Lalesiz erguvansız İstanbul düşünülebilir mi?

Mehmet Kamil Berse, İstanbul Şehrengizi üstbaşlıklı söyleşilerinde geçtiğimiz günlerde İstanbul’un erguvan ve lalelerini anlattı. Hatice Sarı etkinlikten notlarını aktarıyor..

Lalesiz erguvansız İstanbul düşünülebilir mi?

Mehmet Kamil Berse, her ay Bağlarbaşı Kültür ve Kongre Merkezi’nde “İstanbul Şehrengizi” üst başlığıyla konuşmalar düzenliyor. İstanbul Şehrengizi demek, İstanbul’u karıştıran demek… Bu sohbetlerin çıkış sebebi de tarihten bu yana İstanbul’u karıştırıp çiçeklerini, sokaklarını, kendine has özelliklerini anlatmak…

Geçtiğimiz günlerdeki söyleşisinde M. Kamil Berse İstanbul’un erguvan ve lalelerini anlattı. Erguvanlardan başlayarak şunları söyledi: “İstanbul’un bir rengi varsa o da erguvan rengidir der eskiler. Erguvan İstanbul’un fethinden sonraki dönemlerine ait bir çiçek değildir. Bizans döneminde de erguvan vardı. Bizans imparatorlarının erguvan rengini benimsediklerinden ve Bizans’ın erguvan renginde bir imparatorluk olduğundan söz ederler. Hatta imparatorların pelerinleri bile erguvan rengidir. Bizans’ta bir asalet simgesidir ve Bizans döneminde imparator dışında hiç kimse erguvan renginde kıyafet giyemezlermiş. Bunun dışında bu ağacın Hristiyan dünyası için ayrı bir önemi daha vardır. Hz. İsa’yı kahinlere gösteren Yahuda, yaptığından pişman olduktan sonra kendini bir ağaca asar. Rivayete göre kendini astığı ağaç erguvan ağacıdır. Yine aynı inanca göre erguvan ağacı eskiden beyazdır, Yahuda’nın kendini asarkenki utancı sebebiyle rengi şimdiki haline dönmüştür.”

İstanbul'un erguvan aşkı Bursa’ya da sıçramış

Erguvan sadece Bizans’ta değil, Mısır’da ve sonrasında Osmanlı’da da asalet rengi sayılmış. Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmed’den itibaren ticari defterlerde kayıtlı ağaç alımlarına bakıldığında en çok erguvan ağaçları alındığını görüyoruz arşivlerde. İstanbul’da erguvanları Boğaz'dan seyretmek gerekir. Boğaz'da Fenerbahçe Parkı’ndan hareketle Üsküdar, Kuzguncuk’tan Anadolu Hisarı’na kadar kıyıda rengiyle kendisini belli eden erguvan ağaçlarını seyretmek, insana çok güzel bir huzur veriyor. Diğer yakada Beşiktaş’ta yola çıkıp Tarihi Yarımada içinde de sık sık erguvanlara rastlanıyor. Mehmet Kamil Berse’nin dediğine göre İstanbul’un erguvan aşkı Bursa’ya da sıçramış.

Edebiyatta da erguvanın çok özel bir yer var, hocamız şöyle açıklıyor bunu: “Gül çiçekler arasında önemli bir semboldür, hatta tasavvuf edebiyatında Hz. Peygamber’in remzi olarak bilinir. Gül her mevsim yetişir fakat erguvanın ömrü çok kısadır. Nisan’da başlayıp Mayıs sonralarında biter erguvan mevsimi. Erguvan ağacının edebiyata konu olması da bizim için çok önemlidir. Ahmet Hamdi Tanpınar diyor ki, Bursa’da erguvan şenlikleri yapılırmış. Emir Sultan senenin erguvan mevsiminde ülkenin farklı bölgelerinden talebeleri toplar, bir erguvan meclisi oluştururmuş. Kendisinin vefatından sonra da bu gelenek devam etmiş, ta ki Cumhuriyet’e kadar... Bursa ile ilgili Beş Şehir kitabında Tanpınar şöyle diyor: ‘Erguvan şenliği, baharın bütün güzelliğiyle kendini gösterdiği erguvanların rengarenk açtığı günlerde, Emir Sultan, halife ve müritlerinin Osmanlı ülkesinin dört bir yanında kalabalıklar halinde Bursa’da Emir Sultan dergahına gelerek bir hafta boyunca zikr ü tevhid icra etmeleri, diğer tekke ve dergahları ziyaret ederek sohbete katılmalarıdır. Bir hafta süren bu fasıl çeşitli toplantılar, davetler, şehir gezileri ve benzeri cemiyetlerle şenlenir, bu durum şehirde bolluk, bereket ve meserret olarak algılanırdı’ deyip bundan 60-70 sene öncesinin durumunu da kayda düşmüş ve bize anlatıyor. Bursa’da erguvan şenlikleri son yıllarda tekrar başladı.”

