İslamcılık düşüncesi sempozyumundaydık

“Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi” sempozyumu geçtiğimiz haftasonu yapıldı. Sempozyumun açılışı ve ikinci oturumunda konuşmacılar İsmail Kara, Ergün Yıldırım, Metin Karabaşoğlu, Bedri Gencer ve Alev Erkilet’ti..

İslamcılık düşüncesi sempozyumundaydık

 

Zeytinburnu Belediyesi tarafından geçen Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi” sempozyumu gerçekleştirildi. Üç gün boyunca Zeytinburnu Belediyesi’nin ev sahipliğinde, kırkı aşkın mütefekkir “İslamcılık”ı teşrih masasına yatırdı.

İslamcılık hakkında yeni bilgi-yorumların serdedilmesi ve şimdiye kadarkilerin büyük bir miktarda toparlanarak bir arada tekrar arzı gibi mühim bir fonksiyonu olan bu sempozyum, kalitatif açıdan elbette yüksek bir seviyede seyretmesinin yanında ilim adamı cihetinden sayı itibariyle de zengin bir manzaraya sahipti. Meseleye; “İslamcılık ölmüştür!” keskinliğinde yaklaşanların yanında, bu hareketin imkânına (ve dolayısıyla devamına) inananlar da vardı, İslamcılığı bir tasnif veya tercüme hatası olarak telakki edebileceğimizi ima edenlerden başka İslamcılığın ilelebet var olacağını söyleyenler olduğu gibi… Sempozyumun tamamını yansıtmak iddiasından (tabiatıyla) uzak, notlar aldım. Bu bağlamda, sunulan tebliğlerin kitaplaşacağı haberini de vermiş olayım.

Cuma günü öğle sonrasında protokol konuşmalarını müteakip sempozyumun açılış konuşmasını irat eden ve organizasyonun da mimarı olan Prof. İsmail Kara, çizdiği genel çerçevede hem İslamcılık genelinde hem de Türkiye’deki İslamcılık manzarası itibariyle önemli tespitler yaptı.İsmail Kara

İslamcılık, modern dönemde İslam yorumudur

“İslamcılık düşüncesi, bir kriz döneminin ardından gelen düşüncelerdendir.” Bu cümlesini, Soğuk Savaş döneminden sonra bütün dünyada İslam meselesinin tekrar canlı bir mesele (kritik) olarak gündeme geldiğini ifadeden sonra söyledi İsmail Hoca. Burada bir parantez açıp genel okuyucunun karıştırdığı bir mevzuyu sarahate kavuşturdu: “İslamcılık konusu elbette İslam’ın ve Müslümanlığın önemli bir parçasıdır. Fakat Türkçe’de böyle adlandırdığımız bu hareket, İslam’ın modern dönemde yapılmış bir yorumu. Maalesef, son yıllarda yapılmış çalışmalarda İslamcılık büyük ölçüde siyasî ağırlıklı bir hareket, hatta bir tehdit hareketi olarak ele alınmaktadır.”

Bunda bir miktar gerçeklik payı olduğunu ifade etti İsmail Kara. Fakat unutulmaması gereken bir husus olarak ekledi ki, İslamcılık, bütün bir İslam yorumudur. Bu anlamıyla siyaset, zaman zaman öncelikli bir konu olmakla beraber İslamcılık hareketinin bir parçası. Hoca, bu ‘bütünlük’ vurgusunun tekrar tekrar altını çizdi.

“Türkiye 3 Mart 1924’e kadar, İslam dünyasındaki, İslam dünyasına ulaşma imkânları en yüksek olan toprak parçasının adıdır.” dedi İsmail Hoca. Birinci Cihan Harbi ve Millî Mücadele yıllarında hissiyat olarak İslamcılığın kuvvetlenmiş olmasının yanı sıra imkânların zayıfladığını, fakat yine de İslam dünyasına ulaşmak bakımından Türkiye’nin önemli olduğunu söyledi: “O tarihe kadar, İslam dünyasının en dikkatle takip edilen ülkesi Türkiye’dir.” Bugünü de dâhil ederek, o tarihten başlayan bir ‘unutma’ sürecine girdiğimizi de ekledi.

