banner17

İnsandan başlamayan hiçbir şey kalıcı olamaz

Fethi Gemuhluoğlu Dostluk Günleri kapsamında düzenlenen iki etkinlikte Sadettin Ökten ve Emin Işık, Gemuhluoğlu ile tanışmalarını ve hatıralarını anlattı. Sadullah Yıdlız notlarını aktarıyor.

İnsandan başlamayan hiçbir şey kalıcı olamaz

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi'nde 20 Kasım 2015 Cuma günü başlayan “Fethi Gemuhluoğlu Dostluk Günleri” ertesi gün de devam etti. İlk oturumun konuğu Sadettin Ökten hocaydı.

Sadettin hoca, ilk tanıştığında onun tarafından çarpıldığını söylediği Fethi Gemuhluoğlu’nun bunu ‘başarmasına’ şaşırmış esasında. Zira meşhurlarla dolu bir ilk gençlik ve gençliği olması hasebiyle pek de kolay çarpılmazmış: “68 ya da 69 yılıydı…” dedi hoca, “üniversitede asistandım… sonra hoca bizi çarptı!”

Celal Ökten hocanın oğlu olmak, Mahir İz ve Nurettin Topçu’nun müdavimi olduğu evde büyümek, Cerrahi tekkesi postnişini Fahreddin Efendi’nin tezgâhından geçmek… “Kolay kolay çarpılmam zannederdim; meğer çarpılırmışım.”

Aradan geçen yılların ardından ve bu yıllar boyu, hassaten de dün ve bugün konuşulan Fethi Bey hakkında hep güzel şeyler duyduklarını söyledi Ökten. Bu neden böyledir peki? Bunu onun bir muhabbet insanı olmasına bağlıyor Sadettin Bey ve şimdiki gibi o zamanda da muhabbete ihtiyacı had safhada olan insanımıza bunu cömertçe, “herkese alabileceği kadarıyla, aklının ve gönlünün müsaadesi nispetince” sunduğunu söyledi o fedainin. Muhabbetin özü de onda muhabbetullah, muhabbet-i Resûlullah ve ehl-i beyt imiş.

Her muhabbet buluşması bir tortu bırakırdı içimizde”

Bütün kullarda Esmaü’l-Hüsna’dan bir pay vardır, dedi Ökten. Fethi ağabeyde de ‘Settâr’ isminden bir parça görülürmüş ki kendisindeki mevhibe-i ilahî mahsulü vasıfları ketmetme basireti varmış: “O basiretle bakar, baktığının arkasını görürdü. Onun yaptığı yardımlar ve koruyup kollamalar gibisini başka birçok yer de yaptı ama onu özel kılan muhabbet çeşmesiydi. O da muhabbetini, mensubu olduğu büyük medeniyetten almıştı.”

Sadettin hoca ekseriya hatıralarını anlattı konuşmasında. Mesela Fethi ağabeyin onu nasıl ‘yakaladığını’. Bu bir elma ikramıyla oldu, dedi Ökten: “Bir elma ikram etmekle insan yakalanır mı demeyin, hem nasıl olur. O zamanlar Taksim meydanında bir manav vardı, oradan alıp ikram etmişti. Zaten o bir vesiledir; esas muhabbetle yakalıyor sizi. Nurettin Topçu gibi bir büyük adamı da Aziz Efendi’nin bir çift galoşu yakalamıştır.” Muhabbet çok da ‘konuşmak’la özetlenecek bir şey değilmiş Gemuhluoğlu’nda. Hocanın dediğine göre konuşmakta ifrata kaçmazmış, ama “her muhabbet buluşması bir tortu bırakırdı içimizde” diyor.

