Medine, bir dinin yaşandığı ülke demektir

Bedri Gencer, Birlik Vakfı’nda “İslamcılıktan Medeniyetçiliğe” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi..

Medine, bir dinin yaşandığı ülke demektir

 

Nuri Sağlam Hocamız, derslerinde, okumak için tefekküre ve tezekküre yönlendirecek kitap isimleri sayar; bunların bir kısmından bizi mesul tutup bir kısmını da inisiyatifimize ve alakamıza bıraktıktan sonra şöyle der: “Bu kitapların sizin seviyenize ağır geleceğini biliyorum; bunlar biraz demir leblebidir. Ama bunları çözmek için şimdiden uğraşmaya başlarsanız, ileride çok faydasını görürsünüz. Bunlar kafa karıştırıcıdır biraz; kafanızın karışması iyidir.”

Prof. Bedri Gencer Hocanın anlattıkları da biraz bu bâbtan. Dinleyici için belli bir fikrî altyapı-arka plan isteyen, az çok mürekkep yalamışlığa ihtiyaç duyan meseleleri anlatıyor. Durgun değilse de en azından durgun gözüken manzaranın renklerinin sahte mi yoksa hakiki mi olduğunu kurcalayarak aslında ‘rahatsızlık’ veriyor; fakat bu rahatsızlığı selamet uğruna veriyor, varsın versin.

Şimdiye kadar iştirak ettiğim her konuşmasına olduğu gibi bu seferkine de hamdele ve salveleyle başladı hoca. Birlik Vakfı’nda, nefis bir bahar gününde, kapalı mekânda oluşumuzu unutturacak kadar ufuk açıcı konuşmasından bazı notlar aldım.

Müslüman varken “İslamcı” niye çıktı?

Dünya Müslümanları olarak içinden geçtiğimiz karmaşık süreci, bir tarih perspektifi olmadan tam tahlil edemeyeceğimizi düşünüyor hoca; geçirdiğimiz ve 19. asırda yaşananların tersinden bir tekrarı olan bu süreci ise “İslamcılıktan Medeniyetçiliğe” başlığıyla özetlemiş. Peki, 19. asırda yaşanan neydi? “Emperyal devletlerden ulusal devletlere geçişti; Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne. Bugünse bunun tersi niteliğinde.” diyor ve böyle bir süreç tüm dünyada yaşanırken bir devletin böyle bir dönüşüme kayıtsız kalmasının mümkün olmadığını da ekliyor.

“Modernizm, esasen politik bir değişim; asıl belirleyici yönü bu siyasî yöndür. Fikrî tarafı ise, din algısını etkilemesi.” sözünü, bir başka tarifle devam ettiriyor: “İslam’da modernleşme dediğimiz şey, ideolojileşmedir. İdeolojileşme ise dinin yaşanan bir şey olmaktan çıkarak savunulan bir şey hâline gelmesidir.” Bunu bir başka ifadeyle, ‘ilimle amel arasındaki açının büyümesi’ şeklinde tarif ediyor ki, biraz densizlik edeyim, çok mühim bir vurgulama olduğunu düşünüyorum. Bedri Hoca, normalde insanın, yaşadığı bir şeyi savunmaya ihtiyaç duymayacağını söylüyor: “Müslüman tabiri varken ayrıca bir ‘İslamcı’ tabirinin ortaya çıkması, dini yaşayanlarla savunanların farklı kişiler olduğunu gösterir.” Bu ideolojileşmenin başlangıcını ise Asr-ı Saadet’ten hemen sonraya kadar götürüyor ve “zaten” diyor, “Mutezile’nin kurucusu da Hasan el-Basrî’nin meclislerinde bulunmuş bir zattır: Vâsıl bin Atâ.”Bedri Gencer

