İstanbul adeta koca bir kütüphaneye benziyor

İLEM’in düzenlediği Osmanlı’da Kitap Kültürü panelinden aldığı notlarını paylaşıyor arkadaşımız Esad Eseoğlu..

İstanbul adeta koca bir kütüphaneye benziyor

 

 

2013’te başlayan kitap projesi doğrultusunda Süleymaniye’de bulunan Carullah Efendi Koleksiyonu’nda yer alan 2000’den fazla eser taranmış olup, 10 binin üzerinde not tasnif edilmiş. Devam eden proje konunun uzmanı akademisyenler tarafından incelenmekte ve bu kitap olarak yazılı hâle getirilecek. İLEM bünyesinde Osmanlı kitap projesini yürüten Berat Açıl programın moderatörlüğünü yaptı.

Kâğıda nişasta sürülmüş 100’lerce yıl yaşasın diye!

Berat Açıl, Osmanlı’da kitap kültürü ve genel olarak kitap kültürünün akademik bir ilgiye mazhar olmadığını; bunun “yazı medeniyeti” olarak bilinen bir medeniyete olan aksiliğini ifade etti. Kendi yaptıkları çalışmaya benzer çalışmaların olduğunu belirten Açıl, bu alanda birtakım emekleri olan Uğur Derman sahneye davet edildi.

Kitabın ortaya çıkışında kullanılan alet ve malzeme özelinde bir konuşma yapacağını söyleyen Uğur Derman, Osmanlı’da yazma eser esas olduğu için, onların ortaya çıkışından kısa kısa bahsedeceğini belirtti. Kitabın ortaya çıkması için yazılacak bir yere, yani kâğıda ihtiyaç olduğunu söyleyen Derman, daha önce kullanılan ceylan derisinin Osmanlı’da hemen hemen hiç görülmediğini, kullanılan kâğıtların da, İstanbul’un fethinden önce Orta Asya’dan, sonrasında ise Avrupa’dan geldiğini ekledi.

Beyaz kâğıdın gözü yorması hasebiyle yaygınlaşmadığını, dolayısıyla biraz kreme kaçan rengi yakalamaya çalıştıklarını belirterek, bunun da cevizin dış yeşil kabuğu ve çayın suyunun kaynatılarak kâğıdın bundan geçirilmesi yoluyla elde edildiğini aktardı. Çiğ beyazın doğrudan doğruya kitap yazımında kullanılmadığını, tek tük eserler hariç, anlıyoruz. Ayrıca kâğıda nişasta yoluyla bir tabaka eklendiğini de belirten Derman, yumurtanın sarısıyla akının ayrılması vesilesiyle birtakım maddelerle ve işlemlerle kâğıda sürüldüğünü söyledi. Un ve nişasta, sonra yumurta akı ile yapılan işlemlerin de mevcut olduğunu söyledi. Bunun, daha ziyade levha için kullanılacak kâğıtlarda yapıldığını belirten konuşmacı, “aher” adı verilen bu tabakanın bu şekilde bırakılamayacağını, bunun kâğıdı çatlatacağını söyledi. Dolayısıyla bunun önüne geçmek için, aheri yerine yerleştirmek için mühre denilen bir yapının kâğıda temas ettirildiğini belirtti. Aherin yerine oturması için, kâğıdın en az 6 ay beklemesi gerektiğini söyleyen Derman, 100 yılı geçecek sağlamlılıkta (veya daha fazla), yapısını koruyan kâğıtların mevcut olduğunu belirtti. Aherin eskidikçe makbul olan bir cila olduğunu söyleyen Uğur Derman, aher ve mühre işinin bitmesinin ardından, kâğıdın kullanılacak hâle geldiğini söyledi.

Bir kitap yazımında kâğıdın kullanılabilmesi için, bugünlerde “forma” denilen ve eskiden de cüz denilen bir kâğıt topluluğunun kullanılması lazım imiş. Mushafların büyük boy olarak, camilerde (cami mushafı) hayırseverler tarafından bırakılmak sûretiyle bulunduğunu belirten Derman, büyük boy olmasının sebebini ise, kötü niyetli insanların emellerini gerçekleştirememeye yönelik olduğunu söyledi. Bu kısımdan sonra, mushafların boylarına göre isim aldığını belirtip, bunların isimlerini söyleyip yazı yazma meselesinde, “yazma” işlevi gören elemana, mürekkebe geçti.

Nice emekler sonrası: Kâğıt!

