banner17

İntihal nedir, kimler intihal ile itham edilmiş?

Beşir Ayvazoğlu geçtiğimiz günlerde Türk Edebiyatı Vakfı'nda intihalin ne olduğunu ve Türk ve dünya edebiyatında vuku bulan ilginç intihal hikayelerini anlattı. Sadullah Yıldız etkinlikten notlarını aktarıyor..

İntihal nedir, kimler intihal ile itham edilmiş?

Başkasına ait eşyayı yolda giderken çalarsanız size hırsız derler ama bunu edebiyat dünyası sınırlarında yaparsanız adınız değişiyor ve intihalci oluyorsunuz. İntihal nedir, neye benzer ve kimler yapmıştır? Cumartesi günü Türk Edebiyatı Vakfı’nda Beşir Ayvazoğlu’ndan dinledik.

İntihalcilikle suçlanmamış edebiyatçı nerdeyse yoktur.” dedi Ayvazoğlu; bu sanki bir gelenekmişçesine eskilerden yeniye, büyüklerden küçüklere kadar bütün edebiyatçılar bu hırsızlığın ithamıyla illa ki karşılaşmış. Shakespeare’den Goethe’ye, Hugo’ya kadar. İntihal etrafında bir suçlanan olduğu gibi bir de bu hırsızlığı takip edip ortaya çıkarmakla kendini vazifeli görenler var. “Bir Arsene Lupen var, bir de Sherlock Holmes yani.” diyor hoca.

Dünya edebiyatında başkalarının eserlerini araklayarak kendilerine mal eden Arsene Lupen’ler olduğu gibi, bir de bu hırsızları tespit edip kimin kimden ne yürüttüğünü göstermekle görevli dedektifler var. Bu iş eskiden de yok değilmiş. Bizim edebiyatımızda başkasının mısrasını, kasidesini kendine mal edenler olduğu gibi bunları ortaya çıkaranlar da var. Bu söz hırsızlığına eskiler düzd-i sühan diyorlar. Muallim Naci’nin dahi, onun şiirini intihal eden biri hakkında kıtası varmış. “Benimsemiş bizim üç beyti bir neşîde-fürûş” diye başlayan bir kıta. Bu şekilde kelime değişikliğiyle şiiri çalmanın ‘kaba intihal’ olduğunu söylüyor Beşir hoca. “Ama bir de başkasından bir anlamı almak var.” diye de ekliyor.

Eserin tamamını çalan bile var

Güzel bir fikri başkasından alarak kendi şiirinde işlemenin intihalin alanına girip girmeyeceğinin tartışmalı bir konu olduğunu ifade ediyor Ayvazoğlu. Özellikle bizim Divan edebiyatında, en başından beri aynı fikir/hayal/imajın sürekli biçim değiştirerek işlendiğine vurgu yapıp şöyle devam ediyor: “Bu durum Divan şairleri arasında, asırlar içinde bir çeşit yarış gibi cereyan ederdi. Aynı fikri kimin daha güzel söyleyeceğini eskiler katiyen intihal olarak görmezlerdi. Bu yarışa ‘ilmam’ diyorlar.”

Bu aslında, şemalandıracak olursak intihalin bir alt başlığı mesabesinde kalıyor ama buna düz hesap, meşru intihal diyoruz. Burada mühim olan, daha güzeli yakalamak. Buna örnek olarak da Beşir hoca, Fuzulî’nin meşhur bir gazelindeki en güzel beyitlerden birinin aslında ufak değişiklikle Necatî Bey’e ait olmasını veriyor: “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge/ Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

Yalnızca kelimeleri değiştirmek suretiyle yapılan intihale ‘selh’ deniyor ama bir de ‘tevarüt’ var. O da birbirinden habersiz iki şairin nerdeyse aynı şeyleri söylemeleri. Çaldığı bir fikir/ibareyi savunmak için tevarütün sınırlarına sığınanlara da Sümbülzade Vehbî’nin, bir şiirinde iki çift lafı var: “Kudemânın bulup âsârını gencîne misâli/ Ettiler cümle harâmî gibi yağmây-ı sühân

Bazen intihal o noktaya varabiliyormuş ki, Ayvazoğlu’nun anlattığına göre eserin tamamının da intihal edildiği vaki. “İskendername” ve “Hüsrev ü Şirin” müellifi Ahmet Rıdvan’ın, ‘Hayatî’ mahlasını kullanan bir şair tarafından bu eserlerinin külliyen çalındığını söyledi hoca. Hatta şairi intihal eden de var! Bir gün Sadi-i Şirazî’nin, gittiği bir mecliste “Ben Sadi’yim” diyerek Bostan ve Gülistan’dan alıntılar yapan kimseyi görmüş olması da artık eserin değil, direkt şairin bile intihal edilmiş olabileceğine bir örnek.

