banner17

Mürşid-i kâmiller kelam ile atarlar insana tohumu

Bilal Kemikli, Dumlupınar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Mevlana ve Mesnevi hakkında konuştu. Sevil Dağcı etkinlikten notlarını aktarıyor.

Mürşid-i kâmiller kelam ile atarlar insana tohumu

17 Aralık Perşembe günü Mevlânâ Hazretleri’nin Hakk’a vuslatının 742.yıl dönümü vesilesiyle bir araya geldik, şenlendik. Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kurucu dekanlık görevini tamamlayıp, Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk İslam Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim üyeliği görevine devam eden Prof. Dr. Bilal Kemikli hocamızı Dumlupınar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde ağırlamanın sevincini yaşadık. Bizimle bağını hiç koparmayan, bizi unutmayan hocamıza, sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz.

Programa, kulaklarımızın ve gönüllerimizin pasını silerek başladık. Mevlânâ’nın çağrısı, Kenan Işık’ın sesinde hayat buldu: “Her gün bir yerden göçmek ne iyi/ Her gün bir yere konmak ne güzel/ Bulanmadan donmadan akmak ne hoş/ Dünle beraber gitti cancağızım/ Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

Ne güzel kalbe dokunuyor, duyguları okşuyor sözleri Mevlâna’nın. Mânâ insanı, gönül ustası… Aradan uzun zaman geçmiş olsa da, o anda kulağınıza fısıldanmış gibi tüyleriniz ürperiyor. Zaman, mekân, şartlar, koşullar değişse de insan aynı insan, hisler aynı his… Değişmiyor demek ki seziş, duyuş ve bakış… Yunus’un dediği gibi: “Ey oğul birdir, kap değişse su.” Farklı bedenlerde görünsek de, gönül kabı bir demek ki, sözler ılık ılık içimize akıyor. Kabın genişliği misali kimine bir damla, kimine bir derya doluyor. Gözyaşımız, pasımızı siliyor. Sözü kulaklar değil, özlerimiz işitiyor. Gönül tellerimizi titretiyor. Ney sesinin tılsımı yavaş yavaş aşkı demliyor. Mevlânâ’nın aşkını “aşk” kelimesi kıskanıyor. İmrendiriyor bizi, düşündürüyor. İlahi aşk buysa eğer, biz neyi yaşıyoruz? Yaşıyor muyuz? Yüzyıllar evvelinden gelen nida bugün dahi etki ediyorsa bize, neden bizim sözümüz kendimize bile geçmiyor? Sorular… Sorular… Cevaplanmayı bekliyor.

Ne hoş Mevlânâ’yı anmak. Dostlarla bir mekânda olmak. Aynı hisleri paylaşıp, hazineden hisse almak. Rabbim nasiplerimizi bereketlendirsin. Hayırlara kapı açsın.

Mürşid-i kâmiller, hatipler, öğretmenler tohum atarlar

Kurucu dekanımızın gelişiyle, günün anlamına uygun olarak niteleyebileceğim bir düğün ve bayram havası yaşadık. Bir kişinin sevilip sevilmediğini ona bakan gözlerden ve yüz ifadelerinden anlayabilirsiniz. Bugün o sevgi ve özlem dolu bakışları, fakültenin idari kadrosunun, talebelerinin, dostlarının, kısacası onu dinlemeye gelen herkesin bakışlarından ve mütebessim yüz ifadelerinden okumak mümkündü. Böylesi sıcak ortamların anlatılması kolay olmasa da, mümkün mertebe notlarımdan bir kısmını aktarmaya çalışayım.

Güzel selamlar, temenni ve dualarla konuşmasına başlayan sayın Kemikli, bahçevan kavramı üzerinden, Mevlânâ ve Yunus gibi büyük insanların İslam’a ve insana hizmetini şu sözlerle açıkladı: “Bu toprağın bahçevanları vardır. Bunardan biri Yunus, diğeri de Mevlânâ’dır; ikisi de aynı çağda yaşamıştır. Bahçeyi tarumar etmek isteyen Moğol kasırgasına karşı bahçeyi korumuşlardır. Peki bahçe nedir? Bahçe topraktır, insandır. İnsan toprağı, aklıdır, zihnidir. O toprağa tohumu kelâm ile atarız. Mürşid-i kâmiller, hatipler, öğretmenler tohum atarlar. Eğer söz manzumelerle söylenirse, bu tohum kalıcı olur. 13. yy'da, Moğol baskısının olduğu dönemde, birliği ve dirliği sağlamak için ellerinden geleni bu büyük insanlar yaptılar. Bir yerde Celâl varsa, Allah (cc.) Cemâlini gönderir.” 

