İşaratü'l İcaz tefsir geleneğinde orijinal bir yere sahip

Geçtiğimiz günlerde, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tekrar tercüme edilip yayınlanan Bediüzzaman Said Nursî’nin İşaratü’l İ’caz eserine dair 'İşaratü’l İ’caz ve Tefsir Geleneğindeki Yeri' başlıklı bir panel düzenlendi. Sadullah Yıldız etkinlikten notlarını aktarıyor.

İşaratü'l İcaz tefsir geleneğinde orijinal bir yere sahip

 

 

Fatih Belediyesi’yle İstanbul İlim ve Kültür Vakfı, bir ay kadar önce Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tekrar tercüme edilip yayınlanan Bediüzzaman Said Nursî’nin “İşaratü’l İ’caz” eserine dair “İşaratü’l İ’caz ve Tefsir Geleneğindeki Yeri” başlıklı bir paneli pazar günü Ali Emirî Efendi Kültür Merkezi’nde düzenlediler.

“İşaratü’l İ’caz”, bir Kur’an tefsiri ama tamamlanamamış. Hatta başlandıktan sonra macerası kısa sürmüş; eser, Bakara Suresi’nin ilk 33 ayetini içeriyor. 1. Cihan Harbi’nin ağır şartlarında, hem cephede cihat edip, hem eserini kaleme alan Said Nursî, bu bakımdan da müstesna bir işe imza atmış ve savaş sonrasında esir düşüp Rusya’ya sürgün edilmesi, kitabın tamamlanmasına engel olmuş. Medresesinde Kur’an’ın icazını anlatırken birdenbire patlayan harbi duyunca, hemen etrafındaki talebelerden bir milis ordusu kurup cepheye giden ve o ağır şartlarda da irşaddan vazgeçmeyen biri Said Nursî. Böyle bir ortamda yazılmış olan “İşaratü’l İ’caz”, onun ifadesiyle, “Risale-i Nur’un da Fatiha’sı olmuş.” Çok titiz bir Arapçayla yazılan eseri, savaş sonrası ilk olarak Evkaf-ı İslamiye Matbaası basmış.

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İdris Şengül, “Tefsir İlmi Açısından İşaratü’l İ’caz’ın Önemi” başlıklı sunumunda, Said Nursî’nin bu eseri kaleme alma amacını onun ifadesiyle, “Kur’an’ın nazmına, lafzına ve ibaresine ait icaz işaretlerini ve remizlerini beyan etmek” şeklinde açıklıyor. Burada belirtmek gerekir ki, Said Nursî’nin aktardığı, bu hususa ilişkin bir de rüya var. Rüyasında mühim bir zat ona, “İcaz-ı Kur’an’ı beyan et!” diyor ve müellif işe bu işaretle başlıyor.

Dağda, bayırda, savaşta yazılmış tefsir

Bediüzzaman’a göre bu asırda yapılacak bir Kur’an tefsirinin sahip olması gereken bazı özellikler var: “Kur’an-ı azimü’ş-şan, bütün zamanlardaki insanlığa hitap eden en son ilahî kitap olması sebebiyle, bir ferdin veya küçük bir topluluğun bilmesine imkân olmayan, bilhassa günümüzde dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri ihtiva etmektedir. Bu itibarla zaman, mekân ve ihtisasça anlayışı ve kavrayışı dar olan bir ferdin fehminden ve zekâsından çıkacak olan bir tefsirin hakkıyla Kur’an-ı azimü’ş-şana tefsir olamayacağını söylemektedir.” Çünkü Kur’an’ın muhatabı olan toplumların sahip olduğu sanat ve ilim genişliğinin tamamını, bir kişinin üzerinde toplamak mümkün değil. Müfessir olacak kişinin, bu minvalde nüanslara vâkıf ve tefsir birikiminin getirmiş olduğu çeşitliliğin de farkında olması gerekiyor.

Arapçada kafiyeli söylenen bir kaide var: “Mâ yüdrak küllehu, lâ yütrak cüllehu” (Tamamı ele geçmeyenin tamamını terk etmemek gerek). Said Nursî de bu kaideyi esas alarak devam etmekte olan savaşın, yazdığı tefsirin ikmaline engel olacağının farkında oluşuna rağmen vazgeçmemiş. “Erzurum-Pasinler’in dağ ve tepelerinde fırsat buldukça kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle o dehşetli ve muhtelif hâllerde yazıyordum” demiş müellif. Yazarın, bir eseri kaleme alırken illa ki müracaat etmesi gereken ana kaynakların yanı başında olmayışının negatif etkisini de belirtircesine, yazdıklarının yalnızca kalbine doğan ilhamlardan ibaret olduğunu söylemiş Nursî. Uzak bir zamanda yapılacak tefsir çalışmalarında, ehil âlimlerin elinde bir örneklik teşkil etme ihtimaliyle yazmış eserini.