İlmam konusuna örnek olacak çok fazla başlık açılabilir: Goethe de kendisinden önce defalarca üzerinden geçilmiş bir efsane üzerine yazmıştı Faustunu ama dünya edebiyatında en derin etkiyi bırakan onunki oldu. İntihal konusunda daha serbest düşünen yazarlara göre demek ki aslında önemli olan, konunun başkasından alınması değil, alınan konunun işleniş tarzı. “İntihalin Müdafaası” başlıklı bir yazı dahi kaleme alan Anatole France, esaslı konulara ilk bulanların değil beşeriyetin hafızasına kuvvetle kazıyanların damgasını vurduğunu söylüyormuş. Buna Beşir hoca da katılıyor ve devam ediyor: “Eğer bakacak olursak Fuzulî’nin, Nizamî’nin, Nevaî’nin dışında başka yüzlerce Leyla ve Mecnun yazarı vardır; ama Farsça edebiyatta Nizamî’ninki, Çağatay edebiyatında Nevaî’ninki ve bizde Fuzulî’ninki hemen akla gelir. Konuyu en güzel işleyenler onların eserleridir.”

Tercüme eser, teliften güçlü olabilir

Halit Ziya Uşaklıgil’i, ziyarete gittiği bir dostunun evinde hizmetçi -usule aykırı olarak- evin çalışma odasına ansızın buyur edince Halit Ziya’yı, ev sahibi o sırada uğraştığı ve aralarında Fransızca bir kitaptan koparılmış sayfaların da olduğu evrakı alelacele telaşla toparlamaya çalışıyor ama başaramıyor. Halit Ziya bu durumu görmemiş gibi yaparak dostunu rahatlatmaya çalışıyor ama olaydan çok sonralarını “40 Yıl” adlı hatıratında şöyle anlatıyor: “Uzun bir müddet sonra, keşfimden habersiz olan ve bugün ebedî uykusunda ondan haberi olmayacağı düşünülebilen dostumun bu kitabı ortaya çıktı. Bunun bahsettiği şey ve tertibi o Fransızca kitaptan alınmakla kalmamış, en güzel parçaları ondan fasıl fasıl çevrilmişti. Dostumun bu eseri edebiyat dünyasında büyük bir başarı çalkantısı yaptı. Bundan hiç kimseye söz açmadım ve bugün de bunun için açıkça bir şey söylemeyeceğim.”

Aynı şekilde erken cumhuriyet devri günlerinde de okullarda okutulmak üzere ders kitabı yazan bir yazarımız, yabancı bir dilden çevirdiği bu kitabın resimlerini dahi Paris’ten getirtmiş ancak kitap matbaadan çıktığında, üzerinde ne tercüme olduğuna ne de başka bir yazara ait oluşuna dair emare varmış: “Hâlbuki tercüme etmişsin, yaz üzerine; ne olacak sanki.”

Çünkü” diyor Beşir hoca, “bazen tercüme, teliften güçlü olabilir.” Sabri Esat Siyavuşgil’in Edmond Rostand'dan çevirdiği “Cyrano de Bergerac” bir zamanlar büyük ün yapmış; hatta hocanın demesine göre o tercümeyle edebiyat tarihine ismini yazdırmış Siyavuşgil: “Tercümeyi küçümsememek lazım. İyi tercüme, telif eser kadar önemlidir.” Buna bir başka örnek de Cemil Meriç’in Victor Hugo çevirileri. Bu güçlü tercümelere pekâlâ Cemil Meriç’in telifi de demenin mümkün olduğunu söylüyor ve ekliyor Beşir Ayvazoğlu: “Dili iyi kullanıyorsanız, tercüme ettiğiniz dildeki ifade kudretine eriştirebiliyorsanız onu aslında yeniden yazmışsınız demektir.”