İslamcılığın doğuşuna dair düştüğü anekdotta İsmail Kara, “bütün modern dönem hareketleri gibi İslamcılık hareketi de yetersizlik ve kendinden şüphe düşüncesinin ortaya çıkardığı bir harekettir.” Bu ‘yetersizlik’ ve ‘kendinden şüphe’yi bir tarafıyla İslam dünyasının iç mekanizmalarıyla ilintilendiren Kara, dolayısıyla İslam dünyasının muharrik güçlerinden birinin iç dinamikler-tartışmalar olduğunu söyledi. Bu cihette yorum yapıldığı zaman klasik İslam düşüncesinde de karşılığı olan ‘ihya’, ‘tecdit’, ‘ıslah’ hareketleri üzerinden açıklama yapılabileceğini ifade etti: “Özellikle ‘ihya’ kavramı, klasik İslam düşüncesinde önemli bir kavramdır ve tarih içinde kaynaklarla o gün içerisinde bulunduğumuz şartlar arasında oluşmuş problemleri giderme istikametindeki çabaların adıdır.” Bu bâbtan, İslam tarihinde birçok zatın lakabının “muhyiddin” olduğunu ekleyip şu iismleri örnek verdi: İbni Teymiye, İmam Gazali, Suyutî… Bu isimlerin, kaynaklarla tarihin oluşturduğu problemleri çözme istikametindeki büyük başarıları/çabaları sebebiyle “dini ihya eden” lakaplarını aldıklarını anlattı.

Seyyid Kutup-Mevdudi tercümeleri yeni bir dönem açtı

Türkiye’de İslamcılığın hem hareket hem düşünce bağlamında kısa bir özetini sunan İsmail Kara, bu süreci üç ana dönemde ele aldığını söyledi. Uzun olup aslında kendi içinde dönemlere ayrılması gereken ilk devir, 1870’lerden başlayıp 3 Mart 1924’e uzanıyor. Bu ilk dönemde İslamcılığın hem bir uluslar arası politika alanı (İttihad-ı İslam, Panislamizm), hem yeni bir İslam yorumu, hem de bir ahlak/yaşama biçimi olarak ortaya çıktığını söyleyip şunu ekledi: “Bu üç unsur, her zaman birbirine paralel giden unsurlar değildir. Buna örnek olarak Sultan Abdülhamit’i verebiliriz.” Sultan Abdülhamit’in, İttihad-ı İslam politikasını çok üst düzeyde uygulayan bir politikasının olduğunu fakat siyasî talepleri olan yeni İslamcı yorumlara kapalı oluşunu örnek verdi buarad İsmail Hoca. Enteresan bir noktayı da şöyle taşıdı konuşmsına: “Aslında kendisi, modern bir İslam yorumuna sahiptir. Onun için mekteplerde okuttuğu din dersi ve ahlak kitapları, büyük ölçüde, İslamcılık düşüncesine uygun bir İslam anlayışı ortaya koyar. Ve fakat, siyasî talepleri olan -meşrutiyet, meclis, kanun-ı esasî isteyen- İslamcılık hareketlerine karşı fevkalade sıkı ve daraltıcı bir siyaset takip etmiştir. Bu sebepten, İslamcılık hareketi kurucularının kahir ekseriyetiyle Sultan Abdülhamit idaresi mesafelidir. Çünkü siyasî talepleri var.”

