M. Lütfi Arslan 'Batı Düşüncesi'ni anlattı

Mehmet Lütfi Arslan ile Richard Tarnas’ın 'Batı Düşüncesi Tarihi II' adlı kitabının genel hatları üzerine sohbet ettik. Hocanın güler yüzlülüğü, Gazanfer Ağa Medresesi’nin tarihî kokusu, Yusuf Kaplan Hocanın nükteli dipnotlarıyla akşamımız hayır oldu. Yunus Sürücü yazdı.

M. Lütfi Arslan 'Batı Düşüncesi'ni anlattı

 

 

28 Mart Cuma akşamı saat 18.00’da Medeniyet Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Yrd. Doç. Dr. Mehmet Lütfi Arslan Ağabeyimizle, Külliyat Yayınları’ndan çıkan ve çevirisini Yusuf Kaplan’ın yaptığı, Richard Tarnas’ın “Batı Düşüncesi Tarihi II” adlı kitabının genel hatları üzerine sohbet ettik. Hocanın güler yüzlülüğü, Gazanfer Ağa Medresesi’nin tarihî kokusu, Yusuf Kaplan hocanın nükteli dipnotlarıyla akşamımız hayır oldu.

Cağaloğlu’ndan, “Hattat Hâmid Aytaç” adlı kitabımı almış Sultanahmet taraflarına doğru yürüyorum. Molla Fenari Cami’nin yanından geçerken caminin mütevazı mezar taşları dikkatimi çekti. Şöyle bir bakayım dedim. Maalesef, o güzelim mezar taşları kırılmış, dökülmüşlerdi. Kimisinin taşı sararmış, kimisinin yazıları silinmiş, kimisinin baş kısmı yoktu. Çok üzüldüm. Ecdad mirası olan bu tapular, birer birer tarihe karışıyordu. Mezar taşları olmayan bir cemiyetin istikbali felaket olacaktır. Mezar taşları olmayan bir cemiyetin tapusu kaybolacaktır. Mezar taşları, bir medeniyetin açık havadaki gayr-ı resmi tapularıdır. Hülasa mezar taşları hususu, İstanbul’a geldiğimden beri derin bir şekilde beni yaralamaktadır. Umarım bir gün nelere sahip olduğumuzu milletçe anlarız.

Gönlümde mezar taşlarının, kitabelerin, çeşmelerin hüznüyle birlikte Sultanahmet’e yürümeye başladım. Sultanahmet’i şöyle bir gördükten sonra vakit kaybetmeden Beyazıt’tan Vezneciler’e, Vezneciler’den Gazanfer Ağa Medresesi’ne doğru yol alacaktım. Yolda yürürken yürümenin ne kadar önemli bir eylem olduğu üzerinde de düşünüyordum. Yürümek, bedenimi taşımaktan ibaret bir eylem olmayıp, tarihin seyrini de görmeme yardımcı oluyor, beni adeta bambaşka dünyalara götürüyordu. Tanpınar da mektuplarında yürümenin önemli bir eylem olduğu hususu üzerinde duruyordu.

Yolda gördüğüm Şehzadebaşı Camisi’nin silinmiş yazıları beni derinden sarsıyordu. Fakülte tarafına ne zaman gitsem silinmiş, artık bizim için değerli sayılmayan bu yazıları görüp kahroluyorum. Bir kör olmak istiyor, kendi kurduğum vehim dünyasıyla eşyaya, bu güzel mirasa öylece dokunmak istiyordum. Gözler bazen yük. Ne var ki bizim için öneme sahip olan şeylerin terazisi artık maddi bir değerinin olup olmadığından geliyor. En açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, bizim bu eserlere bakış açımız, maddi değerinin olup olmadığıdır artık. Maddi değeri varsa bizim için önemli, yoksa bizim için değersiz olarak kabul ediliyor. Cami, zamanında restore edilmiş fakat o güzelim yazılarını restore eden zihniyet tarafından hiçbir kıymet atfedilmemiştir. Sadece yazıları değil mezar taşları da öyle. Bunu pekâlâ görebilirsiniz. Bir gün yolunuz düşerse şöyle bir bakın, ne dertten muzdarip olduğumu çok iyi idrak edeceksiniz. İstanbul’un her tarafı böyle. Çeşmeler, mezar taşları, kitabeler ve daha nice ecdad mirası adeta gözümüzün önünden kayıp gidiyor. Her neyse; ben bu kadar yakınmayla iktifa eyleyeyim.

