İslam Toplumlarında Felsefe-Bilim Faaliyetleri Nasıl Sürdürüldü?

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu geçtiğimiz günlerde, İslâm dünyasında felsefe-bilimin nasıl başladığı ve sürdürüldüğü üzerine doyurucu bir konuşma yaptı. Ekrem Sakar konferanstan notlarını aktarıyor.

İslam Toplumlarında Felsefe-Bilim Faaliyetleri Nasıl Sürdürüldü?

13 Mayıs Cuma günü Marmara Üniversitesi Prof. Dr. Raşit Küçük Konferans Salonu’nda “İslam Temeddünü Üzerine Konuşmalar: Sorular, Kişiler, Eserler” başlıklı konferanslarının bu yıl sonuncusunu gerçekleştiren İstanbul Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi dekanı ve Felsefe-Bilim alanı hocası Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, İslâm dünyasında felsefe-bilimin nasıl başladığı ve sürdürüldüğü üzerine doyurucu bir konuşma yaptı. İslâm medeniyetinin çok geniş bir coğrafya ve zamanda aynı ilkelere bağlı kalmasının akıl alması zor bir vaka olduğunun altını çizen Fazlıoğlu, İslâm medeniyetinde üretilen eserlerin yarısından fazlasının günümüze ulaşmadığını belirterek konuşmasına başladı. Elimizdeki eserlerin dahi hepsinin incelenmemesini, bilhassa muhafazakârların maddi koşulları önemsememesine bağladı.

Fazlıoğlu’na göre dindar zihinlerin gerçekliği görmek yerine değerler üzerinden düşünmeye alışmasından dolayı kolay tatmin olması, yaşanan hadiselerin hatalı yorumlanması ve bilgilerin yanlış anlaşılması ya da hiç anlaşılmaması ile neticeleniyor. Meselâ Hz. Ali ile Muaviye arasında geçen mücadeleyi salt dinî bir çekişme olarak görmemize karşın aslında bunun sosyo-kültürel-politik açıdan bakılmadıkça anlaşılamayacağını ibraz eden Fazlıoğlu, aynı şekilde Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail kavgasının da bu şartlara göre değerlendirilmesi gerektiğini beyan etti. Bizim haklıyı - haksızı tayin etmeden evvel olayı her boyutuyla analiz etmemiz gerektiği kanaatindeydi. Zira medeniyet tarihini anlamak için yegâne şart parametrik ve çok değişkenli okumalar yapmak.

İhtiyaçlar insanları bilimsel faaliyetlere mecbur etmiştir

Entelektüel tarihin sorunlarını “hâlis sorular” ve “sahte sorular” olmak üzere ikiye ayıran hocaya göre hâlis sorular bilim dalının çözdüğü; örneğin hastalığa, güneşin hareketine dair sorulardır. Sahte sorular ise hâlis soruları çözmek amacıyla üretilen modellerin yarattığı, yani bilim dalının kendi ürettiği ancak daha sonra sahici gibi algılanan sorulardır. İşte bir medeniyette bilgi birikimi, bu sorulara cevap aramakla beraber oluşmaya başlıyor.

Felsefe-bilimin ortaya çıkması için iki şeyden söz eden Fazlıoğlu, bunlardan ilkinin toplumun maddi ve manevi ihtiyaçları olduğunu dile getirdi. Meselâ Endülüs’te 10. yy.da göktaşı yağmuru neticesinde insanlar dehşete kapıldıkları için, bunun ne olduğunu anlamak adına araştırmaya yönelmişlerdir. Yine aynı yerde, tarım yapılabilecek toprak parçası çok küçük olduğu için mecburiyetten azami toprak parçasından asgari verim almak gayesiyle modern tarım teknikleri icat edilmiştir ki tüm dünyada 1840’lara kadar bu teknikler kullanılmıştır. Geometrik tarım ve nadas sistemi gibi tarım alanında dünyaya yeni buluşlar kazandıran Endülüs, en çok tarım kitabının yazıldığı bölge olmuştur. Görüldüğü üzere ihtiyaçlar insanları bilimsel faaliyetlere mecbur etmiştir. Bunlardan ikincisi ise siyasî organizasyonların talepleri doğrultusunda canlanan felsefe-bilim faaliyetleridir. Nitekim cemiyetin ihtiyaçları sonlandıktan sonra askerî, estetik, teknolojik vs. ihtiyaçlar söz konusu olabilmektedir. Söz gelimi Sultan Beyazıd bey olduğunda sultanlık makamına hazırlık olsun diye Bursa’da medreseleri çoğaltıp önemli ilim adamlarını buraya davet etmiştir. Böylece Bursa’da yüksek İslâm kültür kurumları ve kitapları üretilmeye başlanmıştır. Keza Moğol ordusuna güç veren şey barutu işlevsel bir biçimde kullanmasıdır. Görüldüğü üzere felsefe-bilim ihtiyacı devletler için her zaman söz konusu olmuştur.

