İslam izzet dinidir, başka azizler kabul etmez!

“Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Sempozyumu”nun üçüncü oturumun başlığı “Yeni Din/İslam Yorumları”ydı. Başkanlığını Prof. Mehmet Akif Aydın’ın yaptığı oturumda Prof. Tahsin Görgün, Doç. Suat Mertoğlu, Yard. Doç. Sami Erdem ve Doç. Ekrem Demirli’yi dinledik..

İslam izzet dinidir, başka azizler kabul etmez!

 

Zeytinburnu Belediyesi’nin düzenlediği “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Sempozyumu”nun ikinci günündeki üçüncü oturumun başlığı “Yeni Din/İslam Yorumları”ydı. Başkanlığını Prof. Mehmet Akif Aydın’ın yaptığı oturumda Prof. Tahsin Görgün, Doç. Suat Mertoğlu, Yard. Doç. Sami Erdem ve Doç. Ekrem Demirli’yi dinledik. Mehmet Akif Aydın Hoca konuşmaların başlangıcında, İslamcılığı, “klasik yorumların sarsıntı geçirmesi ve zeminin kaymaya başlaması üzerine bu değerleri önemseyen ve bu değerlere hayatlarında önemli bir yer veren insanların sahip çıkma hareketi” şeklinde tarif ederek o günden bugüne bu ‘sahip çıkma’nın hep var olduğunu söyledi.Tahsin Görgün

Kimse fıkha ayrıca ‘İslam fıkhı’ demez

Siyasallaşan Dünyada Dinî İlimleri Değişen Statüsü” başlığıyla ele aldığı sunumunda Tahsin Görgün, ‘siyasetin merkeze oturduğu ve ilmin bir kenara itildiği’ne şahit olunan tablodaki problemleri irdeleyeceğini söyledi. 18. yüzyıla kadar Batı, İslam tarihi/dünyasının bir parçası, 19. yüzyıldan itibaren ise İslam tarihi, Batı Avrupa’nın bir parçası oluyor. Bunun çok çeşitli boyutları olduğunu ifade etti Görgün fakat vakit kısıtlılığı sebebiyle bu boyutları detaylı analiz edemeyeceğini ekledi. Bir başka mesele olarak, siyasal mevkilere gelen dinî kimlik sahiplerinin olmasıyla bu süreci ‘dünyevîleşme’ şeklinde adlandıranların bulunduğunu, fakat ‘bir dünya inşa etmek’ gayesiyle yola çıkan İslamiyet’in, dünyevîleşmeden etkin olamayacağını anlattı ve ekledi: “Bir konuma gelmek, yerine göre farz-ı kifaye hâlini alabilir.”

Tahsin Hoca’nın üzerinde durduğu bir başka husus, Avrupa Birliği müktesebatını bir başarı olarak telakki etme düşüncesi. Bu durumun tartışmaya değer bir hadise olarak görülmeyişi hususunun ayrı bir konu olduğunu ifade edip münakaşaya şayan oluşunu beyandan başka, temel soruyu şöyle sordu: “Acaba Avrupa Birliği müktesebatı içerisinde, dinî ilimlere bir yer olur mu?” Çünkü Tahsin Görgün, dinî ilimlerin öğretildiği müesseselerin dindar insanlar için bir tür sığınak gibi düşünüldüğünü lakin İslamiyet’in, toplumun bir köşesinde sığınak gibi kalmayı kendisi için meşru bir varoluş formu kabul etmeyeceğini anlattı: “İzzet dini olduğu için başka azizler kabul etmez.”

18. yüzyıla geldiğimizde Avrupa için tayin edici olan üç fikirden bahsetti Görgün: Belli bir formel yapısı olan devlet, kiliseyi geçersiz kılan ve esasını akılda bulan teoloji anlayışı, insanın kendi oluşturduğu dünyada yaşadığını fark etmesi anlamında hümanizm ve aydınlanma.

