banner17

İsmail Kahraman: Çanakkale Anmalarını Tevfik İleri Başlattı

TBMM Başkanı İsmail Kahraman, geçtiğimiz günlerde Bursa'da Çanakkale Zaferi konulu sohbetinde, anlattığı olayların kendisinde uyandırdığı çağrışımların akışına kendisini bırakarak değişik olaylara da değinme fırsatı buldu. Ahmet Serin etkinlikten notlarını aktarıyor.

İsmail Kahraman: Çanakkale Anmalarını Tevfik İleri Başlattı

TBMM Başkanı İsmail Kahraman, her ne kadar siyasi kimliğiyle bilinse de, aslında o, kültür kazıları yapan bir entelektüeldir. Sadece döneminde olan biten olayları değil, bu olayları hazırlayan sebepleri, sosyal olayları da analiz edecek birikime sahiptir.

İsmail Kahraman aynı zamanda, önemli bir geleneğin temsilcilerinden biridir. Bu gelenek, sosyal medya dolayısıyla artık unutulmaya yüz tutmuş olan sohbet geleneğidir. İsmail Kahraman’ın da dâhil olduğu bu geleneğin insanları yıllar boyunca köy köy, şehir şehir, salon salon dolaşıp özellikle Tanzimat’tan sonra değiştirilmeye çalışılan kıblemizi, inancımızı, bizi biz yapan değerleri insanımıza anlatmak için çabalamışlardır.

Günümüz genç kuşağının bilmesi gerekir ki, bu geleneğin sahibi o insanlar, yerli ve milli bir kuşağı satır satır yazmış, ilmek ilmek dokumuşlardır.

16 Mart gecesi Birlik Vakfı Bursa Şubesi’nde işte bu kültür adamı kimliğiyle bir sohbette bulundu İsmail Kahraman. Sohbetin konusu her ne kadar Çanakkale Zaferi olsa da, anlattığı olayların kendisinde uyandırdığı çağrışımların akışına kendisini bırakarak değişik olaylara da değinme fırsatı buldu.

Çanakkale anmalarını ilk kez Tevfik İleri başlattı

Sözlerine “Çanakkale, gerçek bir zafer. Çanakkale’yi bilmemiz, anmamız lazım. Çanakkale’yi ne kadar bilsek de yine azdır. Orada göğüsler siper edildi ehl-i salibe karşı ve bir iman mücadelesi verildi.” cümleleriyle başlayan İsmail Kahraman, Çanakkale kutlamalarıyla ilgili şu ilginç bilgileri verdi: “Çanakkale’nin ilk anılışı, MTTB Genel Başkanı Tevfik İleri’nin Çanakkale’de inşaat mühendisi olarak mesleğe başladığı tarihtir, 1933 yılıdır. Ondan önce Çanakkale diye bir hadise yoktu; görmezden geliniyordu. Kutu’l-Amare’nin kutlanmamasının sebebi de yakın zamana kadar bilinmemesiydi.

Tarihimizin bize iftihar vesilesi olacak levhalarını iyi incelememiz, bilmemiz lazım. Kimliğimizi, mukallit olmamamızı bunlar sağlar. Bu yüzden Çanakkale’yi iyi bilmeliyiz ve Çanakkale’yi iyi anlamak için de bizzat oraya gitmemiz lazım. MTTB olarak biz, 1967 yılında Çanakkale’ye gezi düzenledik. 12 Mart’ta seçimlerimiz bitti ve biz 18 Mart’ta Akdeniz vapuruyla Çanakkale’ye gittik. Aynı dönemde Çanakkale’ye giden bir Kadeş vapuru vardı. İçki falan içiliyordu onda. Kötü bir ortamı vardı. Biz onunla değil da Akdeniz vapuruyla gittik. Bizim gidişimiz şehitlik ruhuna uygundu ve muhteşemdi.”

İnsanlarımızın diledikleri soyadını alması yasaklandı 

İsmail Kahraman, sohbetin akışına kendini bırakarak arada başka sosyal ve tarihi konulardaki şahitliklerini de anlattı. Soyadı kanunuyla ilgili anlattıkları da bunlardan biriydi. İsmail Kahraman, konuya dair şunları anlattı: “Mehmet Mırık orada Çanakkale şiirini okudu. Soyadı Mırık arkadaşımızın. Mesela Hüseyin Cıkcık diye bir başka arkadaşımız vardı. Artık nüfus memuruyla aralarında ihtilaf mı vardı neydi, soyadları böyleydi. Soyadı kanunu böyle bir şeydi. O zaman ‘zade, oğlu, bey, efendi, paşa’ gibi özellikle Osmanlıyı ve dini çağrıştıran kelimeler yasaktı. Nüfus memurunun önünde ‘kaya, taş, tepe, deniz…’ gibi bir sürü şeyin yazılı olduğu bir liste vardı, memur bu listeye göre bir soyadı verirdi. Bu kanun, 1950’de Demokrat Parti’nin gelişiyle değiştirilip yasaklı kelimeler serbest bırakıldı. Şimdi insanlar Nuroğlu, Osmanoğlu gibi ailesiyle ilişkili, o yörede kendilerine nam olmuş soyadlarını alabiliyorsa sebebi odur. Kimlikle oynanmaz, oynanmamalıdır!”

