Mesnevi gönlü olgunlaştırmayı anlatır

Mustafa Kara, Bursa’daki Ördekli Kültür Merkezi’nde, Genç Memur Sen Bursa Şubesi, MTTB Bursa Şubesi ve Rabia Platformu’nun ortaklaşa düzenledikleri bir programda Mevlana’yı anlattı. Ahmet Serin notlarını aktarıyor..

Mesnevi gönlü olgunlaştırmayı anlatır

 

 

Bilenler bilir, Prof. Dr. Mustafa Kara, tasavvufa dair bilgisini sadece öğrencilerine aktaran bir akademisyen değil, tasavvufu hayatında da yaşayan modern zaman dervişlerindendir. Modern dünyanın nimet olarak sunduklarının nimet olmadığını bilir, bu yüzdendir ki bakışları AVM’lerde değil, göklerdedir. Tüketim ekonomisinin kalbi karartan, Allah ile kul arasında perde olan fırtınasından haberdardır; bu yüzden kanaat ekonomisini hayatına tatbik eder, tabanı delinen ayakkabısını atıp yerine yenisini almak yerine, tamir ettirmesi de bu yüzdendir. Hatasız insan olmayacağını da bilir; ama insanların yaptığı hataların geçici, güzelliklerin ise kalıcı olduğunu bildiği için, bu hataları görmek yerine gözünü güzelliklere diker. Bir topluluk içinde, elini öpen çocuğun elini öpecek kadar da tevazu sahibidir. İşte bu Mustafa Kara, Bursa’daki Ördekli Kültür Merkezi’nde, Genç Memur Sen Bursa Şubesi, MTTB Bursa Şubesi ve Rabia Platformu’nun ortaklaşa düzenledikleri bir programda Mevlana’yı anlattı. Bilindiği gibi, herkesin tasavvurunda farklı bir Mevlana portresi var. Mustafa Kara Hoca’nın Mevlana portresine baktığımız zaman ise, her insan gibi zaman zaman yanlışlar yapmış ama bu yanlışlarına rağmen, gönüllerde taht kurmuş bir “Hak Aşığı Mevlana” portresi çizildiğini görüyoruz.

Anmak, anlamak ve anlatabilmek

Sohbetinin geçmişten başlayıp günümüze akacağını belirterek konuşmasına başlayan Prof. Dr. Mustafa Kara, sohbetine şöyle devam etti: “Büyükleri çeşitli etkinliklerle anıyoruz. Anmamız da gerek. Anmak, biraz anlamak, biraz da anlatmak demektir. Ama anmak en kolayıdır. Anlatmak ise, anlatılan şeyi anlama iddiasını içinde taşıdığı için en riskli olanıdır. Ama böyle bir risk var diye büyükleri anmayacak, anlatmayacak mıyız? Elbette anacak ve anlatacağız. Onları anacağız çünkü güzel hayat yaşayan gönül ehli olan büyükleri anmak, insanın gönlünü güzelliklerle döller. Büyükler, insanlar için Allah’ın lütfudur. Allah Resulü, ‘Ben ilim şehriyim, Ali de onun kapısıdır.” diyor ya, işte o kapıya gitmek gerek. Ama sadece kapıya gitmek de yetmez; o kapıyı açmak için zorlamak, çalışıp çabalamak gerekir. Ama o kapıdan içeri girmek de yetmez; onları anlamak için, yılmadan çalışmak gerekir. Çünkü onlar birer zirvedir. Ovada yaşayıp da zirveyi seyretmek mümkün değildir. Zirveyi seyretmek için, zirve yoluna düşmek gerek önce. Bu yola düşmeden, ‘Ben okuyorum ama onları anlayamıyorum.’ demek ne kadar haklıdır, varın düşünün.”

Büyükleri ne kadar anlayabiliriz?

