Kardeşler matemdeyken bayram kutlanmaz!

Pazar günü, Ali Emirî Efendi Kültür Merkezi’nde Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce düzenlenen 'Uluslararası İslam Coğrafyasını Aydınlatanlar Sempozyumu'nun dördüncü ve beşinci oturumlarından notlarını Sadullah Yıldız aktardı.

Kardeşler matemdeyken bayram kutlanmaz!

 

 

Pazar günü, Ali Emirî Efendi Kültür Merkezi’nde Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce düzenlenen, “Uluslararası İslam Coğrafyasını Aydınlatanlar Sempozyumu”nun dördüncü ve beşinci oturumlarından notlar aldım.

Sempozyumun dördüncü, günün ilk oturumunda evvela, “Bir Aile Reisi Olarak Mehmet Akif Ersoy” sunumuyla Prof. Dr. Gökay Yıldız’ı dinledik. Şöhrete kavuşmuş hemen herkesin, aile içindeki konumu ve özel hayatının merak konusu olmaktan uzak düştüğünü, meşhurların bu taraflarının gözden kaçtığını söyledi Gökay Hoca. Ona göre Mehmet Akif için de bu durum söz konusu. Mesela, bu bağlamda sorulması gereken önemli sorulardan biri de Akif’in, fikriyatı/hissiyatı ile özel hayatının örtüşüp örtüşmediği. Hocaya göre Akif için tam bir özel hayat-fikir birlikteliği söz konusu. Onun için, “olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak” tabirini kullanmanın tam yerinde olacağını belirtti Gökay Yıldız.

Hoca, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi kurucu rektörlüğü görevini yönettiği dönemde, Mehmet Rüyan Soydan’ın katkısıyla Akif’in torunundan alınıp yayınlanan, onun damadı ve kızı ile yazışmalarını içeren aile mektuplarından hareket ederek bir sunum yaptı. Kâh gülümsetip kâh burukluk veren mektuplarda Akif’in, bazen kızı Suad Hanım’a sitem ettiği hatta sinirlendiği bile vaki. Kitaptaki mektupların 43’ü Akif’e, 3’ü İsmet Hanım’a ve biri de oğlu Emin’e ait.

Faziletli ev kadını kocasına hürmet etmelidir

Bir mektupta kızı Suad Hanım’a hava durumundan sual edip torununun sıhhatini sorduktan sonra, “Keman çalıyor musun? Resim yapıyor musun?” diye sormuş Akif. Doğrusu, zihinlerde genel olarak yaygınlaşmış Akif portresinin sorma ihtimali olmayan bir soru bu. Hâlbuki Akif, Batı müziğini çok severmiş. Akif’in, kızına bu soruları sormasının, onun sanatsal kişiliği için önemli bir gösterge olduğunu söyledi Gökay hoca.

Başka bir mektubunda, Akif’teki memleket hasreti ve telakkisinin tezahürlerinden olan bir pasajda, damadının tayin haberi üzerine şöyle yazmış şair: “Şark’a azimet için hazırlanmak emrini almışsınız. Rabbim hayırlı eylesin. Hamdolsun, gençsiniz, dinçsiniz. Yurdun her tarafını dolaşmalı, her tarafına hizmet etmelisiniz. Vatan bir külldür ki, tecezzi kabul etmez. Şarkı, garbı, şimali, cenubu kâmilen nazarımızda bir olmalıdır. Uzak yakın, sıcak soğuk dememeli, elimizden geldiği kadar hatta bunun fevkinde olarak fedakârane çalışmalıyız. Başka türlü ne yaşamak ne memleketi yaşatmak imkânı yoktur.”

Suad Hanım’a yazdığı bir mektupta kızının reçel kaynattığı haberi üzerine, “Aferin kızım” demiş Akif, “dikişi terakki ettirmen, reçeller kaynatman hakikaten hoşa gidecek haberler. Aferin kızım, işte böyle olmalı. Faziletli bir ev kadını kocasına hürmet, evladına muhabbetten sonra yuvasının işiyle seve seve, isteye isteye meşgul olmalı.”

Yeni dönemin yeni fikir adamı

Azerbaycan’dan sempozyuma iştirak eden Prof. Dr. Veli Kamil Nerimanoğlu, “Türkçülüğün Babası Ali Bey Hüseyinzade” başlıklı bir sunum yaptı. Azerbaycan’ın munis ağzından gelen güzel cümle yapısına aşina olmayan kulaklarımıza hiç de zorlanmayacağımız ve gayet hoşa gidecek tarzda konusunu anlatan hocayı pürdikkat dinledik.