İnsanımız Batı tarihini biliyor ama kendi tarihini bilmiyor

Dönemi yaşayan şahitlerin anıları okunduğunda, yakın tarihimizde kimliğimizi dönüştürmek isteyen birçok girişimin yaşandığı da görülecektir. Bunlardan ezanın Türkçeleştirilmesi konusuna şu şekilde değindi İsmail Kahraman: “Bir zamanlar Çanakkale de, Kutu’l-Amare de anılmıyordu. Oysa onlar bizim tarihimiz. Mesela bizim insanımız Batı tarihini biliyor ama kendi tarihini bilmiyor. Amerikalıların Kızılderililerle savaşını biliyoruz ama kendimizi, kendi tarihimizi bilmiyoruz. Çanakkale ilk defa Tevfik İleri tarafından 1933 yılında anıldı. Tevfik İleri Bey, imam hatip okullarını açan milli eğitim bakanıdır. Radyoda ilk defa Mevlit, ilk defa Kur’an-ı Kerim okutturan, Yüksek İslam Enstitülerini açan, ezanı aslına kavuşturan da odur. Minarelerimizde ezan ‘Tanrı uludur, tanrı uludur…’ diye okunuyor, namazda tekbir ‘Tanrı uludur…’ diye alınıyordu bir zamanlar. 1933-1950 yılları arasında ezan böyle okundu. Daha sonra rahmetli Adnan Menderes ve arkadaşları tarafından aslına kavuşturuldu 1950 yılında. O zaman insaflı müezzinler ezanı minarede Türkçe, içerde ise aslına uygun okurdu. Ama bir bakarsınız o müezzini birisi ihbar etmiş, o müezzin hapsedilmiş. Böyle nice çileler yaşandı geçmişimizde.”

İstanbul’un fethi de kutlanmıyordu

İsmail Kahraman, sadece Çanakkale’nin değil, Kutu’l-Amare ve İstanbul’un fethinin de kutlanmayıp unutturulmaya terk edildiğini şu sözlerle kayda geçirdi: “Kendimizden koparılmamız, uzaklaşmamız istendi. Ezanı aslından uzaklaştırma çabaları, soyadı kanunu gibi kanunlarla yapılmak istendi bu. Ama millete rağmen hareket edemezsiniz ve milleti de bertaraf edemezsiniz. Bu yürekler birleştiği sürece onlara kimse bir şey yapamaz. Tarihi öğrenme ve Çanakkale’yi kutlama meselesi de daha sonra başladı. İstanbul’un fethi de kutlanmıyordu. Rahmetli Menderes 1953 yılında ‘Fethin beş yüzüncü yılı’ vesilesiyle İstanbul’un fethinin kutlanmasını sağladı. Düşünün ki fetih bile anılmıyordu. Bunlar yanlış şeyler. Bazıları ‘Eskiyi anlatmayın, yarayı deşmeyin’ der. Tamam, yarayı deşmeyelim ama geçmişi de bilelim. Bize o zamanlar o yanlışı yapanlar da bir ‘Pardon!’ desin. Hem o günleri özleyenler yok mu hâlâ? Var. Onlara imkân tanımamak lazım. Bir ve beraber olmamız lazım.”

Çanakkale siperlerini yaptıran padişah kimdi?

İsmail Kahraman, Çanakkale Zaferi’yle ilgili ilginç bilgiler de paylaştı: “Çanakkale bir destandır. Bildiğiniz gibi, Çanakkale bir deniz zaferidir. Kara savaşları bir ay bir hafta sonra başlamıştır. Yani 18 Mart’tan bir ay bir hafta sonra başlamıştır. Çanakkale zaferi insanı şekillendirir, ruh verir, hız verir, haz verir. Çanakkale Zaferi, bir deniz zaferidir ve bu zaferde kara subaylarının bir dahli yoktur. Çünkü Çanakkale Boğazından içeriye İngiliz ve Fransız donanmaları giremediler. Çünkü tahkimat vardı. Seddülbahir ve Kilitbahir’de siperler vardı. Bu siperleri oraya Sultan II. Abdülhamid Han yaptırmıştı. Daha 1. Dünya Savaşı gelmeden yaptırmıştı onları.