İslâm toplumundan hattatları ve kâtipleri çıkardığımız zaman cehaletle baş başa kalırız

Felsefe-bilim faaliyetleri başladıktan sonra esas olan bunu sürdürebilmektir. Bu da kurumsallaştırma ile sağlanabilir. Molla Fenari‘nin ilmiyenin başına geçer geçmez ilk işi Cuma günü olan medrese tatil gününe Salı’yı da eklemesidir. O gün ahalinin çok az bir kesimini oluşturan okur yazarlardan olan medrese talebelerine, kitap istinsah etme vazifesi verilmiştir. Eser çoğaltmak demişken, İslâm toplumundan hattatları ve kâtipleri çıkardığımız zaman cehaletle baş başa kalırız. Fakat medeniyetin kuruluşunda ve sürdürülmesinde çok hayatî bir yeri olan kâğıdın ve mürekkebin nasıl üretildiğine, kimyasalına ve diğer özelliklerine bu konularda yazma eserlerimiz olmasına rağmen bakmıyoruz. Hâlbuki Avrupa’da 19. asırda bu konular araştırılmış. Konuya dönecek olursak, tahsilli insan tipinin Selçuklulardan sonraki İslâm medeniyetinde görüldüğünü savunan Fazlıoğlu, medreseler sayesinde daha önce âlim ve cahil diye ikiye ayrılan kesimin ortasında bir ara tahsilli sınıfın yaratılmasında medreselerin öneminden bahsetti.

Bir bilimin üzerinde kurulduğu dilin de bizatihi imkânları belirlediğinden bahseden hoca, misal olarak Arapça’da dur/dür yani İngilizce “to be” fiilinin olmamasından dolayı Yunan felsefe kitaplarının çevrilmesinde güçlükler yaşandığını, aynı bunun gibi Arap diline duyulan saygıdan dolayı sembollerin uzun bir süre kullanılmaması sonucunda iki paragraflık bir denklem probleminin 4-5 sayfa sözel olarak anlatıldığını söyledi.

Felsefe-bilim alanında Anadolu, Türkistan, Irak ve İran hattıyla mukayese edince ancak lise seviyesinde kalan Endülüs’e, değerlerimizi “Batı’nın bizim hakkımızda ne düşündüğü” üzerinden bina ettiğimiz için fazlasıyla önem atfedildiğinden dem vuran hocaya göre bunu yapmamızın tek sebebi, Avrupa’da Endülüs’ün ön plana çıkması.

Son olarak sorulara yer veren Fazlıoğlu’na gelen suallerden bir tanesi, İbn Sina’nın ve Farabi’nin Aristo’nun metinlerinin hepsini doğru çevirip çevirmedikleri üzerineydi. İkisinin de filozof olduğunu, doğru tercüme etmek gibi bir derdi olmadıklarını, Aristoteles’i sadece malzeme olarak kullandıklarını ifade eden hocamız, Aristo’nun metinlerini birebir çevirip onun uzmanı olmak gibi bir algının modern akademik bir algı olduğu üzerinde durdu. Zira insanların ilköğretim, ortaöğretim, yükseköğretim, master ve doktora derken sürekli uzmanlaşmakla ve ders çalışmakla meşgul edilmelerinin kasten düzenlenen bir sistemin getirisi olduğunu vurgulayan Fazlıoğlu, 35 yaşında eğitim hayatını tamamlayan bir insanın siyasete veya başka mevzulara karışamayacak kadar halsiz düştüğünü ve bunun da devlet büyüklerinin tam istediği şey olduğunu söyleyerek acı bir gerçeği dile getirdi.

 

Ekrem Sakar

Yayın Tarihi: 14 Mayıs 2016 Cumartesi 11:03 Güncelleme Tarihi: 14 Mayıs 2016, 11:03
banner25
YORUM EKLE

banner26