Türkiye’deki İslamcılık hareketinin ikinci dönemini, “Buna İslamcılık hareketi denir mi, çok şüpheli.” kaydını düşerek 1924-1965 arası olduğunu belirten Kara, bu dönemde İslamcılığın yasak düşüncelerden biri olduğunu ifade edip 1971’e kadar ‘İslamcılık’ kelimesinin kullanımına şahit olmanın pek mümkün olmadığını söyledi. Mezkûr dönemde İslamcılığın, “milliyetçi-muhafazakâr” şemsiyenin altında yer aldığını, bugünden geriye doğru adlandırma yaparak Necip Fazıl’a, Nurettin Topçu’ya, Sezai Karakoç’a ve bazı tarikat-cemaat öncülerine İslamcı demenin problemli olduğunu belirtti. Bu isimlerin mukaddesatçı-muhafazakâr milliyetçilik çerçevesi altında ele alınması gerektiğini düşünen Kara, buraya da bir şerh düşme mecburiyetinde olduğunu ifade ederek ülkemizdeki milliyetçilik ve muhafazakârlığın ele alınışının büyük ölçüde Batılı kalıplarla yapıldığını söyledi. Bunun Türkiye’nin realitelerini ve mukaddesatçı milliyetçilik çizgilerini hesaba katmayan bir anlayış olduğunu da ekledi.

1965 sonrası için Türkiye’de o güne kadar şahit olmadığımız yeni bir İslamcılık hareketinin doğduğunu söyleyen İsmail Kara, fakat bu ‘yenilik’in sadece İslamcılık için geçerli olmadığını, sol yapılanmalar ve milliyetçi hareketlerin de bu dönemde kuvvetlendiğini belirtti. 60’lı yıllarda ilk önemli ürünleri görülen bir tercüme hareketi gerçekleşmiş; Müslüman Kardeşler’den ve Cemaat-i İslamî’den. Bu tercümelerin memleketimizde yeni bir İslamcılık hareketine kaynaklık ettiğini söyleyen Kara, konuşmasına şöyle devam etti: “Bu hareketin, 1924-1965 yılları arasındaki İslamcılık’la da 1924 öncesi İslamcılık’la da bağları fevkalade zayıftır. Bu da bence önemli bir problem. Geriye doğru ilgilerini yeteri kadar kuramayan bu hareket, bugün problem olarak önümüzde duruyor.” Seyyid Kutup’u Müslüman Kardeşler’in; Mevdudî’yi de Cemaat-i İslamî’nin en etkin ismi olarak örnek verdi İsmail Kara. Ayrı bir tespit olarak şunu da ekledi ki, bu isimler bugün, 60-80’li yıllarda okunduğu düzeyin çok altına inmiş.

Seyyid Kutup eskisi kadar okunmuyor

Çalıştığı Marmara Üniversitesi’nde, on beş yıl önce Seyyid Kutup okuyanları sorgulayan sorusuna sınıfın yarısının müspet cevap verdiğini, bugünse hiç müspet cevap alamadığı sınıflar olduğunu söyledi ve ekledi: “Ve burası İlahiyat Fakültesi.”

“İslamcılık hem bir başkaldırı (muhalefet) hem bir uyum hareketidir.” Bu iki fonksiyonun birlikte olabileceğini söyleyen İsmail Hoca, tartışmaların ilk sırasında sayılabilecek olan fikrin, “kaynaklara ve Asr-ı Saadet’e dönüş” olabileceğini açıkladı. Kaynaklara ve Asr-ı Saadet’e dönüş hareketinin umumiyetle ilk bıraktığı izin Kur’an’a ve hadise dönmek üzerinden değerlendirildiğini, fakat sadece bu kadarla iktifa edilirse anlamanın derinlikten mahrum olacağını söyledi. İslam tarihi boyunca meşru bir fikir olan “kaynaklara dönüş”ün İslamcılık düşüncesi içinde; İslam tarihinin, İslam ilim mirasının-kültürünün çok ciddi bir şekilde tenkit süzgecinden geçirilmesi-tasfiyesi-modernleşme hareketine uyumlu hâle getirilmesi anlamına da geleceğini anlattı: “Kaynaklara dönüş, aslında, kaynaklara ‘bir şekilde’ dönüştür. Bu ‘bir şekilde’ çok önemli.”