Bir taraftan sınırlı ve sorumlu, bir taraftan sınırsız ve sorumsuz olmak istiyoruz; İşte dramımız bu!

Şehzadebaşı Camisi’ni geçtikten sonra Gazanfer Ağa Medresesi’ne geldim. Burası zamanında karikatür müzesi olarak kullanılmış. Yakın zamanda restore edilerek açılmış. Gerçekten tarihî havası sizi kendine çekiyor. Dışardan görüntüsü ayrı güzel, içerden görüntüsü ayrı güzel. Ortasında şadırvana benzeyen çok şirin ve güzel bir yapı da mevcut. Ayrıca girişteki mezar taşları da medreseyi cazip kılan bir başka unsur. Bozdoğan Kemeri’nin hemen dibinde. Hemen kitabı konuşacağımız kısma geldim. Yerlerimizi aldık. Artık başlayabiliriz sohbetimize.

Lütfi Hoca evvela kitap okumaktan, kitap okumanın öneminden bahsetti. “Bir yandan okumak istiyoruz, bir yandan ömrümüzün buna vefa etmeyeceğini bilmekle mahzun oluyoruz. Bir taraftan sınırlı ve sorumlu, bir taraftan sınırsız ve sorumsuz olmak istiyoruz. İşte dramımız bu!” diyerek kitap okumaya ömrümüzün yetmeyeceğini güzel bir şekilde beyan etti. Daha sonra ise elimizin bütün kitaplara yetişemeyeceğini söyleyerek, bu üzüntü verici durumun fani oluşumuzun bir gerekliliği olduğunun üzerinde durdu. Evet, fani isek elbette sınırlı bir dünyamız olacaktır. Fani isek elbette elimiz her yere yetişemeyecekti. Lütfi Hoca’nın bu tespiti hakikaten çok önemli bir tespitti. Okumanın mahdut olması bile bize faniliğimizi hatırlatmıyorsa eğer, ya niçin okuyoruz? Okumak, O’na vasıl olmak istemenin bir yolu değil midir?

Lütfi Hoca daha sonra ise, kitap okumanın bir yol, bir tarz gerektirdiğini belirtti. Her yiğidin elbette ki bir yoğurt yiyişi vardır; fakat genel çerçevede de bazı belirli kurallar yok değildir. En başta kitabın dış görünüşü, yazarı, çevirmeni üzerinde durdu. Gerçekten bunlar, bir kitabı tanımamızda göz ardı edilemeyecek kadar önemli hususlardır. Bir kitabın değerlendirilmesinde evvela kapak, içindekiler, indeks, kaynakça gibi önemli faktörlerin üzerinde durulması gerektiğini söyledi.

Batı düşüncesi, insana, eşyaya, hadiselere bakarken her şeyi mikrolaştırmak hastalığına yakalandı

Bunları konuştuktan sonra Lütfi Hoca, kapak resmi üzerinde kafa yormamızı istedi. “Sizce bu kapak resmi niçin buraya konulmuş, siz buna bakınca ne görüyorsunuz?” dedi. Biz tabi biraz şaşırdık. Çünkü direkt olarak hocanın önsözü de atlayarak kitaba başlayacağını zannediyorduk. Hepimiz kitaba pürdikkat bakmaya başladık. İttifak ettiğimiz düşünceler: Kentleşme, kentleşmeyle beraber bireyin yalnızlaşması, şehir ve kent kavramlarının birbirinden farklı olması, çıkmaz sokaklar, modernizmin kendini uzaktan seyredip, “Ne oluyor bana, ben ne yapıyorum?” demesi, kentin ortasında bulunan şeklin insan suretinde olması, insan kafasının makineleşmesi, kale surlarının kadim şehirlere ait olduğu, merkezi olmayan bir kentin sonucu olarak bireyde ve toplumda oluşan tahribat, mozaik toplum, cehennemin çevresinin süslü, renkli şeylerle ihata olunması ve buna benzer nice düşünceler…

Lütfi Hoca ise, bize katılmakla beraber, daha deruni bir nazarla bakıyordu resme. O, kitabın üstten bakıcı, hepimizi en baştan tarif edici, hepimizi en baştan kategorize eden bir anlayışın hâkim olduğunu söyledi resimde. Bu tespiti, benim çok hoşuma gitti. Hakikaten de resme baktığımızda her şeye kuşbakışı bakan bir anlayışın tesiri görülüyordu. Daha sonra Lütfi Hoca “kent” ve “şehir” ayrımının yapılması gerektiğini dile getirdi. Şehir-kent ayrımını yaptıktan sonra şehrin kentten ayrılan noktalarını belirtti.