“Batı’nın, zaten Müslümanlar’ın yapması gereken şeyi yaptığı” fikrinin değil, “Batı’nın Müslümanlar’dan istifade ederek kendi yapacaklarını yapması” fikrinin doğru olduğunu ifade eden Görgün, onların Müslümanlar’dan aldıklarını kendi istedikleri bir forma-hâle dönüştürdüklerini söyledi: “Bunların en önemlisi modern devlettir.” 19. yüzyıldan itibaren formel yapılar hâline gelen modern devlet, sömürgeleşme süreci içinde ve 1. Cihan Harbi’nin de akabinde ‘dünya sistemi’ denilen düzenin arka planını teşkil etmiş. Tahsin Hoca, bu çerçevede, anlatılan formel yapılardan azade olma düşüncesinin İslamcılık denilen faaliyetin esasını oluşturduğunu söyledi. Bu bağlamda Sultan Abdülhamit’in, modern devleti oluşturan süreci temsil ettiğini ekledi: “İlginç bir şekilde, tam da bu dönemde, fıkhın formelleştirilerek modifiye edilip devlet eliyle icrası dönemi tahakkuk ediliyor. Mecelle’nin alternatifi olan Fransız Medenî Hukuku’nun tercüme edilip uygulanması ihtiyacı nerden beliriyor? Formel devleti oluşturduğunuz vakit, o, kendisinin uygulayabileceği formel kuralları istiyor ve fıkıh böyle formel kuralları taşımıyor.” Tahsin Hoca’nın kısaca özetlediğinden anlaşılan o ki, aslında yaşanılan büyük değişim, kalıpları çıkartıp başka kalıpları-biçimleri onların yerlerine oturtmaktan ibaret. Dikdörtgen şeklindeki malzemeyi bardağa koymaya kalktığımızda oluşan çelişki ve malzemenin yeniden teşekkülü-tecessümü ihtiyacının doğması gibi.

“Fıkıh, esas itibariyle fakihin ve müçtehidin çok canlı faaliyetine dayalı ve onun etrafında örgütlenmiş bilgiye dayalı.” Hâlbuki modern devlet, tek tek ehil insanların faaliyetini kabullenecek yapıyı öngörmüyor; ikame edilebilir fonksiyonların olduğu, yeri geldiğinde çok farklı alternatifler tarafından ikame edilebilecek fonksiyonların olduğu düzeni ifade ediyor: “Bunun için, bakıyorsunuz, Mecelle’yle birlikte aynı zamanda eğitim alanında formelleşme ve bütün eğitim alanının devletin ihtiyaçlarına uygun ‘memur’ların (kimliği olmayıp fonksiyon icra eden insanların) geçebileceği bir düzen icra ediliyor.”

Devletin düzeni için mevcut bilgilerin araçsallaştırılması meselesinde, medenî kanunun kabulüyle fıkhın mutlak manada terk edilmesi ve dinin hukuk alanında bir kaynak kabul edilmeyip onun aksine artık dinin tamamen vicdana bırakıldığı, devletin varlığının her şeyi belirlediği bir dönem söz konusu olduğuna dair tespitleri-vurguları kayda değer olan Tahsin Hoca, “20. yüzyılda yaşadığımız süreci çok özet bir şekilde ifade ediyor.” dediği ve Adliye Vekili Mahmut Esat’a ait olan bir metin okudu: “Asr-ı hâzırın medenî milletlere tanıdığı tekmil hukuku (ki Tahsin Görgün buna ‘dünya sistemi’ diyor), cihan-ı medeniyetten bilâ kayd ü şart talep ederken bu hukukun istilzam ettiği vezaif-i medeniyeyi de Türk milleti yeni kanun-ı medenîsi ile kendi eliyle kendisine tahmil etmiş bulunuyor.” Tahsin Görgün, dinî ilimlerin eğitim alanından çıkarılması gerektiği düşüncesini zorunlu kılanın da bu kanun olduğunu söyledi.

Bu işi İslam dünyasının başka yerlerinde, bizdeki gibi yerliler değil, yabancılar yapmış, farklı form ve formatlarla. Yeri gelince de -Malezya ve Pakistan’da olduğu gibi- “eh, siz de bir İslam Üniversitesi kurabilirsiniz.” dediklerini söyledi ve bunu şöyle şerh etti: “İslam Üniversitesi kurulması, bütünle ilgili taleplerden vazgeçip sınırlı bir grubun ihtiyaçlarına yönelik işler yapmayı (kenarda kalmayı) kabul etmek demek. Hâlbuki fıkha kimse ‘İslam fıkhı’ demez, medreseye ‘İslam medresesi’ denilmediği gibi.” Çünkü bu kurumların, bütün insanlık için düşünülmüş müesseseler olduğunu ifade etti Görgün.