Bir başka önemli alan olarak; “bir tarafıyla İslam siyasî düşüncesinin yeniden kurulması, bir tarafıyla İttihad-ı İslam-Panislamizm hareketleri, bir tarafıyla da meşrutiyet-cumhuriyet-demokrasi çizgisinin canlanması çerçevesinde mütalaa edilebilecek büyük bir siyasî yorum” meselesini ele aldı hoca. Siyasî düşüncede-kurumlarda-teamüllerde siyasetin nasıl akacağı hususunda İslam siyasî düşüncesinin ciddi bir yeni yoruma tâbi tutulduğunu söyledi. Örnek olarak da âlimlerin kalemlerinden çıkmış metinlerde Hz. Muaviye döneminden başlayıp 2. Meşrutiyet’e kadar gelen dönemin tamamını ‘istibdat’ olarak adlandıranların bulunduğunu dinledik kendisinden: “Bunu, biraz önce söylediğim, İslam tarihinin tasfiyesi meselesiyle ilişkilendirmişsinizdir. Koca bir İslam tarihi, istibdat olarak adlandırılıyor ve bu istisnaî bir durum değil. Bu tasfiye, cumhuriyetin ve demokrasinin önünü açıyor.”

İslamcılık-İslamlaşma farkı

Sempozyumun ikinci gününde, konusu “Tarihsel Süreç” olan ikinci oturumun başkanlığını Prof. Ergün Yıldırım yaptı. Bu oturumda Prof. Bedri Gencer, Doç. Alev Erkilet ve Metin Karabaşoğlu’nu dinledik.

Ergün YıldırımErgün Yıldırım Hoca, başlangıçta yapacağı kavramsal açıklamaların sebebini, oluşumu çok doğal olan bir kafa karışıklığından dolayı bir ihtiyaç olarak gördüğünü söyledi. Tartışmakla birlikte gelen zenginleşmenin bu kavramsal karışıklıkları doğurduğunu ifade edip üç meseleyi irdeledi: “İslamlaşma, İttihad-ı İslam ve İslamizm.” İslamcılık kavramını tercih etmeyişinin sebebini, bunun İslamizm’in karşılığı olmasıyla açıkladı. İslamcılık tabiri yerine İslamlaşma ve ittihad-ı İslam kavramlarının kullanılması gerektiğini öne sürmekten başka, ilk defa Alman ve Fransız oryantalistlerinin ortaya attıkları Panislamizm kavramının, bu oryantalistler tarafından Müslüman dünyayı ötekileştirmek için istimal edildiğini ifade etti.

Bu fikriyatın en önemli isimlerinden biri olan Said Halim Paşa’nın Fransızca yazdığı eserde ‘İslamlaşma’yı tercih ettiğini, metni çeviren Mehmed Akif’in de tercümede ‘İslamlaşma’ terimini kullandığını, ihtiyarını delillendirmek için öne sürdü Ergün Yıldırım. İslamlaşma’nın, İslamizm’den farklı olarak bir perspektif sunduğunu; bu perspektifi, tarih içinde Müslümanlar’ın ana değerlerinden uzaklaşarak yaşadıkları yozlaşmayı gidermek üzere İslam’ı yeniden yapılandırmak olarak verdi: “Nasıl ki Gazali, yayılan Batınîliğin oluşturduğu ciddi düşünce bölünmelerini halletmek için kendi tarihsel şartlarına uygun biçimde İslamî geleneği yapılandırdıysa, İslamlaşma da aynı şekilde, Avrupa’nın modernleşmesinin getirdiği, Müslümanlığı tasallut altında tutma hedefine karşı, İslam’ı ana özünden ilham alarak yeniden yapılandırma çabasıdır.”Bedri Gencer

Osmanlı padişahlarına müceddit denirdi

Sözü devralan Prof. Bedri Gencer, alışkın olduğumuz üslubuyla -hamdele ve salveleyle- sözüne girdi. Tebliğinin başlığı olan “İslamcılığın Doğuşu: Dinden İdeolojiye İslam”ı en başta bir tavzihle sarahate kavuşturdu: “Burada kastedilen, ‘dinden ideolojiye’ İslam’ın kendisinde değil, onun algısındaki bir dönüşüme işaret eder; yoksa ilahî bir din olarak İslam olduğu gibi durmaktadır.”

