banner17

Muhalif olmayan sanat olmaz!

Ulvi Alacakaptan'la kapanan Feza Sineması'nı üzerinde kültür politikalarımızı konuştuk...

Muhalif olmayan sanat olmaz!

Çıplak elektrik kablosuyla ışık yapardık... 

FezaFeza Sineması kişisel tarihimde sinemayla ilk buluştuğum mekan olma özelliğini taşıyor. Bu İstanbullu müslümanların çoğu için de oldukça tanıdık olsa gerek. Zira 90’lı yıllarda Feza, Fetih şölenlerinin ve Kudüs gecelerinin vazgeçilmez mekanı olarak adeta kültürel bir mabet olarak hafızalarda yer etti. İlgisizlik ve finansal sıkıntılar sonucunda yaklaşık bir sene önce düğün salonuna dönüştürülen salon aslında bir devrin de bitişini simgeliyor. Tiyatrocu Ulvi Alacakaptan’la hem bu mekana dair hafızamızı yokladık hem müslümanların kültürle olan macerasında bir ufuk turu yaptık. 
 

Feza Sineması’yla ilk tanışmanız ne zamana tekabül ediyor? 

1984’de İnsanlar ve Soytarılar’dı sanırım. Eski ismiyle başlamak lazım, adı Hakan Sineması’ydı o zaman. Konumu gereği, yoksa çok da bir özelliği yoktu mekanın. Orayı esas özel kılan “İslami” denebilecek her türlü toplantı, gece, oyun vs.’in sergilenebildiği yegane mekan oluşuydu. İlk sanıyorum bizim ilk oyunumuz “İnsanlar ve Soytarılar”la oraya gittik. Mekan çok yetersizdi, çıplak elektrik kablolarını kibrit çöpüyle prize sıkıştırarak ışık yapardık. Ama tabi iki katlı büyük bir yerdi ve seyirci ilgisi çok yoğun olurdu, o coşkuyla gözümüz hiçbir şey görmezdi. Bütün sur içini toplayan bir sinemaydı, biraz da bu üstüste binen bir süreçti. Bir dernek orada bir etkinlik yaptığında öteki de yapınca herkesin ayağı alıştı mekana. 

Feza ismini alışı ne zamandı mekanın? 

90’larda aynı ismi taşıyan Feza Film’in sahibi Mehmet Tanrısever orayı satın alarak Feza Sineması olarak hizmete açtı. İlk başta biz çok sevindik, işte derli-toplu ailelerin de gelebileceği bir mekanımız, bir kültür merkezimiz olacak sandık, hatta beni de çağırdı Mehmet Bey. Arka tarafına bir cep sahnesi yaptı. Orada biz sahne alıyorduk. Yılda birkaç kez büyük salonda sahne almak için rica ettim Mehmet Bey’den, karşı çıktı “Orada sadece ben kendi filmimi oynatacağım” dedi, tabii dinletemedik bunun yanlışlığını. Bir sinemada sadece tek filmin oynamasının manasızlığını, ama kabul ettiremedik. Sonu da böyle hazin oldu. 

Ulvi AlacakaptanAslında Mehmet Tanrısever’in hikayesi de enteresan, Konyalı  bir çelik tencere tüccarının eski bir sinemayı alıp İslami bir kültür merkezine dönüştürme fikri de çok idealist bir şey değil mi bir yandan da? 

Mehmet Bey’in hatası her şeyi kendi fikir ve arzusuna göre yürütmek istemesiydi. Açılışta da bir takım talihsiz laflar etti işte “Ben burayı sizin için açtım, kimse ilgi göstermedi, bu aslında size çok bile” gibisinden. Yoksa daha böyle geniş bir platformla cemaat ve derneklerin de katkısıyla çok daha güzel ve kalıcı bir yere dönüşebilirdi burası. 

Tam da aslında bir kültür politikamızın olmayışının bir tezahürü bu durum... 