Suat MertoğluMustafa Kemal niye Kur’an der?

Doç. Suat Mertoğlu, “Kaynaklara Dönüş Hareketi” başlığı altında konuştu. İslam dünyasındaki askerî, teknolojik, siyasî yenilmişlik psikolojisinin ister istemez bir otokritiğe yol açtığını ifade eden Mertoğlu, bu sorgulamanın yöneticilerin ve aydınların kendi içlerinde kalmadığını, dışarıdan birtakım saiklerin de buna eklendiğini söyledi: “Oryantalistlerin ve misyonerlerin, İslam dünyasını geri bırakan şeyin onların dinleri olduğu, dolayısıyla İslam’ın gelişmeye engel olduğu (yaygın söylemle ‘mâni-i terakki’) dile getirmeleri, bu bağlamdaki iddia ve hücumları da duruma eklendi.” İslam dünyasının vaziyetini tartışan ulema, netice itibariyle şöyle bir sonuca varmış: Yenilgilerin asıl sebebi İslamiyet değil, Müslümanlar’ın, dinin ilk şeklinden uzaklaşmış olmalarıdır. Dolayısıyla hatalı olan İslam’ın kendisi değil, Müslümanlar’ın İslam anlayışıdır. “Dikkat edilirse” dedi Mertoğlu, “Burada, yenilgilerden hareketle yeni bir din anlayışı-yorumlayışı söz konusudur.” İslamcılık hareketinin de oluşan problemlere çözüm sunmak için kaynaklara-ilk devre dönüş çabası olduğunu ifade etti.

Peki, ‘kaynaklar’dan kasıt tam olarak ne? Suat Mertoğlu, ‘kaynaklara dönüş’ü zikredenlerin her zaman aynı şeyi mi kast ettiklerini de sordu, cevapladı da: “Kaynaklara dönüş söylemi, çok üst bir söylem. Bunun altında çok farklı akımlar-temayüller-vurgular var. Bunların hepsini aynı potaya koyarak değerlendirmek hatalı olur.” Fakat tasnif ihtiyacı ve analitik yaklaşımın gerekliliğinden hareketle belli vurguları müşterek değerlendirmenin zorunluluk olduğunu ifade etti Suat Hoca. Bu ‘dönüş’ün Selefîlik’le tam olarak bağdaştırılamayacağını ve ‘kaynaklara dönüş’te biraz daha modern bir kaygının olduğunu vurgulayan Suat Mertoğlu, “Asıl olarak, modern dönemde Batı’dan gelen entelektüel anlamdaki saldırılara nasıl cevap verebiliriz ve modern dönemde İslam’ı nasıl hâkim kılabiliriz, sorularını, birtakım modern terimleri de (akıl, bilim) kabul ederek yapmaya çalışıyor.” dediği ‘kaynaklara dönüş’ için Selefîlik’le aynîleştirmenin mümkün olmadığını söyledi.

“Esas itibariyle ‘kaynaklara dönüş’ denilince maksat sadece Kur’an’a dönüştür” dedi Mertoğlu ve şunları söyledi: “Çünkü modern bir din anlayışını ikame-inşa etmeye çalışırken kültürel birtakım unsurların problemliliği söz konusu olunca sünnetin kendisi de modern hayat için öyle çok problemli unsurlar taşımaktadır ki, onları telif etmeniz zor olduğundan, İslamcılık çerçevesinden bakıldığında sünnetin hayata geçirilmesi çoğu zaman açıkça reddedilmese bile pratikte söz konusu olmaz.” Bu hareketin mensuplarının, ‘ulema’ya da tavırlı olduklarını belirtti Suat Hoca. Çünkü Kur’an’la direkt muhatap olması hâlinde kendince temelsiz yargılamalara ve ahkâmlara kalkışacağından çekinilen halk için mevize kitapları vasıtasıyla dolaylı bir Kur’an irtibatı kurulmasını ulema sağlamış. Modern dönemdeki bu arayışın sahibi olanlar da problemleri Kur’an’dan uzaklaşmakta ve gelenekte görüp “Kur’an’la insanların arasını açtıklarını düşündükleri” ulemaya büyük ölçüde tavır almak durumunda kalmışlar; onları yaşanan bozuklukların müsebbibi ve hâkim olanın yerleşmesinin sebebi olarak gördüklerinden. Ulemanın ürettiği karmaşık ‘usuller’i de terk edip doğrudan bir Kur’an ilişkisi kurmuşlar.