Veli Kamil Hoca, İslam coğrafyasını aydınlatan isimlerin sistemli şekilde ortaya konulup incelenmesinin, bizim için yeni bir bakış açısına yol vereceğini söyledi: “Çünkü biz uzun zaman kendi tarihimizden kuşkulanmışız, kendi tarihimizi görmemişiz.” Hem Türk dünyasının gidişatında yaratacağı etki için, hem de aydınlarımızın bilinmeyenlerini öğrenmek için, bu incelemelerin ve toplantıların gerekli olduğu kanaatinde Nerimanoğlu. Bir Azerbaycan Türk’ü olan Ali Bey Hüseyinzade de öğrenilmesi gereken münevver şahsiyetlerden biri.

Bir şeyhülislam oğlu olan Ali Bey, Bakü’de tıp dersleri almış ve hekim olmuş. Bundan başka matematik, doğa bilimleri ve felsefe üzerine de derin eğitimi var. Batı’dan Hurtman, Schopenhauer, Voltaire ve Montesquieu gibi filozoflarla; Doğu’dan Firdevsî, Nizamî, Rumî ve Hafız gibi büyük isimleri aynı potada eritip bir imgede bir araya getiren Ali Bey, “yeni dönemin yeni fikir adamı.” Siyasî sebeplerle Türkiye’ye gelmiş ve hayatının sonuna dek burada yaşamış, mücadelesini de burada sürdürmüş. Türk dünyası için kıymeti büyük eserler ortaya koymuş. Onun için kullandığı “Türkçülüğün babası” tabirinin ise kendisine ait olmadığı söyledi Veli Hoca: “Bu ifadeyi, “Türkçülüğün Esasları” kitabının müellifi Ziya Gökalp kullanmıştır.” Gökalp, Ali Bey’e bu lakabı vermiş ama hoca ekliyor: “Elbette bu terim biraz da görecelidir.”

İslam ve Türklük arasında bir çelişki yoktur

1883’te ilk defa Gaspıralı’nın Rusya’da yayınlamaya başladığı Tercüman gazetesini bir millî tarih başlangıcı olarak belirtti Veli Kamil Nerimanoğlu. Aynı yıl Rusya’da Plehanov tarafından kurulan Marksist Derneği de bir başka tarih başlangıcı addetti hoca. Ona göre Plehanov, Marksistler içinde en bilgili, en sağlıklı ve derin bir filozof-siyasetçi. Kurulan gruba “Emeğin Özgürlüğü” adı verilmiş. Ali Bey’in çalışmalar yürüttüğü dönemin genel fotoğrafında bu iki oluşumun önemini vurguladı Veli Kamil Hoca.

Ali Bey Hüseyinzade’nin, eserlerinde yaptığı tespitine göre eski Sümer, Bizans, Akat, Lidya gibi kültürlerin çökmesi ve tarihin, bu kültürlerin ürünlerini paylaştırmasının sebebi, bunların bir milletin içinde halk olarak yaşamayışları. Sözgelimi, Türk kültürünün dik kalarak bugüne kadar yaşamasının sebebi de, doğrudan doğruya İslam’la ilgili: “İslam ve Türk sentezi, birbirine tam oldu. İster dünya bakışı ister inanç felsefesi açısından bunların arasında bir çelişki olmadı.” Hatta hocanın, Türkler’in Şamanizm dininin -ki ona göre Şamanizm bir din değil, dünya bakışı- dahi tek tanrı inancına dayanıyor oluşu bir işaret. Veli Kamil Nerimanoğlu, “İslam ve Türklüğün sentezi, en doğal sentezlerden biridir.” diyor ve Türklüğün hem Ali Bey nazarında, hem kendisince bir kavmiyet planında değil, zihniyet nokta-i nazarından anlaşıldığını vurguluyor.

Ali Bey, zamanının en entelektüel ve kapsamlı iki dergisini yayınlayan bir şahsiyetmiş ve Hindistan’dan Balkanlar’a kadar okunurmuş bu gazeteler; Hayat ve Füyuzat gazeteleri. 1906’da, Hayat Mecmuası’nda neşredilen metninde, hem Türklüğe hem Müslümanlığa, hem de bugün hâlâ tartışılan bu ikisinin nasıl birbirini rahatsız etmeden aynı kefede durabileceği problemine dair ufuk açıcı perspektif sergilemiş. Türkçülüğün nasıl anlaşılması gerektiği ve Ali Bey’in onu nasıl anladığına dair bir pasajında şöyle dediğini aktardı Veli Kamil Hoca: “Biz insanız; mezhep ve kavmiyet insanlığı, insaniyet hukukunu müdafaa ediniz. Mazlum olanları, zalimlerin tecavüzlerinden azat etmeye çalışınız. Müsavat-ı tâmme isteyiniz. Yersiz yurtsuz ekincilerimize, köylülerimize yer, toprak talep ediniz. Fukara-i kasibemizin şerait-i taayyüşünü tashihe çalışınız.