Şimdi bu işe soyunan bir iş adamının her işi bilmesi gerekmez. Ancak bilenleri toparlamasını bilmesi gerekir. Ben Mehmet Bey’e başından beri bedava danışmanlık yaptım. Hatta rahmetli Yücel Çakmaklı ile tanıştırarak sinemaya girme fikrine de yardımcı oldum. Bir de bizim kültür sahasında şöyle bir şey vardır, eğer sizin patronunuz profesyonel değil de bu işleri bir tür gençlik heyecanı ile yürüten biri değilse işiniz zordur. Bunun bir hobi olmaktan ziyade bir iş olduğunu kabul etmeleri gerekir, pek etmiyorlar.  

Bizim demekten neler geldi başımıza... 

Feza nasıl düğün salonu oldu peki? 

Bizimkiler filmine ilgi göstermeyince o da vizyon filmlerini oynatmaya başladı. Tabii o da olmadı, filmleri kesmeye, sansürlemeye başladı. Mesela Spike Lee’nin Malcolm X filminde, kahramanın ihtida etmeden evvelki sefih hayatının anlatıldığı kısımları keserek göstermişlerdi. Şimdi beğenirsin beğenmezsin adam bir film yapmış, bir şey bina ediyor, adamın o hayatını gösteriyor ki dönüşümü anlatabilsin bir bütün içerisinde. O da geçti artık kesmeden etmeden göstermeye başladılar. Bizimkiler de işte “aa bizim sinema” deyip gitmeye devam ettiler, bu “bizim” demekten de neler geldi başımıza. 28 Şubat’ın bahanelerinden birisi Erzurum’da oynatılan bir oyundu. Adam oyunda işte bizim ordumuz TSK değildir, Muhammed’in ordusudur, siz tağutsunuz vs. Yani senin bunu besleyecek bir hareketin yokken ne gerek var tiyatro sahnesinde böyle ucuz propaganda yapmaya. Dört tane Milli Gençlik Vakfı başkanını 36 sene ağır cezayla yargıladılar, adamların hayatları karardı bu yüzden. Bir kişi 12 sene aldı, diğerleri 8 sene aldı, Rahşan affıyla çıktılar. Eskiden polis oynanacak oyunun metnini isterdi, ben vermezdim Şekspir falan yollardım. Şimdiyse organizatörler muhakkak istiyor metni, biz de tabii mecbur veriyoruz aslını, bakıyorlar aman abi bir yamuk olmasın diye, tabii çekindiklerinden, korktuklarından mutlaka birşey de buluyorlar.  

Feza Düğün SalonuKendi kendimizin polisi olduk yani.  

En kötüsü de bu zaten, otosansür.  

Şu anki iktidar haşr altındadır, Anayasa mahkemesi bir oy farkla kapatmamıştır ama kapatmaktan beter etmiştir. İmam-hatiplerle ilgili katsayı kararında da görüyoruz işte rezaleti. Dolayısıyla Müslümanlar lehine herhangi bir şey yapma durumunda değiller. İktidardalar ama muktedir değiller. 

Dikkat ederseniz son iki senedir fetih şölenleri tüm içeriğinden ve söyleminden uzak bir atmosferde gerçekleşiyor. İki sene önce bir fetih oyunu önermiştik bir belediyeye, “Abi yapalım da savaş falan olmasın içinde” dediler. Savaş olmasın! Ben de hamasete karşıyım ama korkuya bakar mısınız adamlarda. 

Madem mozaik, o zaman benim rengim nerede? 

AKP iktidarı  muhafazakar sermayenin de yükselişe geçtiği, Müslümanların sosyo-ekonomik anlamda sınıfsal bir sıçrama yaşadığı, bir burjuvanın oluştuğu bir dönem oldu. Peki bu dönemde bu coğrafyanın değerlerini referans alan, bizim değerlerimizden üreyen bir kültür politikası oluşturulabildi mi? 

Aslına bu süreç 94’te Refah Partisi’nin belediyeleri almasıyla başladı. Bizim, ben ona yerli diyorum, bu toprağın kokusunu almış, buraya dair bir sanat. Yerli bir sanatın olma ihtimali vardı, 94 seçimleriyle birlikte ortadan kalktı. Çünkü muhalif olmayan sanattan hiçbir şey olmaz.  