Âkif’in, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” beytinin de bu şekilde ortaya çıktığını ifade etti hoca. Bu anlayışın bu kadarla kalmadığını söyleyen Mertoğlu, bir zaman sonra sünneti tamamıyla terk edip sadece Kur’an söylemiyle gelişen bir hareketten de bahsetti ki, bu ikisini birbirine karıştırmanın yanlış olduğunu ifade etti hemen. Keyfî ve sübjektif bir Kur’an okuması ortaya çıkartan “Kur’an İslamı” söylemi -enteresandır- sadece İslamcı çevrelerden değil, Batıcı, Türkçü ve laik birtakım çevrelerden de gelirmiş. Hatta Mustafa Kemal’in dahi, “Bu Kur’an’da var mı? Bu hocalar ne söylüyor?” gibi tepkilerle buna benzer ifadeleri olduğunu ekledi Suat Mertoğlu.

“Kur’an’ı anlamak” denilen şeyin söylenildiği kadar basit olmadığını şu cümlelerle ifade etti Suat Hoca: “Kur’an-ı Kerim’in, İslam’ın temeli olmasından dolayı her Müslüman’ın onu okuması, anlamaya çalışması gayet anlaşılabilir ve haklı bir durumdur. Ancak Kur’an’ın anlaşılması ne demektir? Sadece literal olarak anlaşılması değildir.” Anlayabilmek için tefsir faaliyetine ihtiyaç olduğunu belirten hoca, müteşabih, mücmel ve müşkil ayetlerin, nüzul ortamı ve sebebine dair bilgilerin tefsir faaliyetine ihtiyaç gerektirdiğini, tefsire yöneldiğimiz zaman da sünnetin rehberliğine sürükleneceğimizi, bunun da ilmî bir geleneğe ihtiyaç doğuracağını sözlerine ekledi.Sami Erdem

Mezhepler genişliğinden kanun çorağına

Yard. Doç. Sami Erdem, “İslamcıların İçtihat Kapısı Nereye Açılır?” başlığı altında, geçmişte ve günümüzdeki içtihat hareketlerine doğru kısa bir yolculuğa çıkardı bizi. İçtihatla alakalı iki yaklaşımın olduğunu söyledi Sami Hoca: Dar anlamda içtihat ki, hakkında naslarda hüküm bulunmayan konularda hüküm tesis etmek iken daha geniş anlamda içtihat, naslara dayalı hükümleri-usulleri bir içtihat faaliyeti olarak görmekmiş. Naslara dayalı bir bilgiyi (örn: namazın farziyeti) elde ederken harcanan anlama-tefsir ameliyesi dahi içtihat sayılıyor: “Ama daha çok, kastedilen, dar anlamıyla ‘hüküm koyma’ anlamındaki içtihattır.” Bunun aynı zamanda menfi bir durumu işaret ettiğini vurgulayarak şöyle dedi Sami Erdem: “Naslara ters düşme tehlikesi. Naslara dayalı usulün dışında, keyfî bir şekilde yol bulabilirsiniz. Bunu ifade için Mecelle’de, ‘Mevrid-i nasta içtihada mesağ yoktur.’ kaidesiyle set çekme olmuş.”

Modernleşme devresinin başlangıcında ‘değişme gerekçesi’ çerçevesinde kullanılan “icab-ı vakt”, “ihtiyac-ı asr”, “maslahat-ı asra evfak” gibi bazı kavramların dikkate değer olduğunu söyledi Sami Erdem. Bunlar, Mecelle’nin hazırlık devresinde derinlikli olarak tartışmaya dâhil edilmemiş. Bununla beraber, Mecelle örfün dikkate alınması gerekçesini prensip düzeyinde delmeye-aşmaya çalışmamış: “Geleneksel usulün içinde bir tavır benimsemiştir. Namık Kemal’in Mecelle etrafında yaptığı tartışmalar da bunu destekler.” Fıkıh kitabından kanun metnine; başka ifadeyle farklı mezhep görüşlerinin sunduğu geniş hukukî birikimden tek bir görüşün ve anlayışın kanunlaştırılmasının, bütün ülkeye uygulanmak üzere yeni bir döneme geçilmesinin aslında hayatî bir durum olduğunu ifade etti Erdem. Sonraları ‘mezhepsizlik’ şeklinde ifade edilecek olan mezhep fikrinin zayıflamaya başlayışının da mebdeinin bu olduğunu sözlerine ekledi.