Eskiden, yazma için mürekkebin bezir yağı, bal mumu, gaz yağı gibi yakıldığında is veren maddelerin islerinin Arap zamkının (bir akasya ağacının kabukları üzerinde teşekkül eden sakız misali bir madde) suda eritilmesi ve onun is ile karıştırıldıktan sonra, taş havanlarda uzun süre dövülmesi yoluyla oluştuğunu belirten Derman, isin suda hiçbir şekilde erimediğini ve zamanla dibe çöktüğünü hatırlattı. Hokkanın içine mürekkebin boca edildiğini, onun da ters gelme ihtimaline karşın, önceden hokkanın içine lika denilen bir ham ipeğin konduğunu söyledi. Ham ipek, mürekkebi kendine çeker ve kalem batırıldığında hokkaya, ipek yeteri miktarda mürekkebi kaleme aktarır.

Eskiden kullanılan kalemin şu an kullanılan kalemle hiçbir münasebetinin olmadığını söyleyen Derman, sıcak ülkerin göl ve ırmak kenarlarında yetişen sazların kurutulması sonucunda kamış kalemin ortaya çıktığını belirtti. Kamış kalemin ağzı da kalemtıraş denilen bir aletle yontularak ağzı meydana çıkartılıyor ve makta denilen bir aletin üstünde kalemtıraş bastırılarak ağzı eğri bir şekilde kesilyor. Bu vesile ile mürekkebe bastırılır ve hattat yazısına başlar. Kitap yazımında satırların düzeni adına, yazmadan evvel aherli kâğıdın altına, üzerinde evvelden hesap edilerek oluşturulan kabartıların bulunduğu mukavvanın konduğunun hatırlatan Uğur Derman, kâğıdın hafif bastırıldığında kâğıtta iz çıktığını ve bu izleri takip ederek hattatın satırları düzenli bir eser ortaya çıkarttığını söyledi. O dönem şu anki masaların bulunmadığını, bulunsa bile hattatın 90 derecelik dik açı ile görme gerekliliğinden ötürü, bu masaların işe yaramadığını hatırlatan konuşmacı, bu hususta hattatların dizlerini ve özel mukavvaları kullandıklarını belirtti.

Namazı kılar, başlardı yazmaya!

Osmanlı’da, Kur’an- ı Kerim’i yazmak dışında başka bir eser yazımıyla uğraşmayan hattatların bulunduğunu söyleyen Derman, 17. asırda yaşayan Ramazan Efendi’yi örnek gösterdi. Ramazan Efendi sabah namazını kılar, ondan sonra dizini diker, kalemini kâğıdını alır, yarım cüz yazana kadar hiç kimseyi kabul etmezmiş; isterse sadrazam gelsin. Bu bağlamda 2 ayda 1 mushaf çıkartan Ramazan Efendi, 400 mushaf yazmış hayatı boyunca.

Yazı yazılması bittikten sonra kitap, tezhibi için müzehhibe gider ve sonrasında mücellide giderek kitap çıkartılmış olur. Bu, 18. asrın sonlarına kadar yazma kitapların yazılış macerası olarak süregelmiş. Sonrasında “basma devri” başlamış ama bu Kur’an ile değil de lügat, ilmî kitap vs. eserlerle olmuş. Bunun için de Arap asıllı harflerin kalıpları hazırlanmış birtakım işlemler sonrasında. İşlem detay gerektiren bir durum; zirâ Arap harflerinin başta, sonra ve ortada yazımları farklı.

19. asırda hattat ve musikişinas Kadıasker Mustafa İzzet Efendi’ye harfler yazdırtılmış ve sonrasında Osmanlı’nın mühendislerinden, konuşmacının tabiriyle “sadık” Ermenîlerinden Ohannes Mühendisyan Efendi (konuşmacı, Mühendisyan Bey’in hakkını teslim etmek gerektiğini belirtti; zirâ Ohannes Efendi harflerin puntolarını birkaç çeşit olacak şekilde üretecek kadar hassas biri imiş) bunları çok güzel, yazıya halel vermeden harflerin dökümünü yapmış. Ve harfler çıkmaya başlamış. 1866’ten itibaren, Osmanlı baskı kitaplarının yazıları fevkalade güzel bir hale gelivermiş.

Sufiler ve matbaa

Uğur Derman’dan sonra Muharrem Varol, sufilerin matbaa ile olan ilişkisini anlatmak üzere konuşmasına başladı. Matbaanın geliş tarihini hâlen tartışmanın yersiz olduğunu söyleyen Varol, matbaa öncesinden bahsetti kısaca. Hattatlık yaparak geçimini idare eden pek çok sufinin bulunduğunu belirten konuşmacı, tekkelerde kütüphanelerin olduğunu aktardı. Matbaanın özellikle 1820’lerde, 2. Mahmut döneminde tekrar canlandırıldığını belirten Muharrem Varol, matbaanın devlet tarafından desteklendiğini, Tanzimat sonrası, 1840’lardan itibaren dışarıdan herhangi bir müteşebbisin, sermaye ve gerekli izinlerle kitabını bastırabilmeye başladığını hatırlattı.

