İstanbul'un fethi felaket gibi gösteriliyor

Hüseyin Hatemi hoca, geçtiğimiz günlerde düzenlenen bir etkinlikte İstanbul’un fethi ve Hz. Fatih’e yöneltilen iftiralara örnekler verdi ve bu kitapların birini mevzubahis etti. Ömer Faruk Deliktaş etkinlikten notlarını aktarıyor..

İstanbul'un fethi felaket gibi gösteriliyor

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nde 24 Mayıs Cumartesi günü “Konstantınıyye’den İstanbul’a - Herşey 1453’te Başladı” başlıklı bir panel düzenlendi. Konuşmacılar arasında Davut Göksu, Prof. Dr. Ergün Yıldırım, Prof. Dr. Mazhar Bağlı ve Prof. Dr. Hüseyin Hatemi vardı. Bu panelde Hüseyin Hatemi hoca, İstanbul’un fethi ve Hz. Fatih’e yöneltilen iftiralara örnekler verdi ve bu kitapların birini mevzubahis etti. Ve de İstanbul hakkında çok ilginç rivayetler aktardı.

Fethin 500. yılı hazırlıkları yapıldığı sırada İstanbul’da olduğunu söyleyen hoca, fethin o dönemde şanına yakışır bir şekilde kutlanamadığını belirtip ekledi: “500. Yıl şanına yakışır bir şekilde kutlanamamış ve güzel bir merasim yapılamamıştı. Batıya yaklaşmamız, Amerika’ya yaklaşmamız gibi sebeplerle geçiştirilmişti. 1953 yılından ötelere yani 2000’li yıllara geldiğimizde gördük ki Müslüman Türk ismi taşıyan kişiler çıkarttıkları kitaplarda fethi bir nevi felaket, barbarlığın numunesi gibi göstermeye başladılar bunu bilimsellik sayarak. Tabi edebiyatçılar filan da bu kervana katıldı ki Avrupa da istedikleri ilişkileri elde edebilsinler diye. Çok üzücü, bu konuda çıkartılan bir kitap Nedim Gürsel’in ‘Boğazkesen’ isimli romanı olmuştur. Burada Fatih Sultan Mehmed çok kötü tanıtılıyordu. Yani ‘fetih çok önemli bir şey değildir, barbarlıktır’ gibi lafların ötesinde adeta bir canavar gibi tanıtılıyordu. Fetih müzesini gezerken bir de kitaplara bakayım dedim. Fetihle ilgili kitaplar arasında Boğazkesen romanını da gördüm. Belli ki okunmadan, içinde ne yazdığı hiç bilinmeden oraya sergiye konulmuş. Bu kitapta korkunç şeyler yazıyordu. Avrupa bir türlü hazmedememiştir İstanbul’un fethini. O yüzden bu iftiralar yapılmıştı.”

“Fatih İslam’ın kendine vazettiği şeyi yaptı”

Hüseyin Hatemi, konuşmasında bu iftiralara örnek vermeye devam ederek konuşmasını sürdürdü: “Fatih fetihten yaklaşık 100 sene önce Sivas’a gelen Timur gibi değil ki elinde Kur’an’la kendisini karşılamaya çıkan beyazlar giydirilmiş çocukların üzerine at sürdürsün ve onları atların ayakları altında payimal etsin. Fatih o romanda belirtildiği gibi İstanbul’a bir canavar sürüsünün başında girmedi. Molla Gürani, Molla Hüsrev, Akşemseddin gibi ulu zatlarla, fetih için dua edip Kur’an okuyanlarla İstanbul’a girdi.

Başka birisi de Fatih Sultan Mehmed’in taçlı katil, canavar olduğu anlamına gelen şeyler yazmıştı. Bunlar bizim ne kadar kendimize yabancılaştırıldığımızı gösteriyor bir ölçüde. Fatih elbette hatasız biri değildir. Fakat bu hataları ‘sırça köşkte oturan başkasına taş atmasın’ kuralına riayet ederek eleştirmek lazım. Eleştirmeye hakkı olmayan kimseler kalkıp Fatih’i bu hataları dolayısıyla eleştiremezler.”

Konuşması sırasında benim fazla iştirak edemediğim şu düşüncelerini de bizlerle paylaştı Hüseyin Hoca: “Fatih Sultan Mehmed’in kardeş katli maddesini kanunnamesine koyduğuna inanamıyorum. Öyle zannediyorum ki Bayezid’le Cem mücadelesi sırasında kardeş katli bir nevi Fatih devrinde koyulduğu intibaı uyandırılarak 1495’lerde kanunnameye dâhil edildi. Bu Fatih devrinde konulmadı. Eğer o devirde konulmuş olsa idi madem ki nizam-ı âlem için kardeş katline cevaz veriyor, kendisinden sonra ihtilaf olmasın diye bir veliahd tayini yapardı. Yahut da kısa yoldan saltanatı Bayezıd’a veya Cem Sultan’a bırakıp, daha sonra diğerini siyasi bir bahane ile katledebilirdi. Fatih’in zihniyetine, şahsiyetine kardeş katli meselesini uyduramıyorum. Bu sonradan sokulmuş olacak. Fatih Kanunnamesi daha sonrasında da saraydan çıkartılıp bir yoldan satın alınarak Papalık kütüphanesine nakledildi ve nihayet 20.yy başlarında oradan tekrar Türkiye’ye mikrofilmi getirilerek kardeş katlini ihtiva eden haliyle neşri yapıldı.”