Şehirde bütün yolların çıktığı bir merkez, bir meydan vardır fakat kentte böyle bir şey söz konusu değildir. Şehir, kadim kültüre ait değerleri taşır sinesinde fakat kentte böyle bir durum yoktur. Merkezden periferiye gidildikçe her şeyin küçülüp mikro haline geldiğini de dikkatli bir şekilde gördük. "Daima daha az, daima daha küçük" elbette ki Batı düşüncesinin içinde bulunduğu bir çıkmaz sokaktır. Evet, Batı düşüncesi, insana, eşyaya, hadiselere bakarken her şeyi mikrolaştırmak hastalığına yakalandı. Postmodernizm, modernizme baş kıldırarak, “daha küçük, daha mikro, daha yukardan, daha uzaktan” diyordu. İşte bu sebeple Batı düşüncesi, sonunda elindeki parçaları bir türlü birleştiremeyip, Frankenstein gibi bir hilkat garibesi ortaya çıkardı. “Daha yakından” demek ayrıca “daha uzaktan” demekti. Çünkü gözümüz çok yakındakini göremez. Onun net olması için eşyanın, düşüncenin, hadiselerin “insan gözünün görebileceği bir vasat vaziyette” olması gerekiyordu. İşte Batı düşüncesi bunu yakalayamıyordu. Yakınlaşmanın, daima yakınlaşma getireceğini belirtiyordu. Fakat yakınlaştıkça derinliği bozulan bir şeyle yüz yüze geldi ve “Ne oluyor bana?” dedi.

Duraklama ve gerileme denilen dönemlerde Osmanlı elinden geleninin en iyisini yapmıştır

Merkez-periferi konuşulduktan sonra kitabın manifestosu üzerinde duruldu. Yusuf Kaplan kitabın “Külliyat Manifestosu” adlı girişinde Külliyat Yayınları’nın nasıl bir amaca sahip olduğunu belirterek çok önemli hususlar üzerinde duruyordu: “İki yüzyıldır yaşadığımız ikinci medeniyet buhranı, epistemolojik ve ontolojik bir kopuş ve çift yönlü bir temassızlık doğurdu: Hem İslâm’la, hem de diğer dünyalarla simülatif/sığ ve sahte ilişkiler kurmamıza yol açtı.” Yusuf Kaplan’ın manifestosundan aktardığımız bu sözleri dikkate değerdi. Ortada bir kaos ve buhran varsa elbette bu siyasî, felsefî, kültürel buhranlardan bağımsız değildi. Arslan, konuşmasına, “Eğer siyasi bir buhran varsa, ortada mutlaka bir eğitim buhranı yahut bir toplumsal buhran yaşanıyor demektir. Tam tersine, eğer toplumda manevi buhran varsa bu, siyasi buhrana da, kültürel bir buhrana da inkılâp edebilir” diye sözlerine devam etti.

“570: İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in doğumu”

Kafamda söylenilenleri canlandırdıkça hakikaten de böyle bir şeyin var olduğunu idrak ediyorum. Alfabemizin değişmesi, elbette ki siyasî ve toplumsal bir buhrana yol açacaktı. Kendi dedemizin mezar taşını okuyamamamız elbette ki toplumsal bir buhran olarak netice verecekti. Bunun gibi daha binlerce örnek bu düşüncenin ve hakikatin içerisine dâhil edilebilir. Daha sonra ise Toynbee’nin “Osmanlı’nın durdurulması” kavramı üzerinde duran Arslan, Osmanlı Devleti’nin hâlâ bir parça devam ettiğini belirterek, Osmanlı Devleti’nin son dönemleri için adlandırılan “duraklama”, “gerileme” gibi tanımlamaların yerinde ifadeler olmadığını söyledi. “Duraklama ve gerileme denilen dönemlerde Osmanlı elinden geleninin en iyisini yapmıştır” diyerek yaygın görüşe karşı çıktı. Daha sonra kitabın arka kapağındaki beş sorunun önemi üzerinde konuştuk.

“Batı uygarlığının kurucu entelektüel temelleri neler?”