Yapılan araştırmalardan bahsederek alıntılarla konuşmasını besleyen Muharrem Varol, Üsküdar Özbekler Tekkesi’nde bir matbaaya kaynaklar vesilesiyle ulaştıklarını anlattı. Bu durumu, birçok mesleğe sahip “şeyh efendiler”in varlığıyla yorumluyor Varol. İstanbul’da, Sultanahmet’te, Mehmetpaşa Yokuşu’ndaki Özbekler Tekkesi’nde de matbaa bulunduğunu belirten konuşmacı, bu tekkede bulunan dervişlere taş baskı ilmini (litografya) öğretmek amacıyla, gerekli birimlerden madenî harf ve diğer eşyaların istendiğini (temin edildiğini) söyledi. Eyüp’teki Kalenderhane Tekkesi’nin de matbaa içeren bir diğer tekke olduğunu belirten Muharrem Varol, bu üç tekkenin ortak özelliğinin Buhara, Semerkant ve Taşkent gibi coğrafyalardaki Müslümanlar’ın İstanbul’a geldiğinde konakladıkları yer olduğunu aktardı. Bu ortak özellikten yola çıkarak Orta Asya Müslümanlarının matbaacılıkla olan ilişkinin sorgulanması gerektiğini ekleyen Varol, bu noktada bir malumat sahibi olmadığını, ama gelecekte kafa yormak istediğini belirtti. Yine İstanbul’un bazı yerlerindeki diğer tekkeleri de sayan konuşmacı, tekke şeyhlerinin matbaa konusundaki aktifliklerini anlattı.

Hat ile resim alâkası da ne ola ki?

Muharrem Varol’un konuşmasından sonra Irvin Cemil Schick konuşmasına, kitap denilince günümüzde akla ne geldiğini sorgulamakla başladı. Sayfalardan oluşan, bildiğimiz klasik kitabın yanında e-kitap gibi bir oluşumun da artık var olduğunu belirten konuşmacı, daha eskilerde sayfalardan oluşmayan, kil tabakaları kullanılarak oluşturulan kitapların da var olduğunu belirtti. Bunları, aslında biçimleri farklı da olsa aynı kavramın değişik biçimleri olarak tanımlayan Schick, yazma ve okuma edimlerinin, dolayısıyla da yazılı metin mefhumunun çok farklı yorumlanabileceğini, bu bağlamda her yüzeyi yazı ile çevrilmiş Süleymaniye Camii’nin de bir kitap olduğunu belirtti. İstanbul’u da kocaman bir kütüphaneye benzeten konuşmacı, bu bakış açısı doğrultusunda türlü türlü kıyafet giyinen insanın bedenine yazı yazıp yazmadığını sordu konuklara. Kâinatın bütününü de bir yazılı metin olarak betimleyen Irvin Cemil Schick, bu metinden ayetleri okumanın mü’minlerin vazifesi olduğu gerçeğini hatırlattı.

Hat sanatının İslâm âleminde sahip olduğu önemin, resim yasağıyla bağlantılı olduğu genel söylemini hatırlatarak konuşmasına devam eden Schick, şunları söyledi: “Yalnız Batı’da değil, İslâm coğrafyasında da yaygın olan bu görüş, birçok açıdan sorunludur.” Batılı sanatçıların bir dönem resim konusuna yönelmeleri ve dolayısıyla tüm dünyanın bu alana yönelmesi gibi bir algının oluştuğunu, bu görüşe göre de bir engel çıkmadıkça bunun böyle devam edeceği şeklindeki bir yorumun hatalı olduğunu belirtti konuşmacı. Zirâ farklı kültürlerde, farklı eylemler yaygın olabilir. 20. yüzyıl’da Avrupa’da ortaya çıkan soyut sanat anlayışını hatırlatarak resim yasağının mevcut olmadığı bir ortamda, böyle bir ilginin gelişebileceğini anlatmış oldu.

Yine, bir dinde herhangi bir konuda bir yasağın olmasının, buna illâ uyulacak gibi bir durum getirmediğini (pratikte) söyleyerek bunun örneklerini verdi. Emevîler zamanında yapılan duvar süslemeleri, Osmanlı dönemi minyatür etkinlikleri, yasağın delinmesi anlamına geliyordu ve bu yasaklanmış bir biçimde değil, iktidarın himayesi altında yapılıyordu. Verdiği birkaç örnek ve yaptığı alıntılar sonrasında hat sanatının yaygınlığının, resim sanatının yasak olmasıyla bağlantılı olmadığını belirten konuşmacı, hat sanatının neden yaygın olduğu sorusunu sorarak devam etti konuşmasına. Hat sanatının, yalnızca bir yazı olmadığını, yaratanın alametini kayda geçirme yolu olduğunu beliren Schick, bir dini, kültürel sistem olarak İslâm’ın metin, yazma ve okuma eylemlerini dışarıda bırakarak tasavvur edilemeceyeceğini söyledi.

