Mülteci mi, Misafir mi, Muhacir mi, Göçmen mi?

Özellikle savaş nedeniyle Suriye, Irak gibi ülkelerden gelen, hayatımızın, ülkemizin bir parçası olan, önemli bir kısmı da Batı ülkelerine göç ederken denizlerde boğulan insanların, mültecilik ve göçle ilgili meseleleri geçtiğimiz haftalarda Terör, Göç ve Mültecilik Sempozyumu’nda ele alınmıştı. Halil Arslan, sempozyumda Celil Abuzer ve Nebile Özmen hocaların tebliğlerinden notlarını paylaştı.

Mülteci mi, Misafir mi, Muhacir mi, Göçmen mi?

Mültecilik ve göç, son zamanlarda sık sık duyduğumuz kelimeler. Mülteciler konusu, üzerinde daha önemle durmamızı gerektirecek kadar hayatımızla ilgisi artan bir konu. Her gün geçtiğimiz bir köşede eşi ve çocuklarıyla bir iki parça eşya ile yılgın tavırlarla gördüklerimiz de onlar, ortalamanın üstü gelire sahip olanlara hitap eden mağazalarda Arapça bilen eleman ilanlarının bileşenleri de onlar. Ülkenin hemen her yerinde artık kendi kurallarıyla işleyen ve kendileriyle ilgili sahici ve kesin kararlar almazsak hem kendileri hem de bizler için olası sıkıntıların artacağı bir topluluktan bahsetmek istiyorum.

Özellikle savaş nedeniyle Suriye, Irak gibi ülkelerden gelen, hayatımızın, ülkemizin bir parçası olan, önemli bir kısmı da Batı ülkelerine göç ederken denizlerde boğulan insanların, mültecilik ve göçle ilgili meseleleri Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’nde Terör, Göç ve Mültecilik Sempozyumu’nda ele alındı. Ben de aynı zamanda hocalarımı görmek gayesiyle katıldığım sempozyumun 1 Temmuz Cumartesi günkü son oturumunu izlemek fırsatı buldum. Aldığım notları faydaya medar olmasını umarak sizlerle paylaşmak istiyorum.

Suriyeli çocukların eğitimi için neler yapılıyor?

Malum savaş nedeniyle Suriye’de 12 milyon insan yer değiştirmiş, üç yüz bin çocuk evinden uzaklarda büyüyor. Olan şeyi rakamlara dökme acımasızlığını yapacak olursak şunları da eklemek gerekiyor: 1.892.220 insan mülteci resmi olarak ve Türkiye’deki kamplarda 112 binden fazla insan yaşıyormuş. Suriye içindeki kamplarda ise 400 binden fazla insan barınmaktaymış. Bu bilgileri Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Doçent Doktor Celil Abuzer hoca anlattı. Kendisi daha çok çocukların eğitimi ve mülteci gençlerin sorunlarına dikkat çekti. Gözler önüne serdiği tablo gerçekten de insanı ‘bir şeyler yapmalı’ noktasına getiren acı bir tablo görünümündedir. Konu göç olunca resmi olarak açıklanan rakamların gerçekçiliği de göz ardı edilmemeli.

Şanlıurfa, Kilis, Gaziantep, Hatay gibi illerde savaş nedeniyle evinden edilen bu insanlar, anılan şehirlerin nüfusunun içinde önemli bir yüzde tutar hale gelmiş durumda. Şanlıurfa özelinde mülteci çocukların eğitimi ile ilgili sorunları sıralayan Celil Abuzer, Urfa’da biri Türkiye’nin en büyük kampı olmak üzere 5 kamp olduğunu aktardı. 60.000 Suriyeli mülteci çocuğun kamp dışında öğleden sonraları Şanlıurfa İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün marifetiyle sakıncalı tarafları, Esed’le ilgili kısımları ayıklanmış Suriye’deki müfredatla eğitim gördüklerini söyledi. Akrabalık ilişkilerinin yoğunluğu, zaman zaman dillendirilen ‘bu insanlara neden bu kadar imkân sunuluyor’ sorusunu Şanlıurfa için daha kolay cevaplanır kılsa da biliyoruz ki bazı yerlerde bu sorulara cevap vermek zorlaşıyor ve bazı istenmedik olaylar yaşanıyor. Bahsedilen eğitim, durumunu belgelendiren ve tahkikatları yapılan Suriye uyruklu hocalar tarafından sağlanıyormuş, alt yapı, kitap, defter gibi araç gereçler de Türkiye tarafından temin edilmekte ve bahsedilen okulların idaresi Türk yöneticilerce yapılmaktaymış. 2.000’den fazla Suriyeli öğretmenin UNICEF tarafından sağlanan ücretlerine Türkiye de destek oluyormuş. Bu okullardaki öğrencilerin kaydı da Göç İdaresi tarafından YÖBİS denilen bir sistem aracılığıyla sağlanıyormuş.