Burada size onun büyüklüğünü yeniden anlatacak değilim ama şunu da söyleyeyim: Biz TBMM olarak onu andık ve bir sempozyum düzenledik. On bir ülkeden bilim adamları geldi dört gün süren sempozyuma. Dün ona ‘Kızıl Sultan’diyenler bugün gerçeği öğrendi. Otuz üç yıllık saltanatında sadece beş kişi idam edilmiş ve onlar da hep adi suç işleyen gayrimüslimlerdir. II. Abdülhamid Han zarif, kibar, çok bilgili biridir. Onu neden sevmezler, anlamakta zorluk çekiyorum. Ona karşı çıkıp onu kötüleyenlerin yazdıklarını okuduğumda, o insanlara kızmıyor, acıyorum sadece. Biz onu doğum yıldönümünde andık. Benim bildiğim kadarıyla tarihi şahsiyetler ölüm değil, doğum yıldönümlerinde anılır. UNESCO da şairleri, edipleri ve diğer önemli şahsiyetleri doğum tarihlerinde anar. Çünkü önemli insanların ölümleri, unutulmalarıdır. Unutulmayan birini de doğum yıldönümünde anmak gerekir, diye düşünürüm.”

Pozitivizmin ülkemize verdiği zarar

İsmail Kahraman’ın, “Biz bir şeyi körü körüne yüceltmiyor, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyoruz. Mesela Pozitivizm ülkemize çok zarar vermiştir. Maddeden başka bir şeyi kabul etmeyen bu anlayış dolayısıyla birçok insanımız inançsız olmuştur. 1789 Fransız İhtilali’ni önemseyen Padişah II. Mahmut zamanında Fransız etkisi çok fazlaydı. Onun zamanında pozitivizm çok yayıldı. Hatta askeri eğitim bile Fransızca yapılır oldu. Pozitivistlere kapı açan Padişah II. Mahmut oldu. O padişah ülkeyi düzelteceğim derken yanlış kararlarla insanımızı kimliğinden uzaklaştıracak şeyler yaptı.” cümleleriyse, içinde hem özeleştiriyi barındırıyor hem de gerçeğin peşinde koşma çabasını anlatıyordu.

Mayın döşenirken yaşanan mucizevi olay

İsmail Kahraman, Çanakkale Zaferi anında yaşanan pek bilinmeyen bir olayı da şöyle anlattı: “Çanakkale, bir deniz savaşıdır dedik. Çanakkale’de kara savaşları daha sonradır. Tophaneli İsmail Hakkı Bey, deniz savaşları için önemli bir isimdir. Deniz savaşlarında birçok ilginç olay yaşanmıştır. O döneme dair dikkat çeken en önemli olay şudur: Mayın gemimiz mayınları dökerken bir sis bastırmış. İngiliz, Fransız zırhlıları siste bu mayınlamayı görmüyor. Gemimiz yirmi altı mayın döşüyor. Mayın döşeme işi bittikten sonra sis kalkar. İngiliz ve Fransız komutanlar mayınlamayı görmedikleri için temiz zannettikleri denizde ilerlemeye başlarlar ve gemileri mayınlara çarparak hasar alır. Hem mayınların hem de topçumuzun ateşiyle bozguna uğrayan Birleşik Donanma püskürtülerek kaçar. Büyük bir zayiat vermişler, Boğaz’ı geçememişlerdir.”

II. Abdülhamid’le ilgili tarihçiler ne diyor?

O dönemde devletin yönetiminde İttihat ve Terakki yerine II. Abdülhamid gibi bir siyasi dehanın bulunması durumunda olayların seyrinin nasıl olacağına dair tarihçilerin görüşlerini de şu şekilde nakletti Kahraman: “Burada, bazı tarihçilerin iddialarını gündeme getireyim: Bunlardan birinci grup, II. Abdülhamid bir siyasi dehaydı. Dünya dengelerini çok iyi biliyordu. O indirilmeseydi, 1. Dünya Savaşı çıkmazdı, derler. Diğer bir grubun iddiası da, savaş çıksaydı bile II. Abdülhamid o savaşa girmezdi, şeklindedir. Ama II. Abdülhamid yoktu ve Osmanlı savaşa girdi. Biz savaşa iki milyon dokuz yüz bin genç asker gönderdik. Tam dokuz cephede savaştık. Savaşa girişimizin sebebi Enver Paşa’dır. Tarihçiler onun bir maceraperest olduğunu söyler. Enver Paşa’nın yanında, posta memurluğu görevinden İttihat ve Terakki aracılığıyla devlet yönetimine geçmiş olan Talat Paşa ve bir de Cemal Paşa vardır. Bu üçünün kararıyla savaşa girdik ve kaybettik.”