Kavramsal bir çerçeve çizdi Bedri Hoca evvela: “İslamcılık, modernleşmeye bağlı sekülerleşmenin ürünüdür.” Birçok paradigmayı da titretecek olan bu tanımın ardından modernleşmenin bir sonucu şeklinde gösterdiği feodal devletlerden kapitalist-ulus devletlere geçiş sürecinin yarattığı kimlik dönüşümüne (onun sonucu olarak da din algısının dönüşümüne) değindi. Batı’da, organik ve radikal bir şekilde cereyan eden modernleşme sürecinde din-şeriat ile dindarlık-sünnet arasında ayrım yapılamayacak kadar normatif ve radikal bir sekülerleşmenin gerçekleştiğini ifade etti Bedri Gencer. İslam örneğinde ise bu sekülerleşme iki şekilde gerçekleşmiş: “Diyanet-dindarlık seviyesinde sünnetten uzaklaşma ve şeriatın askıya alınması şeklinde mekanik bir sekülerleşme.”

Bedri Gencer, doğuşu sürecinde İslamcılığın karakterini üç parametrenin belirlediğini belirtti: Modernleşme safhası, politik konum, bilgi öznesinin niteliğindeki değişim. Modernleşme sürecinden kastının, Tanzimat devrindeki politik modernleşme sürecinin emperyal devletlerden ulusal devletlere geçiş safhası olduğunu, bu süreçte politik konumlarına ve kimlikteki değişime bağlı olarak İslam’ın oldukça sofistike bir şekilde ideolojileşmeye başladığını ifade etti.

Yönetenler katında İslam’ın ideolojileşmesinin Sultan 2. Abdülhamit’le başladığını anlatan Bedri Hoca şöyle devam etti: “Tanzimat Fermanı (1939) ardından gelen ve esas taşları yerinden oynatan Islahat Fermanı, Osmanlı bürokrasisine özgü-klasik aposteriorik meşrulaştırma tutumuyla ilan edilmişti. Osmanlı’da kalemiye denilen bürokrasi, pragmatik bir şekilde hikmet ü hükümetçe alınan kararlar, daha sonra ulema tarafından kitabına uydurularak meşrulaştırılmak zorundaydı. Ancak Müslim ve gayriMüslim tebaanın anayasal eşitliği gibi şer’î açıdan asla kabul edilemez bir ilkeyi getiren modernleşme hareketinin ulema tarafından meşrulaştırılması imkânsızdı.” Bedri Gencer, Sultan 2. Abdülhamit’in, Müslüman cemaatin bekası ve atalarından kalan mukaddes bir emanet olarak gördüğü ülkenin kurtarılması için gereken neyse yapmak (modernleşmeyi en uç safhasına kadar götürmek) zorunda olduğunu söyledi. Sultan 2. Abdülhamit, “devlet ü din” ayrımına tekabül eden bir ıslah ve ihya formülünü modernleşme sürecine uyarlamak ve modernleşmeyi dengeleyecek meşrulaştırma hareketini el ele yürütmek planını yapmış.

İslam geleneğinde ‘ıslah’ ve ‘ihya’, tecdidin amelî kısmı olarak mücedditlere has bir misyon sayılırmış. Beşinci raşit halife Ömer bin Abdülaziz’in izinde, Osmanlı padişahları da müceddit sayıldıklarından ‘muhyi’s-sünneh’ (sünnetin dirilticisi) lakaplarıyla anılırlarmış. Hatta Namık Kemal, bu bağlamda, Sultan Abdülhamit’i ‘asrın müceddidi’ olarak tanımlarmış. “Yavuz Sultan Selim’den sonra ikinci İslamcı padişah sayılan” Sultan 2. Abdülhamit tarafından ‘ıslah’ ve ‘ihya’ formülünün modernleşme sürecine uygulanması, İslam’ın ideolojileşmesini de beraberinde getirmiş.