“Batı uygarlığının yaşadığı entelektüel krizin nedenleri nerede gizli?”

“Sekülerleşme, Batı düşüncesinin seyrüseferini nasıl etkiledi?”

“Bilimsel, iktisadî ve entelektüel devrimlerin sonuçları neler?”

“Postmodernizmin yol açtığı ontolojik evsizlik ve anlam krizi nasıl aşılabilir?”

Aslında, Richard Tarnas’ın ortaya koyduğu modernizm ve postmodernizm okuması ve bunun akabinde bir teknik olarak ortaya koyduğu katılımcı mistik, kozmosla insanın yeniden buluşması çabasının yeniden ortaya çıkması, bizim modern kavramımızla ya da Yusuf Kaplan’ın endişeleriyle örtüşen şeyler değil. Tarnas’ın baktığı yeri birazcık daha bizim penceremiz kılmaya çalışıyor Yusuf Kaplan bu sorularla. Nitekim Yusuf Kaplan kitabı sadece Tarnas’ın tekelinde bırakmıyor, yeri geldiğinde düzeltmeler yapıyor. Özellikle kronoloji bölümünde bunu görüyoruz.

Mesela Kaplan'ın, Tarnas’ın “1950: Yahudi Patriklerinin Mâverâünnehir’den Kenan’a göçleri” diye belirttiği bu cümlenin parantezine “geleneksel incil tarihine göre” notunu koyması kitaba ve insanlık tarihine olan vukufiyetini belirtiyor. Ayrıca 529 tarihi ile 590-604 tarihi arasına, “570: İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in doğumu” notunu yerleştiriyor. Bunun gibi Yusuf Kaplan’ın not düştüğü birçok yer daha var. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Yusuf Kaplan’ın böyle bir şey yapması kitaba olan güveni de kat kat artırıyor. Elimizdeki bu kitap gerçekten Batı düşüncesi tarihi açısından çok önemli bir kitap.

Kitabın sağlam temeller üzerinde teşekkül etmesi ve Yusuf Kaplan’ın müdahaleleri elbette ki bu kitabı nefis bir kitaba dönüştürmüştür. Ki daha kitabın içerisine girilmedi. Lütfi Hoca ile bütün bu konuştuklarımız sadece kitabın genel bir görünüşünden ibarettir. Kitabın indeks, kronoloji gibi yerlerini inceledikten sonra içindekilere göz atmaya başladık. İçindekiler kısmında özellikle üzerinde durduğumuz kavramlar “zihniyet” ve “tasavvur” kelimeleri idi. Zihniyet ve tasavvur kelimeleri hakikaten büyük bir çembere sahip olan kelimelerdir. Etraflıca analiz gerektiren kelimelerdir. Mündericatında bütün bir felsefeyi barından kelimelerdir. Arslan’ın deyimiyle, “mesuliyet gerektiren” kelimelerdir. Evet, bir yazar eğer zihniyet ya da tasavvur kelimelerini kullanıyorsa çok büyük bir yükün altına girmiş demektir. Ya bu yükün altından kalkacak ya da bu yükün altında ezilecektir. İşte bu kitap, zihniyet ve tasavvur kelimelerinin yükü altında doğrulmuş ve bu doğrulma üzerine felsefesini inşa etmiştir. Hele hele Batı düşüncesinin mikro okumayı sevdiğini hatırlatırsak, bu kelimelerin ne kadar öneme sahip olduğunu pekâlâ anlarız.

Mikro okumayı sevenler elbette bu meta anlatımı üretmekte çekingen davranacaklardır. Ki modernite bunu reddederek yola koyulmuştu zaten. Daha doğrusu bu anlayışı reddeden postmodernizmdir. Evet, postmodernizm bunu reddediyor ama aslında postmodernizmin manası da modernizmin bir tür kendini yeniden adlandırma çabası olarak telakki edilebilir. Henüz içerisine girmediğimiz bu kitabın içeriği kim bilir ne kadar zenginlikle doludur. Biz sadece kitabın genel hatlarını konuştuk. Gelecek hafta inşallah kitabın derununa inip kitap hakkında daha başka başka meseleler üzerinde konuşacağız. Sohbet, her hafta Cuma günü saat 18.00’da Gazanfer Ağa Medresesi’nde.

 

Yunus Sürücü, “Gelecek hafta mühim meselelerle geliyorum” dedi

Güncelleme Tarihi: 01 Nisan 2014, 16:54
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26