Bir milyon yetişmiş insanımızı kaybettik

Savaşların ülke için bir yıkım demek olduğunu da şu can yakıcı sözlerle anlattı İsmail Kahraman: “Bu savaşta tam bir milyon elli bin yetişmiş genç insanımızı kaybettik. Bu kaybımızın dört yüz bini şehadettir, geri kalanı kayıptır, esirdir, hasta ve yaralıdır. Tarihçiler, bu dört yüz bin şehidimizin iki yüz elli bin kadarının Çanakkale’de şehit olduğunu söyler. Ama bu doğdu değildir. Çanakkale’deki şehit sayımız elli yedi bin seksen dörttür. Eski Kültür Bakanımız Atilla Koç bu konuyu derinlemesine araştırttı. Şehitlerin kabri başına taşları da kondu. Sayı, elli yedi bin seksen dörttür. Hastanede şehit olanlar da eklendiğinde bu sayı yetmiş yedi bin otuz sekiz eder. Bu dönemde bazı okullar mezun bile veremedi. Yetişmiş bir sürü insanımız kırıldı, şehit edildi. O dönem Osmanlıya bazıları Enverland diyorlardı. O zaman insanımız inanılmaz bir kıtlık yaşadı. Sarıkamış’ta binlerce insanımız donarak şehit oldu. Yollardan insanlarımızın cesetleri toplandı. Yakacak gaz bulunamadı, mum, çıra bulunamadı. Böyle kötü bir dönem yaşadı ülkemiz.”

Çanakkale Zaferi Rusya’da sistemi değiştirdi

Çanakkale Zaferi’nin sadece bizi değil, başka ülkeleri de derinden etkilediğini belirten İsmail Kahraman, konuyla ilgili şu açıklamaları yaptı: “Çanakkale’nin dünya siyasetine etkisi de çok fazladır. Rusya’da çarlık sisteminin yıkılıp komünist sistemin gelmesinin sebebi, Rusların 1. Dünya Savaşı dolayısıyla ekonomilerinin bozulmasıdır. İtilaf Devletleri safında olan Ruslar ve diğer devletler, Çanakkale’yi geçebilselerdi bu kadar insan ve para kaybına uğramayacaklar ve sistemleri sarsılmayacaktı. Oysa bu savaş dolayısıyla Rusya ekonomisi çökmüş, gıda maddeleri karneye bağlanmış, grevler almış başını gitmiştir. Bu çalkantıya rejim dayanamamış ve sistem değişikliğine gidilmiştir. Çanakkale Savaşlarının Rusya üzerindeki etkisi budur.”

Helal süt emenler nasıl belli olur, 15 Temmuz’da gördük

İsmail Kahraman, özellikle yakın tarihin ilginç olaylarına değindiği sohbetini şu sözlerle noktaladı: “Madem cihat ilan edildi, biz de üzerimize düşeni yapmalıyız deyip Avustralya’da kâfire savaş açan o güzel iki insanın ruhu gibi güzel ruhlu insanlar lazım. Benim 15 Temmuz gecesi tek başıma gidip Meclis’i açmamın arkasında da bu ruh var. O gece ben ne Tayyip Bey’le ne de başkasıyla görüştüm. Kendi kararımla gidip Meclis’i açtım. İnsan nasıl olsa ölecek. Hiç olmazsa kutlu bir dava uğruna ölmeli. Ben de bu düşüncelerle Meclis’i açtım. Şehit olacaksak olacaktık, ne yapalım yani. Ülkeyi o Pensilvanyalı sahtekâra mı bırakacaktık? Bu ruhu kaybetmemeliyiz işte biz. O gece yirmi bir kadın vekilimiz de Meclis’teydi. Helal süt emmek denir ya, işte bazıları kaçarken bazıları da şehit olmak için Meclis’e geliyor ya, işte anadan helal süt emmek bu zamanlarda kendini gösteriyor. O kadınların çocukları da onlar gibi yiğit oluyor sonra. Bu ruhu kaybetmememiz gerekiyor bizim. Bize bu ruhu miras bırakan aziz şehitlerimizi de her zaman hatırlamak lazım.”

 

Ahmet Serin

Güncelleme Tarihi: 19 Mart 2018, 12:31
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20