Kalem, yazı, yazma fiili, yazılı metin gibi kavramların hep İslâm dininin mayasında olduğunu hatırlatan konuşmacı, İslâm inanışına göre, Kur’an-ı Kerim’in harfiyyen Allah kelamı olduğunu hatırlatarak, vahiy yoluyla inmiş olup, Peygamberin (s.a.v.) kâtipleri tarafından kaydedilmiş olduğunu ekledi. Kur’an metninin bu ilahi kökeninin, Müslümanları Allah’ın kelamını ona layık biçimde muhafaza etme vazifesini ve sorumluluğunu yüklediğini söyleyen Schick, hat sanatının itici gücünü tam da buradan aldığını belirtti.

Dönüştürüyoruz kendimizi!

Binalarla alâkalı önemli mevzulara değinen ve beden konusunda da birkaç kelam eden konuşmacı, bir tarafta sünnet, dövme ve diğer tarafta sakal, makyaj, tüy aldırma, perhiz gibi vücut üzerinde etkili olan ve onu dönüştüren bir dizi yazma uygulamasının mevcut olduğunu söyleyerek, vücudun bu yolla toplumsallaştırıldığını ekledi. “Beden yazmaları” olarak nitelendirdiği bu uygulamaların, vücudu bir toplumsal ilişkiler dizgesine bağladığını belirten Irvin Cemil Schick, ona beşerî düzen içerisinde bir yer tayin ettiğini söyledi. Hat sanatının kuralları olduğu gibi, kıyafet hususunda da mevcut dinî kurallar bulunduğunu belirterek ekledi: “Erkeklerin ipek giyinmesinin yasaklanması gibi, israfa karşı kurallar; kadınların başını örtmesi gibi toplumsal cinsiyete ilişkin kurallar, İslâm’ın kıyafet ve dış görünüşe ilişkin getirdiği düzenlemelerdendir.” Bu kısım hakkında Schick, çok önemli tespitler içeren cümleler sarf ederek sözlerine şöyle devam etti. “Kitap sayfalarının dışına taşan kitâbetin de asıl işlevi nesneleri işaretlemek, gerçek sahiplerini vurgulamak, içlerinde bulunan Allah’ın ayetlerini gün yüzüne çıkartmak.”

Son konuşmacı olarak Berat Açıl söz aldı. Osmanlı çalışmalarında, kanıksanan kimi bilgilerin mevcut olduğunu belirten Açıl, onların farkına varılmayan bilgiler olduğunu söyledi. Alışkanlık dolayısıyla kenara itilen bu bilgiler üzerine yeteri kadar eğilmeye çalıştıklarını ve bu ehemmiyetin dile getirilmeye çalışılacağını ifade etti. Örnek olarak Carullah Efendi Kütüphanesi’ni ele alan konuşmacı, bu kütüphanenin; Süleymaniye Kütüphanesi’nde, Carullah Efendi Koleksiyonu adı altında saklandığını belirterek, koleksiyonda 2200 kadar yazmanın mevcut olduğu bilgisini verdi. Bunların 1000’ü üzerinden çalışmasın gerçekleştiren Açıl, sunumunda Carullah Efendi hakkında yapacağı konuşmanın ön bilgisini verdi.

Carullah Efendi’nin Temelluk Kayıtları’nda 10 değişik künyenin bulunduğunu belirten Berat Açıl, bunların aynı zamanda Carullah Efendi’nin kişiliğinin oluşma evreleri hakkında bilgi verdiğini de ekledi. Carullah Efendi Rumeli’de 1069 yılında, Rumeli-Yenişehir’de dünyaya gelir. Belgelerden edinilen bilgilere göre, 32 yaşında Mekke’ye gittiği düşünülen Carullah Efendi’nin, hayatı hakkında birçok kayıt mevcut. 32 yaşında Mekke’ye giden Carullah Efendi, buradan Şam’a, oradan da önce Bağdat ve sonrasında Halep üzerinden İstanbul’a dönmüş olduğu belirtildi.

Carullah Efendi Kütüphanesi’nin nasıl oluştuğunu anlatan konuşmacı, müzayede ve sahaflardan kitap alındığını belirtiyor. Hatta bazı müzayedelerde alamadığı eserler dolayısıyla Carullah Efendi’nin üzüldüğünü söyleyen Açıl, katip yoluyla da kütüphane oluşumuna destek verildiğini belirtildi.

 

Esad Eseoğlu aktardı

Güncelleme Tarihi: 25 Aralık 2013, 00:13
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13