Yönetilenler-aydınlar tarafından İslam’ın ideolojileştirilmesininse ‘şeriat’ talebindeki söylem değişikliğiyle kendini gösterdiğini anlattı hoca: “Klasik Osmanlı devrinde bu talep, refahın kaybı olarak beliren zulüm durumunda padişahın şeriatı daha iyi uygulaması talebi olarak kendini gösteriyordu. Ancak Tanzimat devrinde ‘şeriatın’ yerini seküler mevzuatın almasıyla birlikte, şeriatın bekçisi olarak geleneksel bilgi öznesinin manevî otoritesini temsil eden ulema da işlevsiz ve sonunda saf dışı kaldı.” Bir şekilde direniş hareketleri gösterebilen gençlerin varlığını ve fakat pasif bir direniş hareketi göstermekten başka tavır sergileyemeyen ulemanın durumunu da bu tabloya ekledi Bedri Gencer.

60’lı yıllardaki modernleşme vetiresinde, ideolojik İslam’ın hızlanması karşısında Osmanlı bakiyesi ulema ve tasavvufî gelenek sayesinde bu ideolojileşmeye bir set görevi görülmüş, “bunun tam bir sekülerleşmeye dönüşmesi engellenmiştir.” Cumhuriyet devrinde, otantik ulema nesli biterken Namık Kemal’in temsil ettiği üdeba kısmı üç sınıfa bölünmüş: Aydın (ideolog), sosyolog ve teolog: “Bunların elinde İslam, giderek bir muammaya dönüşmüş, ilahiyat fakültelerinden çıkan teolojik İslam ile ideolojik İslam el ele sünnet olarak asıl İslam anlayışını giderek aşındırmıştır.”

Metin KarabaşoğluBatı’da ne arıyorsunuz?

Bediüzzaman Said Nursi’nin İslamcılık anlayışını ele aldığı konuşmasında Metin Karabaşoğlu, “İslamcılık dediğimizde konuştuğumuz isimler, kendilerini hayatlarında öyle tarif etmemiş isimlerdir.” dikkatiyle söze girdi. Bu bağlamda, İslamcılığın terminolojik konumlandırılmasında, sempozyum boyunca teyakkuzda olan ihtilafın bir kez daha gündeme geldiğini söyleyebiliriz. Karabaşoğlu, Bediüzzaman’ı İslamcı olarak tarif etmenin bir şekilde mümkün ama bir başka şekilde mümkün olmadığını ifade etti: “Dinin, Müslümanlar’ı merkeze alan bir dünyevî projeye indirgenmesiyse İslamcılık, Bediüzzaman İslamcı değildir. Ama dinin sosyal ve siyasal tazammunlarının olduğu, ‘salih’in içine ‘muslih’ olmayı da şart koştuğu, İslam’ın izzetini muhafaza için dini, yaşadığı zamanda ve zeminde hamiyetle kuşanmanın kaçınılmaz olduğu vurgularını içeren manada kullanıyorsak, evet, Bediüzzaman İslamcıdır.” Metin Hocanın bu tarifi ilk bakışta iki şeyi ortaya koyuyor: İslamcı tarifinin hâlâ süregelen muğlâklığı ve tarihî şahsiyetlere, rızalarının olup olmadığı bilinmeden sıfat izafesi meselesi. Bunun da dikkate şayan bir tarafı olduğunu belirtmek lazım.