Fethi ağabey, bir kızla bir oğlanı, olmayacak kadar yakın görürse ‘Allah bunlara nikâh nasip etsin’ derdi.” Fıtratında taşıdığı ve karakterini kuşatan merhamet ve iyimserliğin icabı olarak “vay kâfir!” diye başlamazmış temennilerine. Ökten’in ondan öğrendiği incelikler, bir medeniyet mensubu olmak çerçevesinde bu kadarla sınırlı değilmiş. “Bugünkü imamlar” diyor mesela, “sözlerinde ‘yüce Allah, sevgili Peygamber’ ifadelerini kullanıyorlar. Hâlbuki medeniyet dilimizde her varlığa ayrı bir hitap vardır. Bu, frenklerde dahi böyledir. Allah-ı Azimü’ş-Şan, Peygamber-i Ekber…”

Gerçi Sadettin hoca, eskilerdeki değme rasyonalist üniversite hocalarının dahi “Osmanlılığı tevarüs etmekten” kaynaklanan bir edepli hâllerinin olduğunu söylüyor: “Çünkü edepsiz olmuyor hayat. Bugün bizim de bir edebimiz var; kapitalist Amerikan edebi. Bu da bir edeptir ama Osmanlı edebine kıyasla edepsizliğin dik âlâsı.” Ve sözgelimi el öpmek de edep denen şeyin bir bütün göstergesi makamında değil. Zaten muhabbet ve hürmet, insanda olduğu vakit vücudun her yerinden çıkıp kendini gösteren bir şey; “el öpmek bunun basit bir göstergesinden başka şey değil.”

Ahlakla ilgili söyleyecek hiçbir şeyi olmayan bu hükümet kısa zamanda inkıraz bulacak”

İkinci oturumun konuşmacısı ise Emin Işık hocaydı. Emin hoca “Allah gani gani rahmet etsin” diye başladı sözlerine, “üzerimizde çok hakkı var.” Bunu dedikten sonra Emin hoca uzun uzun meselelere kapı açacak cümlelere daldı; ama her birinin ucu Fethi Gemuhluoğlu’nun vasıfları ve yâd edilen hatıralarına çıkıyordu: “Memleketi mi inşa edeceğiz insanları mı? Bu Peygamber Efendimiz’den beri süregelen bir problem. Fakat dikkat edelim; Peygamber Efendimiz Medine’ye gelmeden önceki zamanlarında hep insanla uğraşmıştır. Çünkü önce insanla uğraşılmalıdır. Sokrat öyle yapmıştır, Çiçero gençlerle uğraşmıştır.”

Tevfik İleri’nin milli eğitim bakanı olduğu zamanlarda bir ahlak kongresi yapıldığından söz etti Emin Işık. Milli Eğitim Bakanlığı, diğer bakanlıklara da kongre çerçevesinde sunulacak bildiriler için mühlet vermiş. İşi organize eden de Nurettin Topçu. Emin hocanın hatırladığına göre İbrahim Kafesoğlu da var ekipte. “Bizzat Nurettin hocadan dinledim” dedi Işık, “benim bildirim ve Mümtaz Turhan’ın dışındaki bildirilerde” demiş Topçu, “bir kişi bile ahlakla ilgili tek kelime söylemedi.” Yirmiye yakın konuşmacı. Hatta eğitim bakanlığından gelen bildiride dahi köy okullarının ihtiyaçlarından söz edilmiş bol bol.

Nurettin Topçu, o kongrenin ardından bir yazı kaleme almış ve ahlakla ilgili söyleyecek hiçbir şeyi olmayan bu hükümetin kısa zamanda inkıraz bulacağını ifade etmiş. Emin hocaya da bunu anlatırken “insandan başlamayan ve onu eğitemeyen hiçbir şeyin kalıcı olmayacağını” söylemiş Topçu.

Türkiye’nin bir davası vardır, o da ahlak davasıdır” dedi Emin Işık ve devam etti: “Ve bu ahlak da maalesef kitaplardan öğrenilmiyor. Size kitaplar bilgi verir, hâl kazandırmaz. Bin cilt kitap okumaktansa ahlaklı bir insanla bir saat sohbet etmek evladır.” Bu sohbetin de insana meziyet kazandıran ahlak kitapları etrafında oluşması önemli tabii ki. Misalen Hacı Bayram Veli’yi söylüyor Emin hoca: “Yazıcızade’lerin mürşididir. Bu iki kardeş, Muhammediye ve Ahmediye kitaplarının yazarlarıdır. Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i, Ahmediye-Muhammediye, bir de Kadı Dırar’ın Siret-i Nebi’si; bu üç kitap bu milleti 600 sene İslam’a bağlı tutmaya yetmiştir.”

Nurettin bey hikâyeci değildir, felsefecidir. Keşke o hikâyeleri yazmasa.”