Biz Kafkaslılarız; Kafkasya ehlinin öz umur-ı idaresine kendisi bakabilmek için lazım gelen muhtariyet talep ediniz. Biz Müslüman’ız; binaenaleyh öz akaid-i diniyemize, hürriyet-i vicdanımıza her ne lazımsa onu isteyiniz, talep ediniz. Biz Türk’üz; dilimizin, lisanımızın terakkisine mâni olan her nevi setlerin, duvarların yıkılmasına, ref olunmasına gayret ediniz.”

Veli Kamil Hoca’ya göre Türklük ve İslam o hadde kadar bir aradaki, bunları ayırmak tarihimizi, kültürümüzü, edebiyatımızı ve devletimizi ayırmak anlamına gelir.

Rızaeddin bin Fahrettin: Dertli bir âlim

Beşinci oturumda Ömer Hakan Özalp’ten, “İslam Semasının Parlayan Kutup Yıldızlarından Rızaeddin bin Fahrettin” sunumunu dinledik. Kazan bölgesinin 18. asırdan itibaren dinî ilimlerin yeniden ihyasına sahne oluşuna paralel olarak, 19. yüzyıl sonlarında bir ilim ve kültür merkezi hâline geldiğini söyledi Özalp. Bu dönemin ilim adamlarından biri de Kazanlı mütefekkir, gazeteci, kadı, eğitimci, dilci, tarihçi ve bölgenin bizdeki tekabülüyle Diyanet İşleri Başkanı makamındaki şahsiyeti olan Rızaeddin bin Fahrettin. 1859 doğumlu; annesi imam kızı, babası imammış. İlk derslerini aile ortamında, bilhassa annesinden almış. 1906’da kadılık vazifesini bırakıp gazeteciliğe başlamış; bu onun hayatı için mühim bir karar olduğu gibi, hayatını inceleyenler için de enteresan bir teferruat: kadılıktan gazeteciliğe.

Bir süre gazetecilik ve farklı gazete/dergilerde yazarlık yaptıktan sonra, Ömer Hakan Bey’in misyon olarak bizdeki Sebilürreşad çizgisine benzettiği Şura Dergisi’ni çıkarmaya başlamış Rızaeddin bin Fahrettin. 1936’daki vefatına kadar seyahatlerden ölüm tehditleri almaya kadar çok hareketli ve bereketli bir ömür süren büyük âlimin 50’si matbu ve bir o kadar da yazma, 100 cilt civarında eseri var. Eserler, biyografiden ahlak ilmine ve seyahatnameden eğitime kadar geniş bir repertuarda değerlendirilebiliyor. Vakit, Tercüman ve Şura mecmualarında ise 1000’i aşkın makalesinin yayınlandığını söyledi Ömer Hoca; ayrıca teknik konuları da kapsayacak çalışma sahalarında söz söyleyen âlimin, kuru bilgi aktarma yolunu değil, mukayeseli ve izahlı bir metodolojiyi benimseyerek zoru seçtiğini vurguladı: “Bunların hiçbiri olmasaydı, “Dinî ve İçtimaî Meseleler” adlı eseri tek başına onun âlim olarak anılmasına yeterdi.”

Rızaeddin bin Fahrettin, milletinin dertleriyle yakından alakadar bir âlimmiş. 1912’de, Balkan Harbi münasebetiyle, “Kardeşlerimiz kanlarını dökerken biz bayram kutlayamayız, matemdeyiz!” diyerek Kurban Bayramı’nı kutlamayan bir tavrı olmuş. Talebeliğinde arkadaşlarına ders verecek kadar zekâ ve ilim sahibi olan Rızaeddin bin Fahrettin, okutma ve eğitim işlerinde de bir yenilik yaparak ilk defa hesap ilmi gibi bazı dünyevî ilimleri okutmaya başlamış. Onun yenilikçi (devrimci?) görüşleri, etrafında dinî referanslara dayanılarak eleştirilirmiş: “Bir ara Rusça öğrenmeye karar veriyor fakat ‘ahlakının bozulmasından korkan’ babasını kıramaması sebebiyle vaz geçiyor.” Babasının bu engellemesini sonraları da şöyle yorumlamış: “Ameller niyetlere göredir; babamın bu tavrıyla benim için niyeti güzeldi. Benim de çocuklarıma Rusça okutmamda niyetim güzeldi; Allah beni de onu da mükâfatlandırsın.”