Yine bu ideolojileşmeye bağlı olarak ele aldığı bir başka şey de ilmin parçalanması. Asr-ı Saadet’te olmayan kelam disiplininin Mutezile’yle birlikte ortaya çıktığını ifade ediyor hoca. “Fıkıh” kavramının Asr-ı Saadet’te olmadığını, kavram ve disiplin olarak var olmayıp yaşanan bir şey olarak mevcut olduğunu söylüyor: “O zamanlar fıkıh, şahsî birer fazilet ve meleke idi. Sonra şahsîlikten çıkıp disipline dönüştü.” diyor ve bin yıl evvel yazılmış tasavvuf eseri Keşfü’l Mahcub’da geçen “Asr-ı Saadet’te tasavvufun cismi vardı, ismi yoktu; bugün ismi var, cismi yok.” cümlesindeki özneyi değiştirerek fıkhın sahabe zamanında cismi olan ama ismi olmayan (yani disiplin hâline gelmemiş) bir şey olduğunu söylüyor.

Bu bağlamda Efendimiz aleyhisselamın, “Rubbe hâmili fıkhin, gayru fakîhin.” (Nice fıkıh taşıyan vardır ki fakih değildir aslında.) hadisinin Asr-ı Saadet’te fıkhın bir “ilmü’l kâl” değil, “ilmü’l hâl” oluşunu ifade ettiğini anlatıyor. Daha sonra fakih kelimesinin Arapça’daki etimolojik inceliklerine girerek meseleyi izah ediyor.

Çağımızda ‘fıkıh’a karşılık olarak üç kavramın ortaya çıktığını söylüyor hoca: İslam düşüncesi, İslam hukuku, İslamî-sosyal bilim. Bu üç kavramın 19. asırda bile değil, 20. asırda oluştuğunu da ekliyor.

“İslam medeniyeti” kavramının ortaya çıktı?

Dinin ideolojileşmesinin sebebini “medine”nin kaybına bağlıyor, yani şehrin. İstanbul’un, “Hong-Kong’laşarak” medinelikten uzaklaştığını ve Nurettin Sözen zamanında tek bir Gökkafes için yıllarca tartışılırken son on beş yılda yüzlerce gökdelenin dikildiğini ifade ediyor Bedri Hoca. Medinenin, dinin ete kemiğe bürünmesi oluşunu vurguluyor. Burada çok daha genel bir hatırlatma olarak ekleyerek “ancak” diyor, “Günümüzde kavramlar tamamen anlamlarını kaybettiği için, medinenin bugün anladığımız gibi bir ‘şehir’ olmadığını söyleyelim. Biz bugün şehir deyince ne anlıyoruz? Bir coğrafî bölge. Hâlbuki geleneksel dünyada medine, bir dinin yaşandığı ülke demek.” Arapça’da “bir dini yaşama yeri ve zamanı” manasına gelen medinenin kaybedilmesinin çağımızda üç kavramın çıkmasına sebep olduğunu açıklıyor: İslam devleti, İslam medeniyeti, İslam toplumu.

Medine-i Münevvere’yi ikame etmek için ortaya çıkan bu üç kavramdan asıl gayeyi belirtenlerin “İslam toplumu” ve “İslam medeniyeti” oluşunu beyandan başka, hilafetin kurum olarak yıkılmasından sonra, geri gelişinden ümidini kesen ulemanın “İslam devleti” kavramını ortaya çıkardığını söylüyor. Bu İslam devleti mefhumundan evvelse bir “hilafet devleti” mefhumu varmış ki, öncüsü Reşit Rıza’ymış.

Fundamentalizm ve modernizm ayrımında ilkinin Seyyid Kutup’ta “İslam toplumu” kavramıyla, ikincisinin Malik bin Nebi’de “İslam medeniyeti”yle karşılandığını söylüyor Bedri Hoca. Fundamentalizmi, ‘İslam’ın inşa ettiği ilk zamanlara dönüş’ ve buna mukabil modernizmi ise ‘gelecekteki ütopik (kelime anlamı: yok yer) bir İslam medeniyetine kavuşmak’ olarak açıklıyor. Fundamentalizm geçmişteki bir ütopyayı ifade ediyor, modernizm gelecekteki. Yani Seyyid Kutup için hedef geçmişte, Malik bin Nebi için gelecektedir, henüz gelmemiştir. “İslam medeniyeti” kavramının ortaya çıkışını bu şekilde açıklıyor Bedri Hoca. Peki, Seyyid Kutup İslam toplumunu savunurken Malik bin Nebi niçin İslam medeniyetini savunuyor? Bunun sebebini de Malik bin Nebi’nin frankofon oluşuna bağlıyor. Onun Fransız sömürgesi olan Cezayir’de yetiştiğini ve aslen ‘sivilizasyon’ kavramının da Katolik Avrupa’nın kalbi olan Fransa’da ortaya çıktığını söyleyerek ekliyor: “Hıristiyanlık’ın dinden medeniyete dönüştüğü ülke de Fransa’dır.”