Bu teknik detayları verdikten sonra Celil Abuzer hoca şu uyarılarda bulundu: Sıcak yaz gecelerinde dışarıda olan insanların her üçünden ikisini oluşturan Suriyeli gençler manipüle edilmeye açık haldeler, bazı yerlerde suç çeteleri ve daha da olumsuzu dinden referans alan yapılanmalar olabilir, genç ve işsiz Suriyeli konusu problemlerin başında geliyor. Ne yazık ki bazı yerlerde çeteleşmeler var.

Bu problemle alakalı olarak politika geliştirilirken ileriye dönük olunmalı, kucaklayıcı olmaya özen gösterilmeli. Bunlarla beraber bahsedilen konunun en büyük sıkıntısı bu kardeşlerimizin hukuken tanımlanmaları problemidir. Kendi durumlarının iyi tanımlanmamış olması, riskleri artıran bir faktör olarak durmakta. Celil Abuzer’e göre bu insanlara vatandaşlık verilmesi seçeneği düşünülmeli; böylece tanımsız, manipüleye açık bir topluluk yerine, görev ve sorumlulukları belli bir hale getirilmeleri onların hem Türkiye’ye adaptasyonlarını kolaylaştıracak; vatandaş olmanın gereği sorumlulukla da birçok olumsuzluk önlenebilecektir. Burada İbn Haldun’un göç alan toplumların yenilenmesi, göçün adeta gençlik aşısı yaptığı ile ilgili tespitlerini anmakta fayda bulunmakta. Elbette ekserisi çocuk ve kadınlardan oluşan bu insanların Türkiye’ye intibakları için akıllı adımların atılması bir ön şart olarak karşımızda durmaktadır.

Suriyeli mülteci entelektüellerin durumu daha başka

Şanlıurfa’da durum yüzeysel olarak böyleyken bir de Suriye’den göç etmek durumunda kalan akademisyenler konusu var. Sayıları yüzü aşan ilahiyat fakültelerinde daha çok rastlanan bir kitle var ki bunların durumları ile ilgili de Yrd. Doç. Dr. Nebile Özmen hoca bir çalışma yapmış. Bildirisinin başlığı “Suriyeli Mülteci Entelektüellerin Türk Toplumu ile Uyumu” idi. Nebile hoca göçün tanımını yaparak sözlerine başladı ve zorunlu ve gönüllü göç arasında uyum konusunda farklılıklar olduğunu ifade etti. Entelektüellerin ise daha farklı bir yaklaşımları olabileceğini söyleyen hoca, ev ziyareti, anket ve işyeri gözlemlerinde bile yaklaşımın farklılaştığına dikkat çekti. Buradan yola çıkarak entelektüellerin fikirlerinin daha karışık olduğu gözlemini paylaştı.

Nebile Özmen, Edirne, Antalya ve İstanbul’da bulunan göç etmek durumunda kalmış entelektüeller üzerine yapmış çalışmasını. YÖK’ün veri tabanından alınan bilgiye göre 392 göçmen akademisyenin olduğunu, çalışmanın doktor, mühendis gibi akademi dışında olan entelektüelleri kapsamadığını ifade eden Özmen, tespit ettiği en büyük zorluğun bu insanların Türkçe bilmemeleri olduğu bilgisini paylaştı dinleyicilerle. Uyum konusunun bizim için 1957’lerde verdiğimiz Avrupa’ya göçlerle gündemimize girdiğini, entegrasyon, asimilasyon gibi kavramlarla tanışıklığımızın ta o zamanlara dayandığını hatırlatan Nebile hoca, şimdi göç vermenin değil göç almanın yani hedef ülke olmanın zorluklarını yaşadığımızı dillendirdi.