Yirmi yıl süren medrese hayatı boyunca boş vakitlerinde kitap istinsahıyla meşgul olan âlim talebenin, bu devrede beş kitabı yayınlanmış ve ayrıca kafa karıştırdığını düşündüğü medrese usulü öğretim metodu yerine başka bir yöntem geliştirmiş. Kendi gayretiyle öğrendiği Arapça ve Farsçayı yazabilecek kadar, Rusçayı ise meşhur Rus tarihçilerinden faydalanabilecek derecede iyi bilen Rızaeddin bin Fahrettin, birçok İslam âlimi/mütefekkirinin kitaplarını okumuş ve süzgecinden geçirmiş. Kadılık yaptığı dönemde de arşivlerde çokça vakit geçirir, kendi tabiriyle, “kitaplarda birkaç kişinin doğum tarihini tespit edebilmenin bir küp altından değerli olduğunu” söylermiş. Bu kütüphane aşkı o derece şiddetliymiş ki, 1918’deki iç savaşta herkes şehri terk etmişken, o kütüphaneden çıkmamayı daha güvenli bulmuş olacak ki, çalışmaya devam etmiş.

Kimse konuşmuyorken faizi o konuşmuş

Dinî tavır olarak tavizsiz ve müstakim bir tabloyu ortaya koyup söylenmesi gerekeni çekinmeden söylemesine mukabil, asla tekfir yoluna tevessül etmeyen bir âlimmiş İbni Fahrettin. Yerleşik ve yanlış akidelere savaş açmış oluşu sayesinde, Tatarlar ve Başkurtlar arasında mezhepçe bir yakınlaşmanın mimarı da olmuş.

Tahiyyat okunurken parmak kaldırılır mı kaldırılmaz mı, yemeğe tuzla başlamak sünnet mi değil mi gibi “ilmî ve içtimaî önemi fazla olmayan” meselelerin çokça konuşulup, bankalardaki faiz meselesi hakkında bir makale bile olmayışına hem şaşırıp hem de içerleyen İbni Fahrettin, faizi şerî açıdan inceleyen bir risale hazırlamış ve sonuç olarak bankalarla çalışmaktan kaçınan tüccarın iflasla yüzyüze geleceğini, Müslüman esnafın ehven-i şerden daha iyi olanı tercihle faizli de olsa bankalarla çalışması için fetva vermiş. Kendi dönemi için bunun gibi başka birçok ehemmiyetli ve aciliyetli meseleyi irdeleyip çözüme kavuşturarak Müslümanlar’ın hizmetine sunmayı evleviyetle düşünmüş ve uygulamış. Bugün dahi bir nebze tartışılan ana dilde ibadet meselesinde şöyle demiş: “İslam dininde resmî dil diye bir dil yoktur. İslam’a göre herkesin ve her kavmin dili, kendi ana dilidir. Resûlullah, kimseyi dil değiştirmeye davet etmemiştir.” Namaz dışında bütün ibadetlerin ana dilde yapılmasını mümkün ve serbest görürken, namazda okunacak ayetlerin hiç değilse Fatiha’nın ve birkaç kısa sureninse, okunan ayetin anlamından haberdar olmak bâbından mealinin bilinmesini tavsiye etmiş.

Kadınların eğitimi ve toplum içindeki sosyal konumlarına dair vurgularının yanında, kadının siyasette yer alışının da, Peygamber Efendimizin biatleşmesine kadınların da katılarak, yeminlerinin erkeklerinkinden farksız sayılmasıyla delillendirilebileceğini söylemiş İbni Fahreddin. Teşebbüh meselesinde, bir başka dinin kıyafetinin giyilmesinin, “Bir kavme benzeyen onlardandır!” hadisiyle ilişkilendirilemeyeceğini ve bu hadisin genel olarak toplum bazında yanlış anlaşıldığını söylemiş. Peygamberimizin, Hıristiyan Rumlar ve Mecusî İranlılar’ın giysilerini giydiğine dair rivayetler olduğunu ekleyip, “sarıkla börk arasında bir fark olmadığını” ve İslam’ın, Müslümanlar’a özel kıyafetler giyilmesini emretmediğini savunmuş: “İslam’ı kabul eden sahabeler de giyimlerini değiştirmeye gerek görmemişlerdir; Ebu Bekir ile Ebu Cehil’in giyimleri aynı şekildeydi. Eğer şeriat, Müslümanlar’a mahsus bir giyim şekli emretmiş olsaydı, buna en başta namazda riayet edilmesi gerekirdi. Hazreti Peygamber, Tebük Seferi’nde Rum elbisesiyle namaz kılmıştı.” İbni Fahreddin, teşebbüh hadisindeki aidiyetin, ahlakî teşebbüh ve aidiyet olarak alınması gerektiğini söylüyormuş.

 

Sadullah Yıldız, rahmet diledi.

Güncelleme Tarihi: 27 Ocak 2014, 10:24
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13