni. Ama belli ki eski yapıların hiç biri yerinde kalmayacak bilgisayarın yardımıyla.

Bazı kurumlar artık çağ dışı

Konstellasyon diye bir kavram var. Bu kavram, gökyüzüne baktığınızda gördüğünüz tüm yıldızları tanımlar. Biz gökyüzüne bakınca birçok yıldız görürüz. Fakat gökbilimciler der ki; sizin o gördüğünüz yıldızların birçoğu size o kadar uzakta ki, siz onun üç bin ışık yılı önceki halini görüyorsunuz. O yıldızların birçoğu belki de yok oldu bugün. Çünkü ışık anca o sürede geliyor. Nasıl ki güneşin ışıklarının sekiz dakikada geldiği gibi. Yani güneşi de hep sekiz dakika önceki hali ile görüyoruz.

Nabi AvcıBu kavram sosyal bilimlerde toplumsal değişmenin çok hızlı şekilde geliştiği dönemlerde işimize yarayacak bir kavramdır. Bugün toplumsal hayatı tanzim eden müesseselerin büyük bir kısmı aslında gerçek varlıklarını tüketmiş, ama hâlâ yerine başka bir şey konulmadığı için orada muhafaza edilen kurumlardır. Bunlardan bir tanesi bana göre elçilikler. Eskiden bir ülkede neler olduğunu birinci elden öğrenmenin en doğru yolu, o ülkede bir görevli bulundurmaktı. Ondan alacağınız bilgilere göre bir siyaset belirlemeniz makuldü. Oysa artık böyle bir şey yok. Bugün hiçbir elçi, o ülkedeki sıradan bir gazete muhabiri kadar bilgi sahibi olamıyor. Ama bu kurum öyle derin bağlantılı bir kurum ki, muhafazasında çok fazla insanın menfaati olduğu için, kaldıramıyorsunuz.

 

Nasıl bu kadar çok üniversite açılıyor?

Dolayısıyla siyaset ve kültür ilişkisi önümüzdeki zamanlarda kurum ve kavramların değişmesi ile çok farklı bir biçim alacaktır. Bunda da mesela Türkiye’nin öncü bir rol oynayacağını düşünüyorum. Şundan dolayı; hatırlarsınız rahmetli Özal, Türkiye’de telekomünikasyon altyapısını düzenlemeden önce telefon için sıraya giriyorduk PTT’lerde. Evinde telefonu olmak bir sosyal statü göstergesiydi. Sonra Özal yeni telekomünikasyon teknolojilerini kullanarak bu iletişim altyapısını yeniledi. Ve bir anda Türkiye, İngiltere, Almanya ve hatta Amerika’dan daha gelişmiş bir telekomünikasyon altyapısına sahip oldu. Peki neden diğerleri bunu yapamadılar? Çünkü onların zaten güçlü bir sistemi vardı ve bu sistemi değiştirmek maliyetliydi. Bizim hiçbir şeyimiz yoktu, sıfırdan başladık ve daha az maliyetli şekilde bu işi hallettik. Bu noktada Lenin de Özal’a benzer şeyler söyler bir kitabında. Rusya’ya traktörün girişine hiç karşı koymayan kesimin, hiçbir şeyi olmayan köylüler olduğunu söyler. Elinde sabanı olan traktöre karşı çıkar, çünkü onu değiştirme maliyeti yüksek olacaktır.

Buna benzer şekilde bugün kendisinden vazgeçince bir şey kaybedeceğimiz kurum sayısı çok az. Mesela ülkemizde çok fazla sayıda üniversite kuruluyor. Aklı başında bir ülkede bu kadar kısa sürece bu kadar fazla üniversite kurmaya kalksanız, diğer üniversitelerden bir dirençle karşılaşırsınız. Ama bizde bu direnci gösterebilecek üniversite yok. Hiç biri “bizim alanımıza nasıl böyle destursuz girersiniz?” diyemiyor çünkü hepsi aynı seviyede. Ama inşallah önümüzdeki yıllarda bu gücü kendinde bulabilecek üniversitelerimizin de olacağını ümit ediyoruz.

Üniversite ne işe yarar?

Bugün devletlerin halkına karşı uyguladığı ideolojik aygıtlar var. Bunları iki başlık altında toplayabiliriz. Sert aygıtlar, ki bunlar polis, jandarma vs. olarak tanımlanır; yumuşak aygıtlar da aile, medya gibi başlıklar altında toplanır. Bunları kullanarak devlet buyruklarını vatandaşa kabul ettirir.

Eğitim de bu ideolojik aygıtlardan birisidir, özellikle üniversite eğitimi. En fazla sorun çıkarabilecek yaştaki insanları dört yıl boyunca zabtı rabt altında tutmanın bir yoludur aynı zamanda. Ben artık bu sürelerin tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Mesela bugün bir takım sertifikalar veren kuruluşlar var. Özellikle bilişim alanında bu kurumlar çok iyi çalışıyor. Çünkü bu alandaki gelişmeler o kadar hızlı ki, üniversitede birinci sınıfta okuduğunuz şeyler siz son sınıfa gelince demode oluyor.

Dolayısıyla dört yıllık süreler ancak ideolojik birer aygıt olarak tanımlanabilir. Bir yandan işsizlik sigortasının getireceği yükten kurtulmak, diğer yandan bu insanların gözetim altında tutmak üniversite kurumlarının amacı olarak gözüküyor. Tabi bu söylediklerim siyasi hayatımı nasıl etkileyecek, onu da göreceğiz…

 

İsmail Kaplan not aldı.

Güncelleme Tarihi: 04 Mart 2012, 23:17
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20