Nebile Özmen hoca da Celil Abuzer hoca gibi göçmenlerin statülerinin belli olmamasının en büyük problemlerden biri olduğunu, uluslar arası sözleşmeler gereği bizim bu insanları “şartlı mülteci” konumunda kabul ettiğimizi ama bu insanların sığınmacı mı, göçmen mi olduğu gibi belirsizliklerin bulunduğuna değindi.

Ya bizi parçanız kabul edin ya da Avrupa’ya gidelim

Mültecilerin memnuniyetinin düşük olduğunu, sık sık Almanya’yı örnek olarak gösterdiklerini tespit eden Nebile hoca, görüştüğü entelektüellerin çalışmanın başlığındaki mülteci sözcüğüne tepki verdiklerini ifade etti. Aslında büyük oranda Türkiye’ye aidiyet kesbettiklerini, misafir kavramından da rahatsızlık duyduklarını söyleyen araştırmacı, onların “ya bizi parçanız kabul edin ya da Avrupa’ya gidelim” isteğinde bulunduklarını gözlemlediğini söyledi.

Nebile Özmen hocanın ilginç tespitlerinden biri de bu insanların Türkçe bilmedikleri ve öğrenmek de istemedikleri. Bu tespit onların ya bir gün ülkelerine dönecekleri ya da Avrupa’ya gitme isteğinde olduklarını göstermekteymiş. Bir kısmının çalışma izinleri var ve hepsi geçici bir belgeye sahipler ama genel şikayet kendi işlerini yapamamak olarak izlenmiş. İlginç tespitleri şöyle sıralamak mümkün: Arkadaşlık ve komşuluk ilişkileri zayıf, sosyal medyada arkadaşlarının ekserisi Araplardan oluşuyor; kadınların arkadaşlık ve komşuluk ilişkileri daha güçlü; memnuniyetsizliklerinin güçlülüğü entelektüellikleriyle alakalı ve bahsedilen şahıslar uzun olumsuzluk listeleri sıralıyorlarmış.

Bu insanlar genelde çocuklarını devlet okullarına gönderiyormuş, bu da örtük olarak uyumu düşündüklerine bir işaret sayılıyormuş. Kültürler arası evliliğe karşı oldukları da tespit edilmiş ki bu da yine uyuma kapalı olmanın bir işareti sayılabiliyormuş.

Son olarak bu tespitlerden sonra Nebile Özmen hoca bildirisini bazı tavsiyelerle bitirdi. Bu insanlar arasında çok kıymetli bilim insanları bulunmakta; dolayısıyla bu beyin göçünün önüne geçilmeli ve bu konuda tedbirler alınmalı. Birçok alanda bu insanların birikiminden faydalanma yoluna gidilmeli. Kendi işi yerine farklı işler yapmak durumunda olan bu insanlarla ilgili ciddi planlamalar yapmak faydalı olacaktır. Uyum konusunda hızlı hareket edilmeli ve alınması gereken tedbirler ivedilikle alınmalıdır. Göç vermiş ve göç almış bu konuda tecrübeli olması gereken bir ülkenin daha hızlı ve etkin hareket etmesi, iki taraf için de faydalı olacaktır.

Göçmenler, mültecilik ve bunlarla alakalı konular gündemimizde ve görünen o ki gündemimizde olmaya devam edecek. Böyle çalışmalar birbirimizi daha iyi tanımamıza yardım edecektir. Benim de sunumlar sonrası edindiğim intiba söz alan hocaların söylediklerinden hareketle bu konuda bir kafa karışıklığının olduğu ve korkularla hareket edildiğidir. Acizane benim kanaatim verili durumu olabildiğince tüm bileşenleriyle ele almak ve geçici tedbirler yerine daha uzun soluklu politikalar, yaklaşımlar ortaya koyabilmek şeklindedir. Elbette bu tedbirlerin endişe duyan insanlara izahının da iyi düşünülmesi gerekmektedir. Halk nezdinde karşılığı olan Ensar ve Muhacir kavramları olayı anlatmakta yetersiz kalıyor sanki. Duygusal toplumuz ama işler duygusallıkla değil bambaşka bileşenlerin toplamıyla, etkisiyle yürüyor. Bu konuda böylesi anlamaya çalışan çabaların artması gerektiği, muhakkak bir gerçek olarak ilgimizi bekliyor.

 

Halil Arslan

Güncelleme Tarihi: 08 Ağustos 2017, 11:47

Eslem Nilay Bozdemir

banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26