Kadın hakları dernekleri hikayeymiş, gördük!

Onur Türkölmez, Gülden Sönmez ve Gülşen Demirkol Özer, 28 Şubat’ın öncesi ve sonrasını konuştular.

Kadın hakları dernekleri hikayeymiş, gördük!

 

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mavera Düşünce ve Edebiyat Öğrenci Topluluğu’nun düzenlediği ‘Bin Yıllık Ütopya: 28 Şubat’ başlığı altında bir panel düzenlendi. Moderatörlüğünü Sakarya Üniversitesi Kamu Yönetimi’nden Onur Türkölmez’in yaptığı panlede Gülden Sönmez “Gücün Hukuka Üstünlüğü Bakımından 28 Şubat”, Gülşen Demirkol Özer de “Psikolojik Bir İşkence Metodu Olarak İkna Odaları” başlıklı birer konuşma yaptılar.

Neden ‘bin yıllık ütopya’?

“Mimarları 28 Şubat darbesini yaparken bu darbenin gerekirse bin yıl süreceğini söylemişlerdi. Bu kehanet bir adanmışlıktan da öte somut bir projenin ifadesidir. Ordu, iktidara kim gelirse gelsin, kendi dediğinin olması için yeni siyasi ve hukukî araçlar edinirken müslümanların önünü kesmek için türlü müdahaleler yapıyordu. Burada, askerin siyasal İslam’ı ehlileştirmek, ‘Batı karşıtı, anti-kapitalist dinciler’den ‘Müslüman demokratlar’ çıkarmak gibi bir derdi yoktu. Amaç, devletin şimdiye dek ‘fazla yüz gösterdiği’ Müslüman oluşumları ‘temizlemekti’. Böyle bakıldığında, iktidarı devirmek kadar önemli olan şey, gerekirse bin yıl sürecek şekilde sistemin şekillenmesiydi.Onur Türkölmez - Gülden Sönmez- Gülşen Demirkol Özer

Her sene Şubat ayının sonlarına doğru, Türkiye’nin ‘postmodern’ diye ad yakıştırdığı darbe yeniden gündeme geliyor. Artık bir gelenek halini alan şekliyle bir yandan 28 Şubat’ı tel’in, bir yandan da günah çıkarma ve demokrasiye iman tazeleme furyası gazeteleri kapsıyor. Oysa bu kendini tekrar eden demeçler arasında, 28 Şubat neredeyse Refahyol hükümetinin devrilmesine indirgeniyor. Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle de sürecin bittiğine, durumun ‘telafi’ edildiğine hükmediliyor. Böylece 28 Şubat’ın bütün mağduriyetleri, Ak Parti iktidarının gölgesinde unutuluyor.”

Giriş konuşmasının ardından 28 Şubat süreci ve dönemin genel ruhunu hazırladığı slaytla sunan Onur Türkölmez, 28 Şubat’ın, Türkiye toplumunun 12 Eylül sonrası yaşadığı en büyük kırılma noktası olduğunu belirtti.

28 Şubat İslamcıları dönüştüremedi

“12 Eylül’ün apolitizasyon arayışının bir benzeri olarak 28 Şubat dindar olmayı aşağılamış, dinî değerlerin tümünü illegal olarak yorumlayıp bu değerlere göre yaşayan herkesi sistemin dışına itmiştir. Sistemin dışına itilen mütedeyyin kesim daha fazla radikalleşmeden sistemle daha uyumlu ve ılımlı bir yapıya bürünerek reformcu Ak Parti’nin tabanını oluşturmuştur.  Bu durum darbe mimarlarının kurguladıkları toplum mühendisliği projesinin bir anlamda başarılı ancak büyük ölçüde başarısız olduğunun kanıtıdır.”