İdris Şengül’e göre “İşaratü’l İ’caz”ın metodu, Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da izlediği metoddan farklı. Klasik tefsirlerde olduğu gibi sure ve ayet numarasını gözeterek açıklamalar yapılmış ve sosyolojik tefsirin iyi bir örneği verilmiş. Eserin, Kur’an’ın Arap belagati bakımından ne derece yüksek bir seviyede durduğuna dair örnekleri özellikle zikredip öne çıkardığını, bunun hem ortaya konuluş olarak mükemmel bir tarzda yapılması, hem de müellifin Arap dilindeki vukufiyetine dair ipucu verdiğini söyledi Şengül. Ayet ve surelerin birbirleri arasındaki uyumun kusursuzluğunu ortaya koymaya dair de özel bir gayret sarf edilmiş. Hatta bu hususta Endülüs’ün en büyük müfessiri İbni Atıyye şöyle dermiş: “Kur’an’da herhangi bir kelimeyi bulunduğu yerden çıkarsanız, sonra Arapların kelâmındaki bütün kelimeleri elden geçirseniz, o kelimenin yerini tutacak başka bir söz bulamazsınız.”

Cenneti kul kazanmaz; Allah ihsan eder!

Henüz Bakara Suresi’nin ilk ayetlerini tefsir ederken, metodolojisi sadedinde şöyle diyor Said Nursî: “Kelamların güzelliğini artıran ve güzelliği iyice parlatan belagatin esaslarından birisi de, edebî ve bediî sözlerde kullanılan kelimelerin, kayıtları, şekillerin tamamen o sözün takip edip hedeflediği esas maksada bakmakla, o hedef mananın desteklenmesine, güçlendirilmesine hizmet etmeleri belagat mezhebinde lazımdır.” Bu ifadelerden sonra da Enbiya Suresi’nin 46. ayetindeki, “Rabbinin azabından küçük bir esinti kâfirlere dokunacak olsa…” ifadesini örnek vermiş Bediüzzaman. Ayetin devamındaki orijinal ifadeden müellifin çıkardığı sonuç, söylenmek istenenin, son derece az bir azabın söz konusu olup, buna mukabil karşısında oluşacak korkunun çok dehşetli olacağı. Yani çok az azapla çok fazla korkutmak. Bu ayette yer alan bütün kelimelerin aslında ortak maksadı, verilmek istenen mesajı kuvvetlendirmek. Bunu açıklarken müellife göre, ayetteki “in” şart edatı söz konusu azabın ehemmiyetsizliği ve küçüklüğüne, seçilen “messe” (hafifçe dokunmak) fiili de azabın şiddetli olmadığına bir işaret. Bütünden bir parçayı ifade eden “min” edatı da ona keza. Said Nursî, son derece az olduğu bu derece güçlendirilerek anlatılmış olan azabın ardındaki büyük cehennem ateşine karşı kâfirlerin korkutulduğunu yazmış.

Kur’an’daki kelime seçimlerinin inceliğine dair bir başka örnek de, “İman edip salih amel işleyenleri müjdele!” ayeti. Burada, “müjdelemek” (beşşera) fiilinin seçilmesindeki inceliğe dair Bediüzzaman, aslında cennetin kul tarafından yapılmış amellerin bir karşılığı olduğu için, Allah tarafından kula verilmesi vacip bir şey olmadığını söylemiş. Cennet, kula verilmesi vacip bir karşılık değil, Allah’ın kerem ve lütfundan ihsan edilen ilahî bir hediye.

"İşaratü’l İ’caz”da, Arap belagatinin kuralları çerçevesinde müstesna bir örnek sunmuş Bediüzzaman. Eserin, tefsir geleneğindeki yerinin de orijinalliğine vurgu yapan Şengül; kitaptan, müellifin Cürcanî, Zemahşerî, Sekkâkî, Cahız gibi belagat imamlarının görüşlerinden yararlanan bir üslubu izlediğini çıkarmanın mümkün olduğunu söyledi.

Bediüzzaman’ın belagat tarzıyla, büyük belagat üstatları Cürcanî ve Zemahşerî arasındaki karşılaştırmayı da, “Nursi ve Cürcani'nin Belagat Anlayışlarının Mukayesesi” başlıklı sunumuyla Dr. Adil Bor’dan dinledik. Müellifin belagat anlayışının salt teoriye dayanmadığını söyleyen Adil Hoca, onda Kur’an hitabının içerdiği tevhid, adalet ve ahlakî-insanî değerleri anlamaya yönelik bir gayretin de söz konusu olduğunu anlattı. Bediüzzaman’ın düşüncesinde İslam medeniyetinin kodlarını oluşturan haber-i sadıkın şifrelerini çözmeye yönelik bir çaba var tefsir yaparken. Adil Bor, Cürcanî sonrası tefsir çalışmalarında bu özelliğin göz ardı edilmiş olduğunu söyledi; yani Cürcanî sonrası tefsir çalışmaları, pratik yerine teoriyi önceleyen çalışmalar.