Prof. Dr. Mustafa Kara, anlamak için yola çıkmanın zor ve meşakkatli bir iş olduğunu belirttikten sonra, bu yolda olmanın illa ki büyükleri tam olarak anlama anlamına gelmeyeceğini de şu sözlerle anlattı: “Büyükleri bütünüyle anlayabilir miyiz? Bu, kişiye göre değişir. Çünkü ‘Herkes denizden elindeki kap kadar su alır.’ Ama onlardan az da olsa bir şey almak yine de önemlidir. Çünkü güzel şeyler bereketlidir.”

Mustafa Kara Hoca, burada bir başka soruyla konuyu açarak şöyle devam etti: “Büyükleri anlama yolu riskli midir, diye düşünelim. Evet, bu yol risklidir. Çünkü biz onları oldukları gibi değil, kendi düşüncemize göre biçimlendiririz. Bu riskli bir şeydir ama bunu göze almak gerekir. Bundan daha riskli olan şeyse, büyükleri ciddiye almamaktır. Bazıları, onların da hataları olduğunu söyleyerek, bir hata yüzünden bütünden yüz çeviriyor. Unutulmamalı ki hatasız insan olmaz ve büyükler, bu hataları olmalarına rağmen büyüktür. Onların bu hataları, bizim onlara bakışımızı engellememeli.”

Celalî ve cemalî tecelliler vardır ki…

Prof. Dr. Mustafa Kara, aradan şu kadar yüz yıl geçmesine rağmen insanların hala Mevlana’yı sevip Mesnevi’yi okuduklarını belirterek, bunun sebebinin aslında Mesnevi’nin insanların dertlerine çözüm önermesi olduğunu söyledi. Prof. Dr. Mustafa Kara, sözlerine Mevlana’yı, yaşadığı dönemi anlatarak devam etti: “Mevlana, 13. yy başında doğar, 1273’te Konya’da vefat eder. Dervişlere göre dünyada iki çeşit tecelli vardır: 1. Cemalî tecelli, 2. Celalî tecelli. Cemalde rahmet, celalde ise sıkıntı vardır. İşte bana göre, 13. yüzyılda üç büyük celalî tecelli vardır ama bu üç tecelliden doğan üç de güzellik vardır. Üç celalî tecelli şunlardır: 1. Batı’dan gelen Haçlı Seferleri, 2. Doğu’dan gelen Moğol istilası ve 3. Bu topraklardan gelen Babai İsyanı… Ama dervişler, celalî tecellinin içinde de cemal var derler ya, gerçekten de üç cemalî tecelli ortaya çıkmıştır bu dönemde. Haçlı Seferleri dolaysıyla bu topraklara gelen Muhyiddin İbn Arabî, Moğol istilası yüzünden bu topraklara gelen Mevlana Celaleddin Rumî ve bu topraklardan neşet eden Yunus Emre, bu üç cemalî tecellidir. Üçü de, İslam medeniyetinin üç dili olan Arapça (İbni Arabi), Farsça (Mevlana) ve Türkçenin (Yunus Emre) imkanlarıyla sekiz yüz senedir insanlara bir şeyler anlatmaktadır.”

Tasavvuf bilinmeden Mevlana anlaşılmaz!

Prof. Dr. Mustafa Kara, maddi dünyadan manevi dünyaya uzanan yolun duraklarını ve bu yolun yolcularını anlamanın yolunun bilmeden geçtiğini söyledi önce ve sonra da bir şeyleri anlamak için, bir şeyleri bilmek gerektiğini şu sözlerle anlattı: “Mevlana’yı anlamak için, tasavvufu bilmek gerekir. Tasavvufu anlamak için de İslam’ı anlamak gerek. İslam’ı anlamanın yolu da, insanı anlamaktan geçer. Pekâlâ, insanı nasıl anlayacağız? Dil bilimciler insan sözcüğünün ‘ünsiyet’ sözcüğünden, yani dost sözcüğünden geldiğini söylerler. Sözü bu anlamıyla ele alırsak, yapılacak şey bellidir: İnsan, dostu bulmalıdır! Bazı dil bilimciler de bu sözün ‘nisyan’, yani unutmak sözcüğünden geldiğini söyler. O zaman da şu ayeti hatırlamalı: ‘Hatırlat, sen bir hatırlatıcısın!’ İşte insan, hep bir şeyler unutan ve hep bir şeyler hatırlatılması gereken bir varlıktır.”