Onur TürkölmezSüreç boyunca ordunun, aydınların, medyanın, sermayenin ve hükümetin oynadığı rollere değinen Türkölmez genel olarak şunlara değindi:

Gücünü halktan almayan her hareketin bir gün biteceği aşikârken gücünü gazete manşetlerinden alan 28 Şubat darbesine, uygulayıcıları bin yıl ömür biçmişlerdi. Suni gündemlerle halkın iktidarını yerle bir etme ve halkı aşağılama projesi on yıl bile sürmedi. Darbenin tamamen başarısız olduğunu söylemek elbette eksik olur. Baskı sürecinin sonunda Müslüman kesimin radikal öğeleri büyük ölçüde törpülenmiştir. Öyle ki Refah Partisi’nin kapatılması sonrası Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül gibi reformist ve nispeten Batıcı isimler Milli Görüş şemsiyesini terk ederek kurdukları AK Parti ile Milli Görüş ve liberal kesimi taban alarak iktidar olmuşlardır. Bu açıdan 28 Şubat’ın mütedeyyin kesimde bir değişime yol açtığı açıktır. Ancak bu değişim müesses nizamın öngördüğü makbul vatandaş tanımına yönelik değil Avrupa normlarına uyumlu, bilinen deyişle muhafazakâr demokrat bir yöneliştir.

Açıkçası 28 Şubat’ın İslamcıları istediği biçimde dönüştüremediğini veya yok edemediğini söylemek gerekir. Değişerek gelişen Müslüman siyasal hareket sonunda iktidar olmuş ve dönemindeki uygulamalarla (Ergenekon, Balyoz Davaları) darbelere karşı bir duruş sergilemiştir. Yani bu karanlık süreç bir bumerang gibi dönüp kendi kendisini vurmuştur.

Türkölmez’in sunumunun ardından o dönem nasıl bir Müslüman kesimin var olduğunu, nasıl mağduriyetler yaşandığını ve nasıl mücadeleler verildiğini, idamlarla yargılan âlimleri ve İstiklal Mahkemelerini anlatan Gülden Sönmez, 12 Eylül’den sonraki dönemde özellikle Müslüman kesimde 80 sonrası hem içe kapanan hem derinleşen hem de bir nevi kuluçka dönemi diyebileceğimiz kendi tahlilini yapan ve bu dönemde çıkışlar ortaya koyan bir hareketin ortaya çıktığını söyledi.

Sönmez konuşmasında aşağıdaki değerlendirmelerde bulundu: 80 sonrası Müslüman camiadaki fikirsel hareketlilik şöyle bir sonuç ortaya çıkardı. Anadolu insanı 12 Eylül’de üniversitelerde çocukları için tehlike olarak gördükleri zamandan geçtikten sonra kız çocuklarını okutmaya karar verdiler. Bu kararı verirken en önemli unsur onların kendi değerleriyle üniversitelere büyükşehirlere gitmeleriydi. Yani başörtüleriyle, inançlarıyla, inançlarının değerleriyle var olma kararlılığını da beraberinde getirdi. Aslında üniversitelerde başörtülü sayısının artması, değişik alanlarda Müslüman kesimdeki şirketlerin artması, yeni ve farklı bir takım oluşumların artması sosyal, siyasal, ekonomik hayatta, medyada İslamî görünürlük aslında o fikirsel kuluçka döneminin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Tabi ki ortam bu süreci hızlandıracak bir hale getirdi. Görünen bir şey vardı. Bir taraftan laikler aslında Müslüman kesimden gelen bu hareketliliği bir tehdit olarak görürken Müslümanlar da hızlı bir şekilde bir taraftan bazı tutum ve davranışlarla karşılaştı. Aslında hem müspet karşılaşmalar söz konusuydu hem de menfi karşılaşmalar. Ama bütün bu süreçte kendilerine oynanabilecek oyunların çok fazla farkında olunmadığını, sonrasında fiilî birkaç ve benzeri olaylarda bugün daha net bir şekilde görüyoruz. O gün içerisinde ticaret yapan Müslümanların ticaretlerinden duyulan memnuniyet veyahut başörtülü üniversiteli kızların toplumda bulduğu karşılık laikleri çok rahatsız etti. Çünkü başörtülü kızlar hangi ortamlarda bulunurlarsa bulunsunlar, bir kere oldukça sıradışı bir şekilde bir kuşağın da ortaya koyduğu tipolojiyi aşan bir şekilde ilişkiler içerisindeydiler. Ve duyarlılıkları sadece kendi çevreleriyle ilgili değil, sadece kendi ilgilendikleri alanla ilgili değil bütün toplumun hemen her kesimine hitap edecek bir ilişki içerisinde oldular.

