Kelime hazinemiz arttıkça kavgalarımız azalacak

Durali Yılmaz geçtiğimiz günlerde yaptığı bir söyleşide edebiyattan dine, dinden medeniyete, medeniyetten günümüz aşırılıklarına ve kültürün yok olmasına temas etti. Emin Atalay notlarını aktarıyor.

Kelime hazinemiz arttıkça kavgalarımız azalacak

İlim, Kültür ve Rahmet Derneği (İKRA)’nin 20.12.2015 tarihinde düzenlemiş olduğu motivasyon seminerlerinin bu ayki konuğu romancı Durali Yılmaz idi. Bakmayın Durali Yılmaz için “romancı” dediğimize. Durali Yılmaz için “romancı” tabiri, ona yakışan ve ama maalesef kendisini anlatmak-tanıtmak için yeterli olmayan bir unvan. Zira Durali Yılmaz öncelikle bir “hoca”… Çünkü kendisi edebiyat profesörü olması yanında, iletişim fakültesi kurucu dekanlığı yapmış, aynı zamanda da harp akademilerinde 10 yıl aralıksız basın ve halkla ilişkiler dersi okutmuş, iktisat tarihinde de yüksek lisans yapmış, hakiki bir “hoca”… Bunun yanında mükemmel bir edebiyatçı… Bu sebeple de hocamız yaklaşık 2 saatlik sohbetinde edebiyattan dine, dinden medeniyete, medeniyetten günümüz aşırılıklarına ve kültürün yok olmasına temas etti.

Durali Yılmaz Hoca, konuşmasına Batı ve İslâm dünyasının edebi eserlerinin mukayesesi ile başladı. Hoca, İbn-i Tufeyl’in yazdığı “Hayy bin Yekzan” adlı eserin, modern anlamda ilk roman olduğunu ve kendisinden 1.500 sene sonra “Robinson Crusoe”nin (Daniel Defoe) yazıldığını ve ama Müslümanların neredeyse Hayy bin Yekzan’dan haberdar dahi olmadığını söyledi.

Bizde Batılı anlamda roman yazmak mümkün değil

Yılmaz, Müslümanların çok uzun zaman roman sanatından haberdar olmadıklarını ve bu edebi sanatla icadından ancak 800 yıl kadar sonra buluştuklarını söyledi: “Ancak, esasen Batılıların romanları –onların nezdinde- bizim Battalnamelerimize benzer. Onlar romanlarını kendi halklarının diliyle ve onların konuştuğu, onların anlayabileceği lisanla yazarlar. Bizde ise bu sanatı alanlar ve uygulamaya çalışanlar hep halkı 'alt tabaka' olarak görmüş ve 'üst perdeden' yazmaya çalışmışlardır. Bu sebeple de halkın seviyesine inemedikleri için roman ve romancılar halkla buluşamamışlardır. Onun için de roman bizde Batıdaki gibi veya Batıdaki kadar tutmamıştır.

Yine bizim toplumumuzda romanın tutmama sebeplerinden birisi de, Batılı romancının, romanı bir 'kader çizme' faaliyeti olarak görmesinde yatar. Batıda romancı, roman kahramanlarının/karakterlerinin kaderini çizer. Yani kendilerine göre bir yeniden 'yaratma'dır roman. Çünkü onlar kadere razı olmazlar ve onu değiştirmeye çalışırlar.

Müslüman anlayışında ve kültüründe ise Batılı anlamda roman yazmak mümkün değildir. Zira biz bu sanatı 'edebiyat'ın içine koymuşuz. Yani edepli olmak gerekiyor. Bu anlayış ve inanış dairesinde bizler kötülüğü anlatamayız; onun anlatılması demek reklam edilmesi ve yayılması demek olur ki, bu bizim anlayışımıza göre caiz değildir. Tam da bunun için ben romanlarımda iyi ve güzel şeyleri anlatmaya çalıştım. Benim yazdığım Fetva Yokuşu olsun, Çilekeş Müslümanlar olsun, Aziz Sofi (Ayasofya Dile Geldi) olsun hep bu anlama hizmet etmektedir ve dolayısıyla da bize aittir, bizi motive ederler.”

Allah c.c. bu kavmi özel olarak seçti

Hocamız Çilekeş Müslümanlar'ı 10 yıla yakın bir zamanda Kur’an ve muteber hadis kitaplarına dayanarak yazdığını, hiçbir şey eklemediğini söyleyip ancak bazı kısımlara “sahneler” koyduğuna işaret ettikten sonra o çilekeş Müslümanlardan birkaç örnek vererek konuşmasına devam etti: “Araplar, aldıklarını yansıtma tabiatında olduklarından dolayı, Allah c.c. bu kavmi özel olarak seçti ve İslâm’ın ilk 50 yılında onlar hakikaten bu 'görevi' tam olarak yaptılar ve kendilerine emanet edilen Kur’an ve hadisi/sünneti gelecek kuşaklara yansıttılar. Ama tabiatları gereği herhangi bir eser bırakmadılar, daha sonra da görevlerini diğer kavimlere devrettiler. İslâm'ı Araplardan almış olan İran ve Türkler ise muhteşem eserlere imza attılar ve gelecek nesillere de bu eserleri miras bıraktılar. Araplar sadece Endülüs’te eserler vermeye başlamışlardı ki, bu da 700 yıllık bir devletleşme geleneği sonucunda oluştu.”