Bilal Kemikli, “Mevlânâ’nın Kalbine Açılan Kapı” kitabının doğuş hikâyesini de bizimle paylaştı: “Eskiden cumalık kavramı vardı. Malum, Perşembe ikindiden sonra, Cuma olarak adlandırılır. Çocukluğumda, Perşembe akşam pişen yemekten fakir, dul, ihtiyaç sahibi komşulara götürülürdü ve buna cumalık denilirdi. Koku hakkı vardı eskiden. Bu düşünceler içindeyken, ‘Elime bir bakraç ya da tas almam mümkün değil, ama güzel bir söz söylemem, bir dostumu o gün yemeğe götürmem ya da imkanlarım dahilinde ikramda bulunmam da cumalık sayılabilir’ dedim kendi kendime. ‘Söz sadakadır’ diyerek, ninemden öğrendiğim cumalığı yaşatmak istedim. Dostlarıma mektuplar yazdım, e-posta adreslerine gönderdim derken mektuplar bana geri dönmeye başladı ve bu güzel yazışmalardan, ortaya bir kitap çıktı.”

Bugün Mevlânâ iki yönüyle yaşamaktadır

Bu açıklamadan sonra Bilal Kemikli, Mevlânâ’nın tarihi serüvenini anlatarak bizleri aydınlattı. Sekiz yaşında Nişabur’da karşılaştığı Feridüddin Attâr’ın Mevlânâ’nın ileride büyük bir şahıs olacağını anladığını ve ona bir kitap hediye ettiğini anlattı. Mevlânâ Hazretleri’nin hayatında iz bırakan büyük şahsiyetlerden ve Mevlânâ’nın yolculuklarından bahseden sayın Kemikli, Mevlânâ’nın Yunan felsefesi, mantık gibi ilimlere vâkıf olduğunu belirtti. Şems-i Tebrîzî’nin, Mevlânâ’nın hayatına girmesiyle aşkın şiirler söylemesinde etkili olduğu fakat Mevlânâ’nın zaten büyük bir âlim olduğu hususuna değindi. Sayın Kemikli, Mevlânâ ve İbn-i Arabî’nin benzer yönlerinin, yolculuk yapmak ve büyük âlimlerin ilim meclislerine katılmak olduğunu belirtti.

Evet, büyük âlimlerimizin çoğunda bir yolculuk halinin var olması dikkat çekici bir husus. Hep bir seyahat, hep gayret ve çaba. Ömür boyu süren yolculuklar… İnsan fâni olduğunu daha iyi anlıyor yolculukta, yeni bilgiler tecrübeler ediniyor. Büyüklerin seyahate önem vermesinin sebebi de bu olsa gerek. Fâniliğin idrakiyle Bâkî olana yaklaşıyor ve bu vesile ile Fenâfillah, Bekâbillah makamına ulaşıyorlar belki, kim bilir? Niyâzi-i Mısrî de bize gurbet vatanında olduğumuzu şu sözleriyle hatırlatmıyor mu: “Gel ey gurbet diyârında esîr olup kalan insân/ Gel ey harâbında yatup gâfil olan insân

Hocamızın her tespiti üzerine sayfalarca yazı yazılabilir. Bizim yaptığımız bu güçlü rüzgârdan küçük bir esintiyi aktarma çabası. Sayın Kemikli açıklamalarına şöyle devam ediyor: “Bugün Mevlânâ iki yönüyle yaşamaktadır. Öncelikle Mevlânâ, fikirleriyle, eserleriyle, talebeleriyle yaşamaktadır. Diğer bir yönüyle, Mevlevîlik tarikatiyle, mevlevîhanelerle, burada yetişen dervişlerle yaşamaktadır. Mevlânâ’nın eserlerini inceleyen bazı kesimler yanlış yorumlar yapıyor ve âdeta yeni bir din oluşturmaya çalışıyorlar.” Kemikli, bu konuda ilahiyat fakültelerinin ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın çalışmalar yapması gerektiğini de belirtti.