Erguvan çok utangaç bir ağaç, bir görünür bir kaybolur

Bizans’ın kuruluş tarihi 11 Mayıs olarak geçiyor kitaplarda. Bu tarih tam erguvan mevsimi. İstanbul’un fethi ve Osmanlı’ya geçiş tarihi olan 29 Mayıs da erguvan mevsimi. Bakıldığında İstanbul hep erguvan mevsiminde değişmiş.

Mehmet Kamil Berse’nin anlattığına göre erguvan çok utangaç bir ağaç, bir görünür bir kaybolur. Eskiler hep biz mizaç olarak utangaç insanları severi, erguvanı sevmemiz de bundan. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi'nde erguvanla ilgili Bursa’dan dem vurarak bahsediyor. ‘Bu şehir seyrettiğim hiçbir şehre benzemiyor. Üzerinde ışık dalgalanır. Ruhaniyeti büyük eski bir şehirdir. Zira burada olan büyük ermişler, tefsirciler, hadis bilginleri, edebiyatçılar, yazarlar başka diyarlarda yoktur. Ancak cennet benzeri Bağdat’ta olur. Bu şehrin güney tarafında hayat suyu kaynakları bulunduğundan, o yüksek dağdan bin altmış kaynak suyu çıkar. Bağ ve bostanları meşhurdur ve erguvan ağaçları bu şehre damgasını vurmuştur.’ Erguvan şenlikleri de Seyahatname’de erguvan cemiyeti olarak geçiyor.

Lale aslında bir dağ çiçeği, İstanbul’a gelince medeni olmuş

İstanbul'da erguvanın en güzelinin Kuzguncuk ve Rumeli Hisarı’nda göründüğünü de ekleyen Berse, ardından İstanbul’u İstanbul yapan ve edebiyatta birliği, tekliği simgeleyen laleyi anlatmaya başladı: “Laleyi Arap harfleriyle yazdığımızda bir elif, iki lam ve bir he’den oluşur. Tersten okunduğunda hilal olur. Ebced hesabına göre 66’ya tekabül eder. Allah, hilal ve lale kelimeleri aynı harflerle yazılır. Normalde argo olarak tabir edilir fakat aslında argo değildir, 'işleri 66’ya bağladın' derler. Bu aslında 'işleri Allah’a bırakmak' anlamına gelir. İstanbul’un fethiyle beraber Fatih Sultan Mehmed tarafından çokça ekilmeye başlamış laleler. Kanuni Sultan Süleyman’ın saray bahçesinde çokça kullandığı bir çiçektir. Lale aslında bir dağ çiçeği, İstanbul’a gelince medeni olmuş. Yaklaşık 2000’e varan çeşidi vardır. Sarayda lale çeşidini ilk artıran kişi olarak Ebussuud Efendi bilinir. Lalenin Allah’ı remzeden bir çiçek olduğuna inanıldığı için, cennetin de bir lale bahçesi olduğuna inanılır ve bu nedenle lale çokça yetiştirilir.”