Böylece günlük hayatımızda normal bir edayla kullandığımız ‘medeniyet’ mefhumunun (bunu mefhum olarak ne derece bir vukufiyetle kullandığımız da meşkûk) bir sekülerleşme ve modernleşme mahsulü oluştuğunu ortaya koyan hoca, 1914’te, I. Cihan Harbi’nin başladığı ve hilafetin fiilen bittiği zamanda Müslüman aydınların, “Ulus devletlere parçalanmış İslam dünyasını biz nasıl birleştireceğiz?” kaygısından doğan bir fikir olduğunu söylüyor, İslam medeniyeti fikrinin. Tıpkı ‘İslam hilafeti’ kavramı gibi ‘İslam medeniyeti’ de uluslar üstü bir kavram olarak benimsenmiş.

İslamcılık tam olarak ne?

Konuşmasının başlangıcında sathî olarak değindiği noktayı açıyor Bedri Hoca ve İslamcılık kavramını irdeliyor. “Namaz kılmadığı hâlde İslamî düzeni savunan kişiye İslamcı denir.” deyip böyle bir tavrın altında yatan mentalitenin, “Namazı dedem de kılar; ama ben İslam’ın düzenini, hayata geçirilmesini savunuyorum.” şeklinde bir mantık olduğunu, “İslamcılık”ın sömürge mağduru olan (böyle söylemesinin sebebi, İslamcılık’ı savunma temelli bir reaksiyon olarak tarif etmesinden ileri geliyor olsa gerek) İslam ülkelerinde ortaya çıkmış bir kavram olduğunu söylüyor: “Hâlbuki Türkiye siyaseten sömürge olmamış bir ülke olduğu için İslamcılık Türkiye’de ithaldir.”

Bedri Gencerİslamcılığın bittiğini söyleyenlerin, bir zamanlar İslamcılığın başladığını söyleyenlerle aynı zihniyette kimseler olduğunu vurgulayarak “Peki İslamcılık bittiyse ne başladı?” sorusunu soruyor: “Çünkü tabiat boşluk kaldırmaz. İslamcılık bittiyse onun yerini başka bir ideolojinin doldurması lazım. Dikkat ederseniz, onun yerini alan medeniyetçiliktir. ‘İslam devleti’nin de yerine oturuyor bu ve bir medeniyetçilik rüzgârı esiyor.”

Medeniyetçilik bir projedir

‘Öcü’süz kalan NATO’nun, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kendine edindiği ‘yeşil öcü’yle, 1991 yılından itibaren globalizasyon sürecinin de başladığını söylüyor. “İşte” diyor, “bu globalizasyon denen şey, kapitalizmin yeniden yapılanması sürecidir. Kapitalizm, ulus devletlerle doğmuştur. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı yıl (1989) ulus devletlerin miadı dolduğuna göre o zaman kapitalizmin de miadının doğması lazım. Ama öyle olmuyor; kapitalizm, her hâlükârda kendini yaşatmak üzere yeniden yapılanıyor.” Bunun devamı olarak düşünürsek iki kavrama getirdiği tarifler çok mühim: “Globalizasyon, tek bir küresel kapitalist medeniyetin egemenliği; sivilizasyon ise onun altındaki medeniyete tâbi insanlığı belli medeniyetler etrafında toplama projesi.” Dış politikamızdaki “medeniyet eksenli söylem”in dahi bu projenin bir parçası olduğunu belirtiyor.