Şunu söyleyebilirim ki ‘85 yılında üniversitedeydim ve ben o dönemde üniversitede olan birisi olarak o dönem başörtülü değildim ve bizim etrafımızdaki başörtülülerin toplumda nasıl bir şeyi temsil ettiklerini biz biliyorduk. Yani insanların, çocuklarının ek ders alması için mutlaka bir başörtülü ablayı seçmeleri, onunla beraber gezmesini, oturmasını, ondan bir şeyler öğrenmesini isteyen hatta erkek çocuklarını bile “şu ablana git bu ablana git” diye yönlendiren bir toplum söz konusuydu. Bir nevi bilginin güzel ahlakını faydalı sosyal bir konum haline getirmişti. Bu durum belki de Müslümanların kendisinin de çok farkında olduğu bir durum değildi. Ama toplumdaki bu itibar diğer konumu çok rahatsız etti. Çünkü üniversitelerde çok aktif bir konumdaydılar. Nur Serter’in “nasıl bu kadar artabiliyorlar, nasıl bu kadar çalışabiliyorlar? Hiç durmuyorlar, sürekli birilerine bir şeyler anlatıyorlar, bir şeyler söylüyorlar. Her yerdeler her şeydeler” gibi bir çırpınışları vardı.

28 Şubat, Müslümanları her alandan tasfiye hareketi idi

28 Şubatçılar ki onları sadece Türkiye içerisinden sadece Kemalist düşünceyle ortaya çıkan bir hareket olarak tarif etmemeliyiz. Bu, Türkiye gibi bir ülkede İslamcıların iktidar olmasına karşı olan zihniyetle birleşik bir yapıdır. Yoksa Türkiye’de sadece Kemalistler “başörtülü kızlar okumasın” diye hesap etselerdi herhalde bu problemi çözecek güce Müslümanlar bu kadar uzun sürmeden sahip olabilirdi. Böyle bir yaklaşımla Türkiye’de bu hareket başladı ve 28 Şubat aslında Müslümanların sosyal ve ticarî hayattan, siyasetten ve bütün alanlardan tasfiye edilmesi ve eğer tasfiye edilemiyorsa bir şekilde bertaraf ve baskın tutulup susturulması ve her halükarda dejenere edilmesini öngören bir şeydi. Yani sizin kimliğinizle, inancınızla söylediğiniz, ortaya koyduğunuz bir siyaset biçimi ve bir hayat biçimi var olmamak zorundaydı. Çünkü insanlar bu hayat biçimine ilgi duymaya başlamışlardı. Biraz da bu hayat biçiminin tasfiyesine yönelik bir şeydi. Ve bir gün 28 Şubat’ın en bariz uygulamaları umumiyetle başörtülü kadının üzerinde tatbik edilmiştir. Nerdeyse “bir yerde başörtülü bir kadın görmezseniz orda darbe gerçekleşmiştir” denmiştir. Ve başörtüsü bütün alanlardan tasfiye edilmiştir.

28 Şubat’ı organize edenler ‘akıllıca’ bir uygulama yaptılar. Yasağa pilot uygulamalar şeklinde başladılar. İstanbul Üniversitesi, Çapa Tıp Fakültesi, Bursa Nilüfer İmam Hatip Lisesi gibi yerlerde pilot uygulamalara başladılar. Ve orda İslamcıların reflekslerini ve İslamcılara diğer kesimlerden gelen destek veya tepkileri ölçtüler. Ve burada edindikleri tecrübeyi diğer üniversitelere taşıdılar.  Şöyle bir tespit yapmak lazım. Neden pilot uygulamalar? İlk refleks ölçümünü yapmak istediler. Aslında birbirimize olan desteği anlamaya çalıştılar. Yani daha menfaatsel miyiz yoksa aynı düşünen, aynı inanan, aynı şekilde yaşayan bütüncül bir toplum muyuz? Ve gördüler ki “yasak bize de gelmesin” diyen diğer üniversiteler yasağın uygulandığı okullara yeterince destek vermedi. Ve solcuların meşhur sloganı ‘susma sustukça sıra sana gelecek’ hesabı, aslında İstanbul Üniversitesi sıranın hepsinde olduğunu gösteren bir başlangıçtı ama acı bir tecrübeyle bunu çok geç fark ettiler.