Bazen aynı yazarın aynı eserini iki farklı ismin birinin tercüme, diğerinin ise kendi adıyla intihal etmesi gibi trajikomik durumların da varlığından bahsetti Ayvazoğlu ve bu gibi durumlara karşı hususî bir ilgi besleyerek takipte kalan Peyami Safa gibi Sherlock Holmes’ların da olduğunu söyledi. Fransız edebiyatını günü gününe izleyen Peyami Safa’nın, Fransızca’dan yapılan intihallerle ilgili kocaman bir dosyası varmış. Felsefe ve estetik türünde eserlerden yapılan intihallerin dosyasını ise Sorbonne’da felsefe tahsil eden Burhan Toprak tutarmış. (Bu arada, benim gibi bilmeyenler olabilir: Burhan Toprak aynı zamanda Mareşal Fevzi Çakmak’ın damadıymış.)

Peyami Safa’ya göre, intihalin Fransızca’dan yapılıyor oluşu esere ayrıca bir ehemmiyet kazandırmıyor. O, bu intihalcileri daha tatlı bir şekilde tavsif ederek yapılanın “Avrupa’dan getirdiği esanslara kırk çeşme suyu katarak Kâğıthane seyranlarına giden hanım kızlarla küçük beylerin burunlarını sevindiren millî ıtrıyatçı”lıktan farklı olmadığını söylermiş. Yakup Kadri de Peyami Safa’nın bu dosyalama işinden nasibini alanlardan. Karaosmanoğlu’nun “Bir Serencam” adlı romanında Mauppasant’ın “Yalnızlık” adlı hikâyesinin intihal edildiğini açıkça göstermiş Peyami bey. “Ama dediğim gibi” diye ekledi Beşir hoca: “İntihal suçlamasıyla karşılaşmamış yazar/şair yok gibidir. Bu dosyaları tutan Peyami Safa da intihal suçlamasıyla ciddi olarak karşılaşmış.”

Yahya Kemal kendi şiirini mi çevirmiş?

Necip Fazıl, Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu”nu bir Fransız yazarın “Taşra Muallimesi” adlı eserinden apardığını söylemiş. Peyami Safa’ya göre Yahya Kemal’in “Nazar” şiiri de yine bir Fransız şairine ait ve eserin asıl adı “Solange”. Fakat Yahya Kemal, bu şiirin Fransızcasını da kendisinin yazdığını, böylece bizzat tarif ettiği bir ithama karşı tuzak kurmak istediğini söylermiş: “Bu iddiayı araştırmak lazım. Peyami Safa mı Yahya Kemal mi doğru söylüyor bilmiyorum ama Çalıkuşu, Türk hayatına uydurulmuş bir eserdir. Kaba bir intihal söz konusu olmadığı sürece iddiaları ciddiye almamak lazım.”

Bir dönem bakanlık etmiş ve güçlü bir hikâyeci olan Samet Ağaoğlu’nun da Peyami Safa hakkında iddiaları var. İddiaya göre “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”nda başta Dostoyevski olmak üzere bir yığın ismin eserlerinden parçalar bir araya getirilmiş. Daha mühimi, Peyami Safa’nın yeğeni Berna Moran’ın, mezkûr eserin Aldous Huxley’in “Time must have a Stop” romanından ilhamla yazılmış, Noraliya’nın notlarının bir kısmını da yine Huxley’in bir başka eserinden aynen alınmış olduğuna dair iddiaları. Beşir hoca bu duruma gülerek şu yorumda bulundu: “Bu durumda Peyami Safa hem Arsene Lupen hem Sherlock Holmes rolüne aynı anda soyunmuş gibi görünüyor.”

Peyami Safa-Necip Fazıl ikilisinin birbirlerine başkaca intihal ithamları yok değil ama Necip Fazıl’a dair bir tanesi epey dikkat çekici: Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Canavar” şiirinde geçen iki dize şöyle: “Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine/ Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek” Buna mukabil Necip Fazıl’ın “Hırs” şiirinde geçen ibare ise şu: “Sen kaçan bir yavru ceylansın dağda/ ben peşine düşmüş bir canavarım.” Bunlardan Faruk Nafiz’inkinin tarih olarak daha önce olması, aslında ufak bir tebessüme yol açmıyor değil ama Beşir Ayvazoğlu, bunu daha çok Divan şairlerinin birbirlerinin mısralarını alıp değiştirerek yazmalarındaki yarışa benzetiyor.