İslamcı diye tarif edilen diğer isimlere nazaran daha uzun bir hayat yaşayan Said Nursi (1878-1960), farklı devrelere şahitlik etmiş. Onun süreç içerisinde yaşadığı değişim-dönüşümü (eski Sait-yeni Sait), tecrübeleri ve düşünsel vetireyi dış faktörlerle açıklamanın bir insafsızlık olduğunu düşünüyor Karabaşoğlu. Onun, iman ve İslam arasında vazgeçilmez bir denklik fikrine sahip olduğunu söyleyen Karabaşoğlu’na göre Bediüzzaman, iki türlü insan grubundan bahsedermiş. Öyle insanlar gördüm ki, dermiş, mümin ama İslam’ın sosyal tazammunları noktasında sessiz ve bigâne; adeta gayri Müslim bir mümin. Buna mukabil, resmi tersine çevirip gayri mümin bir Müslim tablosunu da müşahede edermiş. Bu tabloya cevabı ise net: “İman ile İslam arasında ayrım, İslamsız bir müminlik, imansız bir Müslümanlık hakikat-i hâlde mümkün değildir.” Bu tavrın, bugüne kadar ulaşan bir mesajı içerdiği de şüphesiz; şöyle ki, “yerel ve küresel muktedirlerin hışmını üzerine çekmemek için İslamsız bir iman sunumu sergileyen tutumlara, diğer taraftan da İslam’ı, Müslümanlar’ın bu dünyada kurtuluşu için dünyevî bir projeye indirgeyen tutumlara karşı net cevap” olduğunu söylemek mümkün.

Batı’da yaşanmış tecrübe ve aydınlanmanın, Fransız İhtilali ve sonrasındaki değişimlerin insanlığın bütününü ilgilendiren bir mesele olarak algılanması, bu anlamda tekrarlanarak kopyalanmaya çalışılmasına karşı Bediüzzaman’ın sergilediği tavrı şuymuş: “Din Allah’ın dini, insan Allah’ın kulu, kitap Allah’ın kitabı; Batı’da ne arıyorsunuz?” dermiş ve “ahkâmda Avrupa’ya dilencilik”ten bahsedermiş. Aydınlanma fikrine atıfta bulunduğu bir eserinde, “umur-ı diniyede müsamaha veya teşebbühe yanaşmama” tutumunu sergilermiş. Bunu yaparken, başka taraftan medeniyetin ‘mehasin’ine, mesela meşrutiyet ve cumhuriyete mesafe koyuş değil, rahatlık tavrı varmış. Sebep de bunları Batı’nın malı/eseri görmeyip fıtratla mutabakat hâlinde, müminin yitiği hâlinde görüş.

Metin Hoca’nın uzunca konuşmasında değindiği son konu, Bediüzzaman üzerinden yetersiz okumaların sebep olduğu farklı yargılardı. Bu “damgalar”dan akılcılık, milliyetçilik, bilimcilik bazıları… “Mesela” dedi Karabaşoğlu, “akılcılığı ele alalım; ciddi olmayan bir Bediüzzaman okumasından bile ‘akılcı’ bir portre çıkarmak mümkün değil. Çünkü ‘Nur-ı akıl kalpten gelir. Kalbin ziyası olmadan akıl kör olur. Kalpsiz akıl olamaz.’ der.”Alev Erkilet

Allah’ı razı etmeyi öncelemeliyiz

Doç. Alev Erkilet, İslamcılığın ideolojileşmesi meselesini, “zaten dinin kendisi politik, ideolojiktir” cümlesiyle karşıladı. Bu siyasallaşan din modelinin ‘Batı karşısında’ ortaya çıktığı algısının doğru olmadığını belirtiyor: “İslam dediğimiz, zaten bu toplumun (Hz. Peygamber’in geldiği toplumun) olduğundan farklı bir hâle getirilmesi projesi olarak ortaya çıkmıştır. İslam dünyaya aittir. Hayata, kente, aileye dair birçok ayrıntı içeren tamamen toplumsal bir düzenlemeden söz ediyoruz.” İslam’ın siyasî tarafını, egemen olanların hatalarını elle-dille düzeltmeye dair uyarıların varlığıyla ortaya koyan Alev Erkilet’in tarif ettiği İslamcılık, bütün bu düzenlemelerin ortadan kalktığı anda sürece dâhil olan şeyin adı: “Allah’ın dininin bu toplumda uygulanmasına ilişkin bir müdahale geldiğinde İslamcılık çıkmıştır.”