Öte taraftan sermayeyi hedefe koydular, yeşil sermayeye. Bir taraftan sermayeye karşı duranlar bir taraftan da kendilerine hiçbir şekilde ortak edilmek istemiyorlardı. Ve yeşil sermaye adını koyarak İslamcı kesimin şirketlerine baskılar yaptılar. Büyük maddi kayıplara uğrayan şirketler oldu. O dönem Refah Partisi,  Fazilet Partisi kapatılmış, Merve Kavakçı korkunç bir şekilde kovularak siyasete girmesi engellenmiştir. Bütün bunlara karşı başörtülüler ne yaptılar. Şunu çok net söyleyebiliriz ki müthiş bir direniş hikâyesi yazdılar. Belki rekorlar kitabına tespit etmeyi çok önemsemediğimiz için geçmedi ama bütün Türkiye’de elele tutularak gerçekleştirilen bir eylem düzenlendi.

Bu dönemde 28 Şubat dönemine karşı bir nevi tepki gösteren, protesto eden, farklı görüş bildiren yapılar çok ciddi baskılar gördüler. Ağzımızı açtığımızda yasağa karşı mutlaka bir soruşturma geçiriyorduk. Ben örtülü avukat olarak bir kez dahi duruşma salonunda bulunamadım fakat yirmiden fazla dosyada sanık ve zanlı olarak yargılandım. Ve soruşturma geçirdim. O dönemde hapis yatarak bedel ödeyenler bugün bahsederken de o gün bunun gerekli olduğuna, mücadelenin de tartışılmaz bir riski olduğuna ve bunun da göze alınması gerektiğine inanıyorlardı ve bugün bunu doğru yaptıklarını ve gururla anlattıklarına da şahit oluyoruz. Bu da inancımızla ilgili bir duruştur. Bu süreçte kazananın başörtülü kadınlar olduğuna inanıyorum. Kaybedenlerse kadın hakları diye, emek diye ya da insan hakları diye ortaya çıkan örgütlenme ve yapılardır. Maalesef görüş olarak biraz daha haktan, özgürlükten, adaletten baktığını söyleyen önemli kesim, söz konusu İslamcılar olunca yönünü değiştirerek öteki tarafa dönebilmiştir.

28 Şubat bizlere şunu göstermiştir: Kim ki kendi kimliğini yaşatıyorsa ve onu koruyorsa ve kendi kimliğiyle var olma mücadelesini adam akıllı emek vererek ortaya koyuyorsa kazanan o olmuştur. Üniversitelerde, o yasak sürecinde başörtülülerin kimisi yurtdışına gitmeyi tercih etti okumak için, kimisi başını açmayıp evine dönmeyi tercih etmiştir. Kimisi de başını açıp okumayı tercih etmiştir. Bu üç tercihin dışında bir tercih göremeyiz. Mücadelesini her üç tercihten hangisiyle yapmış olursa mücadelesini tesettürünü koruyarak mücadelesini veren insanların hayatla barışık, diniyle barışık, Rabbiyle barışık ve mutlu olduğunu görürüz. Kim ki kimliğinin ya da inancının bazı noktalarını sorgulamaya başlamış veyahut uygulamasında farklı yöntemlere savrulmuş, onların mutsuz olduğunu, hayatlarında da nerede ne iş yapıyorlarsa yapsınlar diğerlerine göre başarısız olduklarını görürüz.

Gülden Sönmez’in ardından ikna odalarının ortaya çıkış aşamasını, başörtülülere uygulanan psikolojik şiddeti anlatan Gülşen D. Özer, o dönem gazete manşetlerine atıldığı gibi bir ‘topyekun savaş’ olduğunu söyledi. “Bu sadece 28 Şubat’ta başlayan bir şey değildir. Bu, cumhuriyetin kuruluşlundan beri var olan bir süreçti ve Türkiye’deki sosyologların altını çize çize söylediği şey şuydu: Hiçbir ülkede modernleşme bu kadar tepeden inmeci, bu kadar baskıcı olmamıştır.”İkna Odaları

İkna odalarına alınanlarla yaptığı röportajlardan oluşan Psikolojik Bir İşkence Metodu Olarak İkna Odaları kitabından örnekler veren Demirkol o dönemle ilgili şunları anlattı:

Cumhuriyet tarihinde o kadar çok trajikomik örnekler var ki. Kur’an eğitimi yasaklandığında Arapça hiçbir şekilde okunmayacaktı. 63 yaşındaki bir kadın elinde cüzle yakalandığı ve Arapça sureler okuduğu için gözaltına alındı. Yine bir camide bir imamın Arapça namaz kıldırdığı görüldü fakat olay esnasındaki müdahalede imam caminin camından atlayarak kaçtı. Ve hâlâ yakalanamadı. Buna benzer birçok acı var 28 Şubat’a dair. Bu bir zincirdir. Zihnimizde bu halkayı iyi kurmamız gerekiyor. 28 Şubat’a geldiğimizde bu olayların daha koyu ve katmerli olanlarını yaşadık.