Bedri Gencer, kapitalizmin globalizasyon adıyla yaşatılması için onun altında dünyadaki ulus devletleri belli medeniyetler altında toplama projesinde, Batı’nın gözünde, biri maddî biri manevî, iki anahtar medeniyet olduğunu söylüyor: Çin ve İslam dünyası. Hoca, Çin’in zaten kapitalizmin şantiyesi hâline geldiğini, İslam dünyasının ise birçok gerekçeyle ‘İslam medeniyeti’ adı altında toplandığını ifade ediyor. Burada, zeyl olması cihetinden parantez açabiliriz ki, Yusuf Kaplan, Çin’in Batı için tehdit oluşturmadığını bir yazısında dile getirmiş ve “Hiç Sinofobya diye bir şey duydunuz mu?” diye sorarak bunu duymanın mümkün olmadığını, zira Batı’nın Çin’den, artık onu kapitalistleştirebilmenin başarısıyla korkmadığını (Çünkü düşmanınız size benzediği zaman iddiasını kaybetmiş demektir ve iddiasını-davasını kaybetmiş bir düşmandan korkulmaz.) söylemişti.

Medeniyet seküler, hikmet yücedir

Bir başka konuşmasında “Dinin kaynağı hakikatin; hem isimli hem isimsiz, hem tikel hem tümel, hem teorik hem pratik boyutlarını ifade eden ve varlığın merkezinde yer alan bir kavram.” şeklinde tarif ettiği “hikmet”, Bedri Gencer’in, üzerinde fazlaca durduğu kelimelerden. “Pavlus, Hıristiyanlık’ı şeriatından tasfiye etmiştir.” diyor ve devamında hikmet mevzuuna geliyor: “Şeriatını kaybeden bir dinin hikmetini kaybetmesi kaçınılmazdır. Batı zamanla hem şeriatı hem hikmeti kaybetti. Bizse İslam dünyası olarak bugün elimizde şeriatı tuttuğumuz hâlde maalesef hikmeti kaybettik.”

O kaybettiğimiz hikmeti bugün bize gösterecek kaynağın Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’si olduğunu ifade ediyor Gencer. O kitaptaki hikmet tasavvuruyla bugünkü medeniyet tasavvurumuzu karşılaştırdığımızda farkın da çok net bir şekilde meydana çıkacağını, medeniyetin dinin yerini alan seküler bir kavram olduğunu ve bir çuval gibi içine ne atarsanız alacağını (“Peygamberimiz en büyük çevreciydi”, “Dinler arası diyalog peygamberimizle başlamıştı.” vs.) ekliyor.

Kurtuluş formülü Sünnette

Batı’daki sekülerleşmenin şeriat üzerinden, bizdeyse sünnet üzerinden olduğunu ifade eden Bedri Gencer Hoca; Müslümanlar’ın şeriatı yaşamasının sünnetle mümkün olduğunu, dinin kalıbının sünnet oluşunu söylüyor ve devamla, Kemal Paşazade’nin Osmanlı’nın İslam anlayışının çerçevesini çizdiği eseri olan “er-Risâletü’l Münire”sinde de yorumu olan “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse…” hadisini şöyle anladığını anlatıyor: “Ümmetinden büyük günah işleyenlere bile şefaat edecek olan peygamberimiz, nasıl oluyor da sünnetinden yüz çevirenlerin Müslümanlıktan çıktığını söylüyor?” Bunun açıklamasının, sünnetin o ibarede bizzat din anlamına gelmesi olduğunu söylüyor hoca. Yani o kadar ki, sünnetin ‘din’ olduğuna dair böyle bir bilgi de varmış.

Bugün hepimizin sünnetin ehemmiyetini öğrenmemiz ve kuvvetle ona sarılmamız, sünnetlerimizi teker teker diriltmemiz icap ettiğini anlatıyor Bedri Gencer Hoca, ne de iyi ediyor. Bir saatten biraz daha fazla bir zamanda bize huzur iklimlerinden esip gelen nefahât ikram ediyor.

 

Sadullah Yıldız, dirilen sünnete payanda olmak istiyor

 

 

Güncelleme Tarihi: 22 Nisan 2013, 10:53
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13