1924’teki müdahaleyi, “İslam dünyasına yapılmış en radikal, yıkıcı ve şiddetli müdahalelerden birisi” olarak tavsif etti Alev Hanım. Hilafetin, ne olursa olsun, bir tespihin tanelerini bir arada tuttuğunu söyledi. ‘Esir millet’ olunmasına ve faşizan-modernleştirme eğilimlerine karşı başlayan mücadeleye Bediüzzaman ve Süleyman Hilmi Tunahan gibi isimlerin önderlik ettiklerini anlattı. Cenaze namazını kıldıracak imam kalmayışını, toplumun ‘sıfırı görmesi’ olarak tarif etti. 1950 sonrasını ise İslam’la alakalı tüm gerçeklerin bulanıklaşmaya başladığı dönem olarak gösterdi; çünkü Amerika’yla tanışmışız. Alev Erkilet, Marshall yardımlarıyla uluslar arası sermayeye açılışımızı da mühim bir adım gördü bu noktada.

Tam da bu bağlamda, Ercüment Özkan’ın İslamcılık hareketinin, Amerika’yla ilişkilere meydan okumaya kesintisiz olarak devam etmesi sebebiyle mühim olduğunu görmüş Erkilet. Hizbu’t-Tahrir hareketinin, sağ-muhafazakâr iktidarlara mektuplar yazarak onları uyarmış ve Müslüman kitleleri uyandırmaya çalışmış olmasını anlattı. Bu hareketin öneminin, “CHP zihniyetli faşizan ve baskıcı bir yönetimin altında değil, her şeyin serbestleşmiş göründüğü, ezanın Arapça okunduğu, ibadetlerin yapılabildiği bir dönemde İslam’la hükmetmenin anlamının ne olduğu sorusunu sorabilmesinde” olduğunu ifade etti.

Ercüment Özkan’ın, ‘80-‘95 yılları arasında bir kırılma yaşadığını, bu dönemde iki şeye karşı olduğunu söyledi: 1- Laiklik, hümanizm, sosyalizm gibi Batılı ideolojilere karşı mesafe koymak. 2- İslam dünyasına bakarak Kur’an merkezli yeni bir düşünce inşa etmek. Bu adımı Alev Erkilet önemli görüyor; çünkü hareket, daha önceki hareketlerin fıkıh içinde Kur’an’la uzlaşmayan bazı hükümler taşıması sebebiyle masaya yatırılması gerektiğini söylüyor. Bu hareketlerin, “Allah’ı memnun etmek”in önüne başka memnuniyetler koymuş olabileceğini şöyle anlattı Alev Erkilet: “Bu disiplin, Allah’ı razı etmek üzere bunların hepsine karşı çıkabilmeyi öngörüyor.”

Not: Sempozyuma ilişkin detaylı haberlerimiz peyderpey devam edecek.. Sempozyuma ilişkin diğer haberlerimizi ve başka İslamcılık tartışmalarını "İslamcılık" etiketimizden takip edebilirsiniz.

 

Sadullah Yıldız, üç gün boyunca dinledi

Güncelleme Tarihi: 22 Haziran 2013, 11:24
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ali Halit Yılmaz
Ali Halit Yılmaz - 6 yıl Önce

eline sağlık sadullah kardeşim, harika olmuş bu notlar. allah gayretini artırsın.

tahsin törk
tahsin törk - 6 yıl Önce

sadullah bey, zihninize kalbinize sağlık, çok güzel ve oldukça titiz hazırlamışsınız. notlarınızı kendinizde saklamayıp cömert olduğunuz için, emeğiniz için allah razı olsun..

banner19

banner13