İlk Sol-İslamcı ittifakı o dönem yaşanmıştı

Yasak ilk başta söylenirken başörtüsü yasağı en başta söylenmedi. İlk başta tepkiyi ölçmek, test etmek için sakal ve bıyık yasağı olarak da söylendi. Tabi bu şöyle bir kazanım getirdi beraberinde: O dönem soldaki arkadaşlar sakal bıyık ne demek diyerek bir tavır sergilediler. Onlar da başörtülülerle birlikte girmediler okullara. O dönemle ilgili belki de Türkiye’de cumhuriyet tarihinde ilk olabilecek bir şey olarak İslamcı ve solcu ittifakı gerçekleşti.

Çok ciddi bir mücadele uygulanıyordu ve biz bunları sadece polisle, spreyle, coplarla direnenleri vazgeçirememeleri üzerine ekstra bir taktik olarak Nur Serter’in, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Türkan Saylan’ın icadı olarak ikna odaları gündeme geldi fakat gündeme geldiğinde onlar bu ismi koymuş değillerdi. O zaman, Akit’in attığı ‘ikna odası kurdular’ başlığıyla tarihe geçti ama işin doğrusu ne biz ne de o odaya girip çıkanlar o odalarda aslında sistematik bir psikolojik işkence yapıldığını düşünmedik. Önce bir konuşma gibi düşünmüştük çünkü olay olduğunda kimse ne uygulandığını bilmiyordu ve zannediyorum cumhuriyet tarihine de ilk sistematik ikna yöntemiydi bu.

Başörtülü kız sıradayken birisi gelip onu uyarıyor. Sonrasında tecrit etmek ve yalnızlaştırmak için bir kızı odaya alıyorlar. Ve sizi içeri aldıklarında ellerinde bir liste var ve bu listede isminizin başında ‘T’ diye bir işaret bulunurdu. Bu işaret özellikle imam hatipli olanların başında bulunurdu. ‘T’ türbanlı anlamına gelirdi orda. Ardından konuşmalar ve sorgulamalar başlıyor. Odada bir kamera var ve kıza önce tanıtımvari sorular sorduktan sonra “bu şekilde okumanın imkânı yok, başını açman gerekiyor biliyor musun” diyor; fakat burada birinci teknik kamera kullanılması ve orda erkeklerin olması. Burada bir erkek ve kayıt unsurunun olması çok önemli. Burada asıl hedef bireyin psikolojik duruşunu ve durumunu çökertmektir.

Bir ilahiyatçı da odada bulunurdu

Eğer kişi çok kararlı ve başörtüsünden taviz vermek istemiyorsa onlara da şöyle söyleniyordu. Sen böyle zannediyorsun ama aslında başörtüsü Kur’an-ı Kerim’de emredilmiyor. Karşıdaki kişi dinden haberi olmayan bir kişi olduğundan etkileyici olmayacağı daha önceden düşünülerek bazı ikna odalarında hazır ilahiyatçılar bulundurulurdu. Ve ilahiyatçı ‘uzmanlar’ da böyle bir şeyin olmadığını onaylayıcı açıklamalar yaparlardı.

Aslında ikna odasının ikna edici olmadığını gösteren birçok örnek var. Birincisi bu insanlar bu odalarda ikna olsalardı sizler burada olmazdınız. İkincisi o okullarda peruk olayı olmazdı. Ama peruk olayı o kadar acıdır ki. Mesela peruk satanlar satışları arttırabilmek için “tesettür peruğu satılır” diye ilan asmaya başladılar. Bir süre sonra ideolojik peruk tanımı getirildi. Ve ideolojik peruk takmanın da yasak olduğunu söylediler. Bunlar ikna odasının ikna edici olmadığını bizlere gösteriyor.

 

Sacide Uras haber verdi

Güncelleme Tarihi: 13 Mart 2012, 23:31
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13