Hoca, bunları söylerken niyeti elbetteki ırkçılık değildi. Bu kanaate varmasının temel sebebini İranlılar ve Türklerin bir “devlet” geleneğine sahip olmalarına bağladı; Arapların ise tarihte böyle bir gelenekleri yoktu, oluşmamıştı. Nitekim hoca bunu ilk sahabilerden örnek vererek de desteklemeye çalıştı. Bu meyanda Hz. Ammar, Hz. Süheyb-i Rumi ve Hz. Selman-ı Farisi’yi örnek gösterdi ve bu insanların “köle” olarak bilindiğini ve ama esasen soylarının bir devlet geleneğine dayandığını söyledi. “Eğer böyle olmasaydı, bu insanlar o 'köle' halleriyle koskoca bir Mekke site devletine başkaldıramazlardı” dedi. Ama başkaldırdılar! Çünkü onların genlerinde ve dolayısıyla soy geleneklerinde bir devlet ve asalet vardı:

Süheyb-i Rumi Kerkük valisinin oğludur. 5 yaşındayken kaçırılarak köle yapılmıştır. Araplarda çocuklar hep babalarına nisbet edilmesine rağmen bizzat Hz. Peygamber tarafından “Sümeyye’nin oğlu” iltifatıyla annesine nisbet edilen Hz. Ammar ise, anne tarafından bir prenses torunu idi. Hazreti Sümeyye, Türkistanlı bir prensesin soyundan gelmekte olup, Türkçedeki adı “pamuk” idi. Hazreti Peygamber Ammar’daki bu latifeyi keşfettiği için onu annesine nisbet ediyordu. “Selman-ı Farisi’nin soyunu ise çoğunuz biliyorsunuzdur” diyerek teferruata girmedi hocamız.

Hocamız daha sonra Mut’e Savaşının anlatıldığı “Ölmeden Ölenler” romanına işaret ettikten sonra, Türkiye’de çok da bilinmeyen ve anlaşılmayan “Donuklar” isimli romanından bahsetti: Romanının Mısır’da darbe öncesinde tercüme edildiğini ve basılmak üzere iken darbe olduğunu, daha sonra kültür bakanlığı görevine getirilen ve Fransa’da öğrenim görmüş bir bakanın bu kitabı basmak için kendisiyle görüştüğünü ve “Ben bu kitabın bir Müslüman tarafından yazılmış olabileceğine inanamıyorum. Muhteşem bir kitap bu; bilinç akımının 12 versiyonu da bu kitapta anlatılmış” dediğini ve Ocak ayında düzenlenecek olan Kahire Uluslararası Kitap Fuarı’na yetiştirileceğinden bahsetti.

Okur-yazar” ne demek? Okur-yazar oranımız ne?

Hocamız söyleşinin devamında okur-yazar kavramına işaret etti. Okur-yazar olmanın, salt okuyup yazmak ile değerlendirilemeyeceğini, bu kavramın okunan kitaplarla ve “okunmak için basılan gazeteler”le birebir ilişkili olduğunu söyledi: “Bizim nüfusumuz 75 milyondur. Ama satılan gazete sayısına bakınca okur-yazar oranının % 5 bile olmadığı görülür. Bu %5’lik dilimin aldığı gazeteye bakın! Alınan gazeteler 'bakılacak gazeteler' mi, 'okunacak gazeteler' mi? Bu çok önemli… Bakılacak gazeteleri hiç saymayın, o gazeteleri alanlar okur-yazar değil zaten, onlar okumuyor; bakıyor, seyirci...

Fransa’da geçtiğimiz yıllarda okur-yazar oranı –bu ölçütler dairesinde- %19’a düştüğünde Fransa’da kırmızı alarm verildi ve okur-yazar oranımız düşüyor diyerek tedbirler alındı. Bugün bir ilkokul mezunu Alman Goethe’yi bilmezse, bir ilkokul mezunu İngiliz Şekspir’i bilmezse o adamı vatandaşlıktan atarlar. Bizim üniversite mezunlarımıza Fuzuli’yi, Baki’yi, Mimar Sinan’ı, Evliya Çelebi’yi, Gazali’yi sorun bilmezler. Bizde üniversite mezunları arttıkça okur-yazar oranı düşmektedir. Bugün Türkiye’de okur-yazar oranı 1924’lerden öncesinin çok çok gerisindedir. 1924’den önce okur yazar oranı % 20’nin üzerinde idi, şimdi ise % 2 bile değil. Benim Yesevi’yi anlatan kitabım Türkiye’de 2.000 adet basıldı ve ama bu kadar satılmadı, çünkü 2.-3. baskısı yapılmadı. 25 milyon nüfuslu Türkistan’da bu kitap tam tamına 16 milyon adet satıldı.”