İlk dönem meclis yasamasına intikal eden kanun yetkisinin birtakım kavram zıtlıklarını da beraberinde getirdiğini anlatan Sami Erdem, buna bağlı olarak meşihatla adliye nezareti arasında çekişmeler olduğunu vurguladı. Tanzimat üzerinden, klasik usule ve içtihat prensiplerine eleştiriye yol açan bu vaziyetin, yeniden değerlendirmeye dönüştüğünü söyledi Sami Hoca. Ulemanın meşrutiyet sonrasında; mebus, ayan meclisi üyesi, gazete sahibi, dernek kurucusu gibi sıfatlarla aktif siyasette rol almasının bu yeni içtihat anlayışının nasıl giderilmesi gerektiği yönünde açıklama zarureti içinde bırakmış onları. Artan matbuat kullanımının da etkisiyle, ‘içtihat’ sadece uzmanlara değil, gazete köşesinde yazma imkânı bulan herkese açılmış bir tartışma alanı hâline gelmiş: “Bir nevi avamlaştırılmıştır. Böyle olunca da içtihat, uzmanlık olarak görülmesi gerekli olan bir kayıt hâlinden çıkmış, herkesin ahkâm kestiği alan hâline gelmiştir.”

Modern dönemde ortaya çıkan çok kritik-önemli bir noktanın da mezkûr değişimin araçları olduğunu vurgulayan Sami Hoca, bunların başında ‘yeni tarih yorumu’nun geldiğini söyledi. Yeni içtihatların en büyük destekçisi ve esasen onların temellendirilebilmesi için de zarurî olan bu ‘içtihat tarihi’nde Hz. Peygamber’den itibaren gelen 1300 yıllık fıkıh tarihi, bir ‘içtihat tarihi’ şeklinde konumlandırılmış: “Bunun büyük kısmı da ‘muzlim/karanlık’ devirlerdir. İnsanlığın geldiği bu erişkin/yetişmiş/rüşt durumunda yeni içtihatları besleyecek bir anlayışa vurgu yapılır.” Bu dönemde tasniflerin de mühim bir araç olarak kullanıldığını söyledi Sami Erdem. Değişmeye açık hükümler/olmayan hükümler, dinî/dünyevî hükümler… Bu bağlamda, dinî/dünyevî ayrımının, ‘Batı’dan alınacaklar/alınmayacaklar’ ayrımının da izdüşümü olarak görülebileceğini ifade etti hoca.

Ekrem Demirliİbni Haldun’un tespitleri doğru, değerlendirmeler yanlış

Doç. Ekrem Demirli, “İslamcıların Tasavvufa Bakışı: Mehmed Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç Örneği” şeklinde ilan edilen konusunun dışında seyretmek istediğini önceden deklare edip tasavvufa ve tasavvufun yenilenmesine dair konular anlattı. ‘İslamcılık’ kavramına yaklaşımını tarif ederken Farabî’nin kelam ilmini konumlandırışına benzer bir tavır içinde olduğunu söyleyen Demirli, “Farabî, kelamı teknik bir ilim olarak görmez, metafiziğe mukayeseyle. Daha çok bir disiplin, sanat gibi, temel fonksiyonu da savunma olan.”

Kelam ilmini dinin savunulması üzerine kurulu bir hareket şeklinde düşünebileceğimizi söyledikten sonra, kelamın oluşabilmesinde, muhalif hareketlerle mücadele etmesinin önemli bir adım teşkil ettiğini ifade etti Ekrem Hoca. Muhalif hareketlerin en önemlisi ise metafizikçi filozoflar. Bir de iç muhalifler: Kelamın tavrını ve savunma biçimini benimsemeyen ehl-i hadis ve Selefîlik gibi birtakım akımlar. Bu akımlarla mücadele ederek bir kimlik kazanan kelam ilminin Fahru’r-Râzi sonrası döneme ulaştığını anlattı Demirli ve ekledi: “Bu çok önemlidir. İslamcılığın böyle bir hareket olarak yorumlanabileceğini söyledim. Bunun muhalifi, Rönesans’la birlikte ortaya çıkıp dini bir tür mitoloji şeklinde telakki eden modernizm.” Fakat İslamcılığın bir farkının, iç muhalifinin tespit edilmesindeki zorluk olduğunu, esas itibariyle içe değil, dışa karşı bir savunmaya giriştiğini söyledi.