Bütün ilimler Kur’an’ı anlamak için var

Bu durumun, belagat-Kur’an ilişkisini öncelemeyen bir özelliği var. Adil Hoca, Said Nursî’de bu ilişkiyi tesis etmeye yönelik gayretin farkında olmak gerektiğini ifade edip ekledi: “Ancak Bediüzzaman, ‘İşaratü’l İ’caz’ eserinin hemen başında, bu eseri yazmakla Kur’an icazını ve onun ihtiva ettiği tevhid, haşir, nübüvvet ve adalet gibi temel konuları anlamayı hedeflediğini belirtmektedir. Kur’an’ın ana konularını tespit ederken nübüvvet, haşir ve tevhide adaleti eklemesi orijinal ve dikkat çekicidir.” Adil Bor, adalet temasını ana konuların içine koymanın, tefsir ve kelam geleneğinde genellikle rastlanan bir durum olmadığını belirtti.

Müellifin belagat anlayışındaki en önemli yön, bütün İslam ilimlerinin Kur’an’ı anlamak için bir araç olarak düşünülmesi. Bediüzzaman’a kadar var olan birikim sürekli nakledilmiş ve maksudu’n-bizzat hâline getirilmiş. Bor, onun bu çerçevenin dışına çıkmakla bir değişikliği beraberinde getirdiğini, düşüncesinde sadece Kur’an ve sünnetin maksudu’n-bizzat olup, diğer bütün ilimlerin ise, bu ikisini anlamak için birer araçtan ibaret olmasını vurguladı.

Cürcanî’deki "Kur’an’ın mucizelerinin nazımda saklı olduğu" düşüncesini Bediüzzaman’da da görmek mümkün ve icaz, Kur’an nazmının şeklinden ibaret. Hatta tanım noktasında da ayniyet söz konusu; Said Nursî, Cürcanî’nin nazım tanımındaki kelimelerin bile aynısını kullanarak nazmı tanımlamış. Bu durum, müellifin Cürcanî’ye ait teorilerden etkilenme derecesini gösteriyor; fakat “Ancak” diyor Adil Hoca, “belagat ilmi çerçevesinde Kur’an ayetlerini yorumlarken Bediüzzaman’ın Cürcanî’den daha ileri olduğu görülüyor. Zira Bediüzzaman, ele aldığı ayetlerde belagat açısından daha detaylı şekilde çözümlemeler yapar.”

Said Nursî’nin belagat anlayışındaki pratiklik kısmı ise Zemahşerî’yle paralellik arz ediyor. Kur’an’ı ilk kez dil ve belagat açılarından tefsir eden Zemahşerî’nin, mutezileden olmasına rağmen ehl-i sünnet tarafından dışlanmamış bir isim oluşuna dikkat çeken Bor, onun belagat için özel bir kitap yazmayışının eksiklik olduğunu söyledi. “İşaratü’l İ’caz”da Zemahşerî etkisinin yoğun olarak görülebileceğini söyleyen Adil Hoca, bu işaretlerden birinin de onun sıkça kullandığı “in kulte kultü” (şöyle dersen böyle derim) üslubu olduğunu ifade etti. Bunun yanısıra Zemahşerî’nin yaptığı çözümlemeleri de kullanmış Said Nursî.

Böyle bir birlikteliğin yanında, Adil Bor’un dediğine göre yapılan tefsir çalışmasında Nursî, Kur’an hitabındaki belagat inceliklerine nüfuz konusunda Zemahşerî’den ileride bulunuyor. Nursî, ayetlerdeki kelimelerin ayet içi münasebetlerinde daha fazla durmuş ve ihtiva ettikleri anlamları güncellemeye çalışmış.

Adil Bor, Bediüzzaman’ın vahye dayalı medeniyet anlayışına dair pasajlar aktardı ve medeniyeti inşa eden ilahî hitabın etkilerinin birçok sebepten dolayı zayıflatılmış olmasının, onunla birlikte tekrardan merkeze kaydığını söyledi: “İslam’ın ana damarı olan Kur’an ve sünnetle yeniden iletişim kuran Said Nursî, modern çağda medeniyetimizi yeniden inşa etmeyi hedeflemektedir. Onun; Kur’an dili, belagati ve Kur’an’ın kendisiyle yoğun bir şekilde ilgilenmesi bu tefekkürün bir sonucudur.”

 

Sadullah Yıldız, rahmet diledi

Güncelleme Tarihi: 28 Şubat 2014, 09:58
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26