M. Kamil Berse, lalenin edebiyatımızdaki yerinden de bahsetti. İkinci Selim’in saray defterlerindeki harcama kalemlerinde “kefeden 300.000 lale soğanı getirile” diye emir buyurduğu rivayet edilmiş. Kanuni döneminde Viyana’dan gelen bir elçi tarafından laleler çok beğenilmiş ve Viyana’ya giderken yanında birkaç lale soğanı götürmüş. Viyana’ya da lale bu şekilde ulaşmış. Oradan Kanada’ya kadar ulaşmış. Gittiği her ülkede farklı sektörler de oluşmuş lale üzerine. Hatta Hollanda’da açık artırmayla yüksek meblağlara lale soğanları satılırmış. İstanbul’da Üçüncü Ahmed, lale soğanlarının fiyatları için belli bir üst sınır belirlemiş ve onun üzerinden satış gerçekleşmesin diye ferman bile yayınlamış. Bir de defter-i lalezar varmış o dönemlerde. Lalelerin kaydolduğu deftermiş ve 1108 ayrı lale çeşidi varmış. Şu an Fatih’teki yazma eserler kütüphanesinde orjinali mevcutmuş bu defterin.

Sarayda çiçekliğe çok önem verildiği için şükufeciyan kadrosu oluşturulmuş. Bu kadrolarda sarayda olanlara 'ser şükufeciyan-ı hassa' denirmiş. Lale ile uğraşanlar için kullanılan insanlara verilen bu rütbe onun saraydaki önemini de gösteriyor. Ayrıca 'çiçek encümen-i danişi', yani çiçek akademisi de kurulmuş aynı dönemlerde. Osmanlı döneminde böyle güzellikleri akademik seviyeye de bağlamışlar” diyerek lalenin özelliklerine geçti Mehmet Kamil Berse.

İstanbul’u lalesiz de düşünemiyoruz, erguvansız da

Lale koku vermeyen bir çiçektir. Dıştan rengarenk görünür fakat içi siyahtır. Bu dışarıdan rengarenk görünürken içten mahzun olan Müslümana benzetilir, koku vermeyişindeki sır da buradan çıkarmış. Altı yapraklı oluşu, amentüyü simgelermiş. Tek soğandan, tek fidan ve tek çiçek çıkar. O nedenle vahdeti, birliği temsil eder. Lale bencil değildir, tek başına noktadır. Yasin Suresi’nde “eğlal” kelimesi vardır ve bu kelimenin kökü de laledir. Eğlal, boyunduruk manasına geliyor. Allah’a dua eden, yapraklarını Allah’a açmış bir çiçek olarak kabul edilir. Tarihsel süreç içinde lale sadece bir çiçek olarak kalmadı. Ebruzenlerin suya işlediği bir çiçek oldu, nakkaşların işlediği bir sanat oldu. Avni mahlasıyla Fatih Sultan Mehmed’in, Muhibbi mahlasıyla Kanuni Sultan Süleyman’ın çok güzel şiirleri var lale üzerine.

Biz 'lale' diyoruz, Avrupalı 'tulip' diyor” diyerek çok güzel bir noktaya değindi M. Kamil Berse. Tulip aslında tülbent demekmiş. Osmanlı’nın sarığı tülbenttendir ya hani, Hollanda’da ve Avusturya’da Osmanlı’nın sarığı manasında “tulip” denmiş laleye. Osmanlı çiçeği olduğu için, Osmanlı’yı hatırlattığı için…

İstanbul’u lalesiz de düşünemiyoruz, erguvansız da… Bu iki güzel çiçeğin açtığı zamanlara erdiğimiz için, bu yazıyı okuduktan sonra tarihi yarımada içinde güzel bir yürüyüşe çıkıp erguvanların, lalelerin hüküm sürdüğü İstanbul’u, Mehmet Kamil Berse hocanın anlattıklarının tahayyülüyle tekrar keşfetmek gerek değil mi?..

 

Hatice Sarı notlarını aktardı

Yayın Tarihi: 29 Nisan 2014 Salı 14:26 Güncelleme Tarihi: 29 Nisan 2014, 14:54
banner25
YORUM EKLE

banner26