İlk dönem kelamının, -siyasî-sosyal başarıların ışığında düşünerek- çok daha meydan okuyan ve saldırgan bir kelam olduğunu ifade etti Ekrem Hoca. Şiddetli üslubuna rağmen içeriği o tarihte zayıf olan kelama bir örnek de verdi: Kelamcıların mücadele ettikleri filozofların en önemli iddiasını, ‘hayatın determinizmle açıklanması’ olarak tarif etti ve ilk dönem kelamcıları tarafından reddedilen bu determinizm anlayışının sonradan İslamcılar tarafından kabul edildiğini söyledi. Bu bağlamda -yanlış anlaşılmaması ümidini ifadeyle- bir teşbihte bulunarak bu yönüyle İslamcılık hareketinin, mağlup bir döneme karşılık gelen ilk dönem Hıristiyan kelamıyla benzeştirilebileceğini belirtti. İlk Hıristiyan kelamının teşekkülünde (3-4. asır) savunulan temel şeyi, “Hıristiyanlık bir pagan dini değildir, insanlık için iyidir, yararlıdır, merhamet dinidir, sevgi dinidir” gibi tavsif eden Demirli, bunun hep ‘savunma’ üzerine kurulu bir teoloji olduğunu söyledi. İslamcılık’ta yaygın olduğunu söylediği, “İslam akıl dinidir, fıtrat dinidir, bilimdir, iyidir, demokrasiye uygundur…” şeklinde çıkışların içeriği tam dolmayan cümleler olması hasebiyle böyle bir benzeştirme yapılabileceğini anlattı.

Günümüzde artık hayatın içinde olduğunu, okullar, sanayi şirketleri, ticarethaneler kurduğunu söylediği tarikatların ‘inziva’ ve ‘züht’ten uzaklaştığını ifade edip tarikatlara yönelik eleştirilerin tersine dönmüş vaziyette olduğunu belirtti. Bu ‘hayatın içerisinde yoğun bir şekilde oluş’un yani tarikatların tavrının, genel olarak Müslümanlar’ın tavrından farklı bir tavır olmadığını söyledi Ekrem Hoca: “İlk dönemde ortaya çıkan zahitliğin, çevresindeki birtakım akımlardan da etkilenerek ‘İslam’ın sınırlarını zorlayan bazı eğilimlere’ saptıkları anlaşılıyor. Mesela, ‘dünyayı terk etmek’ savunuldu fakat bunun ölçüsü belirlenemedi, ne kadar terk edileceği belli olmadı. ‘Beden ve hazları terk etmek’ savunuldu fakat bunun ölçüsü belirlenemedi.”

Tasavvufun sonraki (metafizik) devirlere ilişkin dönemi için yazı yazanlardan olan İbni Haldun’un tespitlerinin doğru fakat değerlendirmelerinin çok hatalı olduğunu belirtti Ekrem Demirli: “İbni Haldun’un bu değerlendirmelerinin yanlış bir bakış açısına sebebiyet verdiğini düşünüyorum.” Bütün değişim sürecini bir dekadans olarak düşünen İbni Haldun’un hatalılığını ve aslında mevzu-ı bahs olanın gerileme değil, değişme oluşunu söyledi Ekrem Hoca.

İmam Rabbanî niye önemlidir?

İmam Rabbanî’nin tasavvuf düşüncesi açısından çok da büyük bir yerinin olmadığını fakat dünyanın nereye gittiğini görmesi bakımından çok önemli olduğundan, Nakşibendîliğin yeniden kurulması-yorumlanması aşamalarında çok önemli tavrından bahsetti Demirli. Onu şeriatla ilgili konularda bir ‘müceddit’ kabul etmenin imkânını, lakin düşünce bakımından ilk metafizikçilere göre daha geri bir planda oluşunu anlattı. Onun sağladığı önemli şeyi şöyle ifade eti Ekrem Demirli: “Tarikatın geleneksel yapısını rabıta kavramıyla değiştirdi. Bir şeyhin etrafında örgütlenmeyi gerektiren tarikata rabıtayla on binlerce mürit sağladı. Aslında önceden de var olan rabıta kavramının teorisyenliğini yaptı ve bence modern dünyada çok önemli sonuçlar doğurdu bu.”