Şimdi şunu açık yüreklilikle ortaya koymak lazım. Bir sanatçının dünya görüşü olabilir, olmalıdır. Fakat biz sanatçının eserine bakarız. Bir eseri sırf Müslüman bir sanatçı yaptı diye beğenemeyiz. Yahut da tam tersi İslami ilke ve değerlere son derece uygun eserleri de sırf sanatçıları Müslüman değil diye göz ardı edemeyiz. Buradan iktidarın kültür politikalarına sıçrarsak tam bir felaketle karşı karşıyayız. İki örnek vereceğim: Yaşar Kemal, Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü’nü aldı. Çetin Atlan, Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’nü aldi. Hiçbir Müslüman gence bunu anlatamazsınız.  

O zaman Yücel Çakmaklı’ya verilen ödül avutma kabilinden... 

Evet, evet aynen.

(Telefon çalıyor, AKP’li bir belediyeden arıyorlar. Birlik Sahnesi’nin oynadığı Muhsin Mahmelbaf’ın “Başkasının Ölümü” oyunu için, en dip en ucuz ne kadar olur? diye soruyorlar, verilen fiyata iki seans pazarlığı yapıyorlar...) 

Ulvi AlacakaptanHer oyunumuzu 100-150 bin seyirciye oynuyorduk. O zamanlar Türkiye’nin seyirci ortalaması en yüksek oyunlardı bizimkisi. Tabii tam tiyatro seyircisi değildi bu. Hem siyasal, hem sosyal bir işlevi de vardı o oyunların, gecelerin. Benim için mesajından daha çok, gittiğim yerdeki insanların ortak bir şeyi paylaşıyor oluşlarıydı, o kollektif ruhu, o etkileşim önemliydi. 12 Eylül sürüyordu, bizim oyunlarda insanlar ilk kez bir araya geliyorlardı. Şimdiyse tabii ki bir belediye, bir hükümet genele hitap eden şeyler yapsın. Diyorlar ki mozaik, eyvallah ben de seyircimin mozaik olmasını isterim. “Kapıda iman kontrolü yapmıyoruz” diye bir sloganımız vardı bizim zamanında. Madem mozaik, o zaman benim rengim nerede? İlla benim rengim olsun diye kalitesiz eserlerin sergilenmesi de anlamsız.  

Eleştiri kültürümüzün olmayışı  üzerinden gidersek Türkiye’de Müslümanların sanatla, özelikle tiyatro ve sinema gibi alanlarda pek, hatta neredeyse hiç  faaliyet gösterememesini neye bağlıyorsunuz? 

Tabii İslam anlayışımızdan kaynaklanan sıkıntılar var işte tasvir meselesi, musiki meselesi vs gibi. Bunların yanı sıra Türkiye’de sanatın Cumhuriyet’in inşasında oynadığı başat rolün de etkisi büyük. Bana sorarsanız Cumhuriyet nedir diye; Cumhuriyet balo ve tiyatrodur derim. Erken dönemde kaynakların kısıtlılığı Cumhuriyet yönetimini altyapıya değil üstyapıya yöneltmiştir. İşte opera, tiyatro, dans... Halkta buna karşı bir mesafe var tabii. Devlet Tiyatroları’nda yer gösterenler hala smokinlidir. Binlerce tiyatro oyununda değerlerimizle alay edilmiş. Hakeza müzikte yasaklı yıllar olmuş, geleneksel müziğimize karşı durulmuş. Şimdi bir kültür akımının yeşermesi için yıllar süren bir emek gerek. E mütedeyyin iktidarlar daha şimdiden bunun tohumunu ekmezlerse, yöneticiler bunun farkında değilse Müslümanların işi iki kat zorlaşıyor.  
 

Mustafa Emin Büyükcoşkun gördü, hatırladı, konuştu.

Güncelleme Tarihi: 01 Ocak 2010, 10:30
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20