Ahmet Haşim’in de başına garip bir vaka gelmemiş değil, eksik olmasın. O da Genç Kalemler dergisinde, bir yanlışlık sonucu intihalle suçlanmış. Ömer Seyfettin, Ali Canip’in teklifi üzerine Fernand Gregh ve George Rodenbach’tan birkaç parçayı yeni lisanla Türkçe’ye, Emin Bülend ve Ahmet Haşim’den de birer şiiri sadeleştirerek nesre çevirmiş. Bir süre sonra “Son Saat” şiiri Fernand Gregh’in zannedilerek Genç Kalemler’de yayınlanmış. Ahmet Haşim bu durumdan haberdar olunca Servet-i Fünun’da şu açıklamayı yapmış: “Selanik’te çıkan Genç Kalemler Gazetesi sahiplerine. Gazetenizin üçüncü nüshasında ‘Son Saat’ ismiyle Servet-i Fünun’da intişar etmiş bir manzumemin Fernand Gregh’in güya bu isimdeki bir şiirinden tercüme edilmiş gibi gösterildiğini haber aldım. Benim olmasını istemediğiniz bu şiiri Fernand Gregh’in hangi kitabında arayayım?”

Dâhinin dehasını çalabilen, esasen dâhidir

Beşir Ayvazoğlu, intihal iddiasında bulunurken çok dikkatli ve metinleri okurken de hassas olmanın gereğini vurguluyor. Peyami Safa’nın Kültür Haftası dergisinin haftalık toplantılarından birinde Yahya Kemal, intihal meselesini üzerinde çok durulması gereken bir konu olarak belirtmiş: “İntihal hükmü vermek güç bir iştir. Tesir, taklit, mülhem olmak, yaratma, rekreasyon gibi hâlleri birbirine karıştırmamak icap eder. Ben intihallere dair bazı etütler gördüm. Racine’i, Corneille’i iddia edilen asıllarına göre kontrol ettim.” Bir gazetedeki bir etütte Shakespeare’in 13.000 mısrasından dokuz bininin ya doğrudan doğruya veya takriben intihal olduğu iddiasını görmüş Yahya Kemal: “Fakat yine de Shakespeare’e intihal isnat etmek için düşünmek lazım.”

Aynı toplantıda Hilmi Ziya Ülken de “Serekât-ı Mütenebbî” adlı Arapça bir kitaptan söz etmiş. Mütenebbî, Arap edebiyatının devasa sütunlarından biri ve kitap, onun şiirindeki intihalleri göstermek için yazılmış. Mütenebbî gibi büyük bir şairin bile hayret edilecek derecede intihalde bulunduğunu söyledikten sonra Ülken, ilham almanın ve etkilenmenin tabiî bir şey olduğunu, o hâlde bir şairin tesirleri kendi şahsiyetinin içinde eritip eritmemiş olduğuna bakmak gerektiğini söylemiş.

Tam da burada, ‘Dâhinin dehasını çalabilen, esasen dâhidir.’ diyen Ahmet Haşim’in şu cümlesi bence çok önemli: ‘Güzel bir tercüme, güzel bir intihalden daha emin ve şerefli bir yoldur. Edgar Poe’dan yaptığı ‘Kargalar’ tercümesi, büyük şair Mallarme’nin en güzel eserlerinden biridir.’ Söylediğimiz gibi bazen tercüme, orijinalinden daha güzel olabilir.”

Bugün de intihal vakalarının yaşanmakta olduğu gibi bu vakaları hassasiyetle takip edenlerin de varlığına işaret etti Beşir hoca ve geçenlerde görür görmez aldığım Ali Birinci hocanın “Tarihin Kara Kitabı”nı dinleyiciye tavsiye etti.

 

Sadullah Yıldız, bulutlu bir bahar günü dinledi

Güncelleme Tarihi: 21 Nisan 2014, 16:55
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20