Bizans’ın İstanbul’da kurulmasına müsaade vermediği Ermeni Patrikhanesi’ni Fatih’in fermanla İstanbul’da kurdurduğunu söyleyen Hatemi, Patrikhaneyi tekrar ihya etmesinin hata olarak gösterildiğini fakat bunun kesinlikle hata olmadığını, Fatih’in İslam’ın kendine vazettiği şeyi yaptığını söyledi.

Hatemi hoca Gezi parkı olayları esnasında Kadıköy duvarlarına yazılan cümle ile ilgili de şunları söyledi: “Gezi olaylarında şu iğrenç cümleyi duyduk: ‘Zulüm 1453’te başladı.’ Ortaya bir dinamit fitili sokmaktan başka bir şey değildir bu söz. Provokasyon, Türkiye’yi karıştırmak isteyenlerin işleridir bunlar. Bunlara önem vermemek gerek.”

“İstanbul Mecma’ul Bahreyn’dir”

Ve ilk defa duymuş olduğum şu açıklamalarda da bulundu ki bence doğru olmaması için bir sebep yok: “İstanbul’un çok önemli bir şehir olduğu Kur’an-ı Kerim’e dayanır. Kuran’daki Mecma’ul Bahreyn İstanbul’dur. Mecmaul Bahreyn’de Hızır’ın gösterdiği vizyon, rüyette bu şehrin surları altında iki yetimin hazinesinin gizli olması ve Hızır’ın bu yetimlerin hazinesi tekrar ortaya çıkıncaya kadar duvarı tamir etmemesinin bence anlamı şudur. Bu şehir ileride İslam’ın Batıya tebliğ edileceği şehir olacaktır. İki yetimden maksat ise şudur: Hz. İsa ümmeti yetim kalmıştır. İslam ümmeti de daha sonra yetim kalacaktır ve bu iki yetimin ortak değerler hazinesi, şeriat dediğimiz temel ilkeler gerçek anlamıyla son devirde bu şehirde Batıya tebliğ edilecektir. Bu sebepten İstanbul Mecma’ul Bahreyn’dir. İki denizin birleştiği yerdir. Zaten İstanbul isminin kökünde de ‘sitinpol’ vardır. Yani boğaz şehri... Mecma’ul Bahreyn iki deniz arasında boğazı ifade eden şehir. Ve buraların ilk hâkimi olan Fenikeliler bu boğaza ‘Nur Boğazı’ diyorlardı. Sami dilinde Arap dilinin eski kökenindeki kelimeyle ‘nur ışık boğazı’ diyorlardı. Ama daha sonra Helenler bölgeye hâkim olunca putperest efsaneler dolayısıyla inek geçidine (=Bosphrous) döndürüldü. Bunun da manası şöyle: Zeus sevdiği başka bir kadını evli olduğu karısından kurtarmak için kızı inek şekline soktu. İnek, boğazı yüzerek geçerken karısı Hera, sivrisinek şekline girip ineği burnundan soktu. İnek İstanbul boğazında boğuldu. O sebepten de inek boğazı oldu. Bütün bunlar elbette uydurmadır.

İstanbul’da Fenikeliler devrinden beri Beykoz’da bir muvahhid mabedi vardı. Onun için Bizans kelimesi de kanaatimce ‘bütingen’ ya da ‘beyteniyye’den gelmektedir. Bugün Ürdün bölgesinde de beyteniyye ve betangen bölgesi vardır. Buraya da Beykoz’daki İbrahim dini mabedi, Yuşa tepesindeki muvahhid mabedi dolayısıyla bu isim verilmiştir. Daha sonra Helenler, şehrin batısına hâkim olduğu gibi doğusuna da, Asya kısmına da hâkim olunca, bu sefer de Bizans isminin menşei hakkında efsaneler uydurulmuştur. Yoksa bu şehrin temelinde, Kuran-ı Kerim’in Mecma’ul Bahreyn dediği, Hz. Musa’nın ziyaret ettiği, (ama o sırada şehrin merkezi Beykoz tarafındaydı) bir Fenike şehri vardır. İstanbul tarafında ise küçük bir köy vardı. Hızır ve Hz. Musa buraya, Helen balıkçı köyüne sefer ettiler ve Kur’an-ı Kerim’de ki o meşhur kıssa burada geçti.”

 

Ömer Faruk Deliktaş haber verdi

Yayın Tarihi: 09 Haziran 2014 Pazartesi 14:10 Güncelleme Tarihi: 09 Haziran 2014, 14:10
YORUM EKLE

banner19

banner36