Durali Yılmaz burada, derneğimizin çalışma sahasının kitap okumak ve okutmak olduğundan yola çıkarak, okur yazarlığın önemine daha da vurgu yaparak, okur yazar olmanın çok mühim olduğunu ve mutlaka bu farkındalığın arttırılması gerektiğini ve belki en önemli çalışma sahasının bu olduğuna işaret etti.

Batı bize Ortaçağı yaşatıyor

Okurken ne okunacağının da önemli olduğunu belirten hocamız, İngilizlerin Hindistan’ı işgal ettiklerinde, onların eğitim sistemine “logaritma cetveli”ni ezberleme mecburiyeti getirdiğini söyledi ve bunun sebebinin onların kendilerine gelmelerini engellemek, oyalamak olduğunu ekledi. Hocamız bu açıklama ve tesbitlerini müteakip, “bizler bugün 'Batının yaşadığı ortaçağı' yaşıyoruz, daha doğrusu Batı bize bunu yaşatıyor” dedi ve örnekler verdi: “Bundan 500 yıl önce Batı için tarih ortaçağ idi… O dönemde Batı Hz. İsa’nın adını kullanarak ve onun adına diğer mezhep mensubunu öldürüyor, dini sembolleri tahrip ediyordu. Hristiyanız diyen bu insanların yaptıkları, İncil'in öğretilerine tersti. Bugün aynı şey İslâm dünyası için geçerli. Allah-u Ekber diyerek Müslümanlar birbirlerini öldürüyorlar, Kur’an ve Sünnete aykırı olmasına rağmen, birbirlerinin dini sembollerini tahrip ediyor, yıkıyorlar. İşte DAEŞ, işte Boko Haram örgütü… Onlarla, 500 yıl önceki Hristiyanlar arasında hiçbir fark bulamazsınız. Tarih tekerrür ediyor. Batı, eliyle bize, kendi yaşadığı ortaçağ karanlığını yaşatıyor.”

Durali Yılmaz, bizde de 1900’e kadar yazılan eserlerde insana ve insanî değerlere vurgu yapıldığı halde 1924’den sonra “Vurun Kahpeye”, “Yaban” gibi eserlerle Müslüman insanın alçaltıldığı ve kötülendiğini söyledikten sonra, cumhuriyetin ilerleyen yıllarında, kendi insanından utanan aydınların(!) “Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın”, “Gezsen Anadolu’yu” türküleri-şarkılarıyla bizlerin oyalandığını ve taşa kuşa baktırıldığımızı ve ama insanın tamamen unutturulduğunu ekledi.

Durali Yılmaz konuşmasının sonunda Türkiye’nin dört yol ağzında bir ülke olduğu ve bu sebeple de dünyada mühim bir yerinin olduğunun inkâr edilemeyeceğini ve kültürel ve ilmi alanda mutlaka gelişme göstermesi gerektiğini belirterek, tekrar “düzenli ve disiplinli” okumanın önemine vurgu yaptı ve özümüze dönmemizi söyledi: “Çünkü, Lale devrinden beri yani 300 yıldır Batıya özeniyoruz ama hiçbir şey elde edemedik, Batı tarafından hep sömürüldük ve kullanıldık. İslâm'ı kabul ettikten 100 yıl sonra ise, muhteşem eserler vermeye başladık. Baki, Fuzuli, Mimar Sinan hep İslâm'ın eseridir ve bugün batıdan buraya gelenler Baki için, Mimar Sinan için, Fuzuli için, Kanuni için geliyor. Batı bizim hayallerimizi ve hatıralarımızı çalarak bizi fakir bıraktı. Tekrar o zenginliğe kavuşmamız gerekiyor.”

Batının bizi bize yabancılaştırdığını örneklendirme sadedinde, Mimar Sinan ve takipçilerinin 125.000 kelimeyle konuştuğunu bugünkü neslin ise ancak 300 kelimeyle konuştuğunu, Batıda ilkokuldaki çocuğa bilgisayarın yasaklandığını ve ama sözlük okumasının mecburi ders olarak verildiğini, insanın dünyasının ancak kelimelerle zenginleşebileceğini söyledi Durali Yılmaz: “Çünkü kelime hazinemiz arttıkça kavgalarımız azalacak. Ama Batı bizim kelimelerimizi azaltıyor, kavgalarımız çoğalıyor. Konuşamayınca anlaşamıyoruz, anlaşamayınca kavga ediyoruz. Batıda ilkokul çocuklarının boyama kitaplarında Victor Hugo’nun Sefiller'inin figürleri varken bizde çiçek-böcek var.”

Bir Pazar motivasyon semineri de hocamızla yaptığımız mütevazı kahvaltının ardından, 10.00-12.00 arasında gerçekleşen 2 saatlik muhteşem ve tadına doyulmaz sohbetle noktalandı ve hocamızı, arkasından gıpta ile bakarak evine uğurladık.

 

Emin Atalay notlarını aktardı

Güncelleme Tarihi: 21 Aralık 2015, 14:31
YORUM EKLE

banner19