Nasıl pişip nasıl yanacağız?

Prof. Dr. Mustafa Kara, Mevlana’nın kendi serüvenini “Hamdım, piştim, yandım!” sözleriyle formüle ettiğini söyleyerek, bu süreci gerçekleştirebilecek mekanizmaların her insanda bulunduğunu şu sözlerle açıkladı: “ İnsan bu aşamaları üç organ ile yapabilir: Kulak, göz ve gönül. Önemli olan gönül eğitimidir ve insan gönlünü eğitmek için can kulağıyla dinlemeli, gönül gözüyle bakmalı ki gönlü olgunlaşsın. Aslında Mesnevi’de anlatılan birçok hikâye, bir tek şeyi anlatıyor: Gönlü olgunlaştırmayı.”

Günümüzde kalp yıkanlar

Prof. Dr. Mustafa Kara, gönlü olgunlaştırma yolunda en büyük yardımcının tevazu, en büyük düşmanın kibir olduğunu vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti: “Kibrin en tehlikelisi de, kendi ibadetlerinden dolayı kendisini üstün görerek başkalarını küçümsemektir. İşte bu yüzden gönül adamları, kibri kötüler. Çünkü kibir, insanın her yerini kaplar ve insanda başka hiçbir şeye yer bırakmaz. Kindar bir insanın sevgi ve muhabbetten bahsetmeye hakkı yoktur. Eğer bahsederse de, samimi değildir, rol yapıyordur. Mevlana, “Nerde yıkık bir bina varsa, onun altında hazine olması mümkündür; ama ey insan, sen hazineyi yıkık gönüllerde ara!” der. İşte biz Müslümanlara düşen de, bu yıkık gönülleri aramaktır. Modern zamanlar bize başka ilgi alanları sunuyor, değişik imkânlar sunuyor; ama biz buna kanmamalıyız. Gönüller yapmalı, gönüllerde yer almalıyız. Gönüllerde yer almak da gönül ehli olmakla mümkündür, kuru bilgiyle bu iş olmaz. Fuzuli, ‘Aşk imiş her ne var ise âlemde/İlim bir kıyl u kal imiş” derken işte buna işaret eder. İlim insanı para sahibi yapar, profesör yapar; ama gönül sahibi yapmaz.”

Çağdaş putlar ve çağdaş putperestler

Eskilerin “kaygan zemin” sözüne telmihte bulunan Prof. Dr. Mustafa Kara, zor zamanda yaşadığımızı belirterek, bu zorluğun özellikle üç puttan kaynaklandığını söyledi. Prof. Dr. Mustafa Kara, sözlerine şöyle devam etti: “Bu putlar şunlardır: 1. Materyalizm, 2. Kapitalizm, 3. Sekülarizm. İlkinin derdi, madde ve haz; ikincinin derdi, sadece para ve üçüncünün derdi de, dünyadır. Her üçünde de ahrete yer yoktur. Dönüp kendi hayatımıza bakalım, neden günümüz boş işlerle geçiyor? İşte şu üç şey yüzünden geçiyor. Çünkü bu üç put, kendi değerini artırırken bizim değerlerimizi alçaltıyor ve biz de bunlara kanıyoruz. Oysa Kur’an bize, ‘Sizin için apaçık örnek Resul’dür!” der. O halde şu soruyu kendimize soralım: Hazreti Peygamber ahrete irtihal ettiğinde geride ne bıraktı?”

Prof. Dr. Mustafa Kara, sohbetinin sonunda o çok sevdiği “torunlarına” kitabını imzaladı.

 

Ahmet Serin, gönüllere bereket dileyerek yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2013, 16:50
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Elif Ömürlü Uyar
Elif Ömürlü Uyar - 3 yıl Önce

Allah razı olsun. Söyleyenden, kaleme alandan...

banner19

banner13