Buradan Gemuhluoğlu’na bağlanalım: Fethi Bey'in içinde olduğu-bulunduğu-yetiştiği ortamın da tam bu olduğunu söyledi Emin Işık. O zamanlar İstanbul’unun yazlık semti olan Göztepe’de toplandıkları bir çay ocağı varmış dostlarıyla. “Not aldım bunları” deyip birkaç isim saydı Işık: Âlim ve fazıl Abdullah Efendi, kahveci Tevfik Efendi, Mahir İz hocanın kayınpederi, Muhittin Raif Bey, şair Fahir Baba, Sabahattin Volkan, bestekâr Zeki Arif Ataergin gibi birçok vasıflı insan bu kahvenin müdavimleriymiş. Buradaki doyumsuz ve daldan dala atlayan dolu dolu sohbetlere gidip gelip ileride meyvesinden insanlara yedireceği karakter filizlerini oluşturan genç adam da Fethi Gemuhluoğlu’ymuş. Emin hoca, Gemuhluoğlu’ndaki tasavvuf bilgisi ve şiir zevkinin o meclislerden kaldığını söyledi.

Biz onu ağabey diye çağırırdık” diyor Emin hoca ama kendisi, herhangi bir çağırış ya da sesleniş kelimesini tayin etmiş değildi, diye de ekliyor. İlla bir şey diyecekse şu çok enteresan: “Ben Türkiye’nin muhtarıyım” dermiş Gemuhluoğlu. Ve Emin hoca, onun ilginç bir özelliğini söylüyor ki Fethi bey, Edirne’den Van’a kadar köy köy, kasaba kasaba, kimin nerde yaşadığını, nereli ve kimlerden olduğunu bilirmiş. Siz son cümleyi bir daha okuyadurun, ben devam edeyim:

O şehirlerde, kasabalarda işe yarar kaç kişi var, hepsini sülalesiyle birlikte tanırdı. Bu kadar müthiş bir hafızası vardı. Ve bunu kullanırdı hep. Biri gelir mesela, nerelisin sen; Adıyaman. Belki o gelenden daha iyi tanırdı onun yakınlarını. Onun kalitesini ölçmek için sorar, öğrenirdi. Eğer sorduğu kişilerle ilişkisi varsa iyi bir çocuk olduğunu anlardı. Gelenin çevreyle ilişkisi nedir yahut millî-dinî meselelerle ne kadardır…”

Gemuhluoğlu’nu tanıması ise yine böyle bir güz günüymüş Emin hocanın: “Zannediyorum Beyazıt Camii’ydi, Kadir Mısıroğlu’yla çıkmış yürüyorduk. (Mısıroğlu’yla tanışması da Celal hocanın İhyâ derslerinde olmuş. Emin Işık, sesinin güzelliği hasebiyle Celal hocanın derslerinde Kur’an okurmuş.)” Nuruosmaniye civarında bir kitapçıda işlerini gördükten sonra Mısıroğlu, “dur şuradaki İrfan abiye (matbaacı) uğrayayım” demiş. İçeri girmişler, birkaç kişi oturuyor. Fethi ağabey, Nurettin Topçu’nun hocaları eleştiren bir metnini tenkit etmekteymiş haziruna: “Nurettin bey hikâyeci değildir, felsefecidir. Keşke o hikâyeleri yazmasa.” İrfan abi de, “yahu Fethi ağabey, sana da bir şey beğendirilmiyor, adam ne güzel yazmış işte” demiş. “Ama İrfan” demiş Gemuhluoğlu, “hoca, din adamlarına fazla yüklenmiş. İnsafsızlık yapmış. Zaten ezilmiş bir sınıfın üzerine gidip bizim tarafımızdan da bir daha ezmek onları perişan etmektir. Bu günahtır. Biz onlardan başka hizmetler bekliyoruz.”

Emin hoca, zaten üzerine toz kondurmak istemediği Nurettin Topçu mevzu-ı bahis olunca konuya olduğu gibi bunları söyleyen kimseye de dikkat etmiş o gün. Bu olayın ardından da birkaç defa bilhassa Ayhan Songar’ın evindeki muhabbet meclislerinde karşılaşacağı ‘ağabey’le ilk kıvılcımı böyle parlamış Emin hocanın.

 

Sadullah Yıldız nakletti

Güncelleme Tarihi: 23 Kasım 2015, 11:14
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20