Bilal Kemikli sözlerine şöyle devam etti: “Mesnevî’nin ilk on sekiz beyti bir bakıma Mesnevî’nin özetidir. Tıpkı, Fatiha’nın Kur’an’ın özeti olması gibi. Fatiha’yı anlamak Kur’an’ı anlamaksa, bu ilk on sekiz beyti anlamak da Mesnevî’yi anlamaktır. Bu beyitler onun için çok şerh edilmiştir. Rivayete göre, bizzat Mevlânâ tarafından yazılmıştır. Diğer kısımlar da Mevlânâ’nın sözüdür ama yazan Hüsameddin Çelebi’dir. Mevlânâ ilk on sekiz beyitte, 'ney'in hikâyesini anlatır. Kamışlıktan koparılan ney, yüreğini parça parça etmesine sebep olan bu ayrılığın tesiriyle inlediğini ifade etmektedir.”

Ney'in insana benzeyen özelliklerini, dönüşme sürecini ve ney dinlemeden maksadın izahını yapan Kemikli, “Ney'i dinlemeden kasıt Mesnevî’yi dinlemektir, Mevlânâ’yı dinlemektir. Mesnevî’den kasıt insanı dinlemek, insandan da kasıt, Hz. Fahri Kâinât Efendimiz’i dinlemektir.” dedi.

Mevlânâ’nın iki çağrısı vardır

Bilal Kemikli, Mevlânâ’nın iki çağrısı olduğunu, bunlardan ilkinin dinlemek olduğunu, Mesnevi'nin ilk beytinin “dinle” sözüyle başladığını ifade ettikten sonra, Kur’an'la ilişkilendirerek, “Kur’an’ın ilk ayeti besmeledir, besmele ‘b’ harfiyle başlar, Mesnevî de ‘bişnev’ yani ‘dinle’ ile başlar, onun da ilk harfi ‘b’ dir.” dedi.

Mevlânâ’nın ikinci çağrısının “bakmak” olduğunu söyleyen Kemikli, doğru bakışın nasıl olması gerektiğini, “Mevlânâ’nın Kalbine Açılan Kapı” kitabındaki mânidar bir hikâyeyle çok güzel dile getirdi. Bakmanın ne olduğu hakkında düşünmeye dahi ihtiyaç duymadığımız, yüzeysel boyutta bakıp, kabuktan içi göremediğimiz çarpık bakışlarımızı düzeltmenin formülünü “Şaşı Çırak” hikâyesiyle anlattı. Hikâye şöyle efendim: “Bir gün ustası çırağına, ‘Dolapta bir şişe var, al gel’ dedi. Şaşı çırak, ‘Burada iki şişe var, acaba istenilen hangisidir?’ deyince, ustası, ‘bir tanedir, yürü gel. Şaşılığını herkese duyurmaya’ dedi. Çırak sözünde ısrar edince, ustası, 'Onlardan birini kır’ dedi. Çırak iki gördüğü şişelerden birini kırınca, ötekisinden eser kalmadı. Bu hikâyeyi anlattıktan sonra Mevlânâ diyor ki: ‘Aslında şişe birdi, onu iki gören şaşının gözüydü. Şişe kırılınca hakikati anladı.’ Doğru bakmak, şaşı bakmamaktır. Doğru bakışın bir başka esası daha var: Şartlanmış olmamak… Dikkat edilirse burada bir usta var, o öğretmendir. Ustaya teslim olmak gerekirken, çırak kendi görüşünde ısrarcıdır. Bugün şartlanmışlık olarak ifade ediliyor.”

Doğru bakmanın iki temel özelliğini, Mevlânâ şöyle açıklıyor: “Hiddet ve şehvet insanı şaşı yapar, işini doğruluktan uzaklaştırır. İnkârcının, öfkelinin gözünde hüner gizlenir. Bilgisizlikten basiret gözü kör olur. Hâkimin kalbinde rüşvet itibar görürse o, zalimi, ağlayıp inleyen mazlumdan ayıramaz. Demek ki, gözle, gönül arasında derin bir ilişki var.”

Yeni bir bakış, her dem yeni duyuş, yeni sözler, hayatı değiştirip dönüştürmeye vesileler olsun. Ham kamışın çileyle ney'e dönüşmesi gibi bizi de hamlıktan olgunluğa eriştiren gurbetimiz olsun. Mahzun gönüllerimiz nazargâh-ı ilâhî olsun. Kelâm ile atılan tohumlarımız filizlenmeye ortam bulsun. Güzel insanların hatıraları, tekrar güzel meclislere vesile olsun… Olsun efendim, dualarımız kabul olsun…

Teşrifleri için Prof. Dr. Bilal Kemikli’ye, vesile oldukları için Lisan-ı Hâl Öğrenci Topluluğu'na teşekkür ediyorum. Allah razı olsun.

 

Sevil Dağcı notlarını aktardı

Güncelleme Tarihi: 28 Aralık 2015, 16:40
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20