İmam Rabbanî’nin, -rabıta kavramı etrafında düşünürsek- mürşidin yanında bulunmamadan doğan boşluğu doktrinle giderdiğini, tarikatın bu sayede bir doktrin sahibi olduğunu söyledi hoca. Bu doktrin neydi? “Fıkıh ve kelamdı.” İmam Rabbanî, tarikattaki bu boşluğu fıkıh ve kelamla doldurarak Nakşibendîlik sayesinde şeriat içinde oluşan tasavvuf-şeriat gerilimini ortadan kaldırmış; bu da Müslüman cemaate çok güçlü bir pozisyon kazandırmış. Tasavvufun, şeriat içinde ‘heretik’ bir unsur olmaktan bu sayede çıktığını söyledi Ekrem Demirli. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan yapıda Nakşibendîliğin güçlü bir şekilde bulunabilmesinin temel sebebinin de hem zahitliği teorik olarak aşmış hem de şeriatla arasındaki problemi gidermiş oluşuna dayandırdı.

 

Sempozyum notları devam edecek.. Sempozyuma ilişkin diğer haberlerimizi ve başka İslamcılık tartışmalarını "İslamcılık" etiketimizden takip edebilirsiniz.

 

Sadullah Yıldız, dikkatle dinledi

Güncelleme Tarihi: 25 Haziran 2013, 13:14
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ali Halit Yılmaz
Ali Halit Yılmaz - 6 yıl Önce

sempozyumun büyük çoğunluğunu takip ettim, eksik kalanlarını ise şu an izlemekle meşgulüm. bu oturumla ilgili olarak ekrem demirli'ye bir eleştiri getirmek istiyorum. ilk olarak böyle ciddi bir sempozyumda katılımcılara haber vermeden tebliğ başlığını değiştirmeyi rahatsız edici buluyorum, çünkü insanlar bir beklentiyle geliyor. ikincisi, velev ki değişti, başlığında Karakoç'un, Necip Fazıl'ın geçtiği 20. yüzyılla ilgili bir tebliğden İbn-i Arabilere İbn-i Haldunlar'a dönülür mü?

Ali Halit Yılmaz
Ali Halit Yılmaz - 6 yıl Önce

Bana bu sempozyum için hususan hazırlanmış bir tebliğ olmaktan çok zaten hazır olan ya da çalışılmakta olan başka bir çalışmanın sunumuymuş gibi geldi. son sözüm ise tavırla ilgili: kanaatimce sözü olan sözünü söyler eyvallah, ancak pek de üstten bir dille, birkaç cümle ve dahi birkaç dakikada ibn-i haldun, imam-ı rabbani gibi isimleri harcamak doğrusu pek ciddiyetsiz göründü bizim bulunduğumuz taraftan.inşaallah bu tür etkinlikleri yapa yapa, yaza yaza öğreneceğiz.

islamcı
islamcı - 6 yıl Önce

islamcılık sempozyumundaki tüm bildirileri takip ettim. Sadullah beyin notlarını ve dikkatlerini çok iyi bulduğumu belirtmek isterim.

furkan
furkan - 6 yıl Önce

Ekrem Demirli'yi böyle uçuran İbnü'l-Arabî'dir ki yakışır. O kadar eserini tercüme etmek ve hakkında o kadar ilmi araştırma yapmak araştırmacıyı uçurur elbet. İbn Haldun ve İmam-ı Rabbani eleştirileri Ekrem hocaya işte bu yüzden yakışır. Zirvedeki bilgenin dizinin dibine oturmuş ve o sırada aşağıya bakıyor. Gördüklerini de sağolsun söylüyor.

yavuz yıldırım
yavuz yıldırım - 4 yıl Önce

İmam rabbani'nin tasavvuf düşüncesinde çok büyük bir yerinin olmadığını iddia etmek tam olarak haddini aşmak anlamına gelir. Kendilerini bütün ulema ve evliya'nın üstünde onlara yer, konum biçme makamında görenler kanımca basit insanlardır. Bunun dışında suat mertoğlu hocayı beğendim. Gayet güzel izahatta bulunmuş. Tahsin hocanın söyledikleri de derin düşünce ürünü tespitler.

banner19

banner13