İnsan, Allah'ın sanatının seyircisi değildir

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen 'İslam, Sanat ve Estetik' konulu VI. Dinî Yayınlar Kongresi, üç gün boyunca Şişli’de, Grand Cevahir Otel’de tertip edildi. Kongrenin açılış ve 'İslam Sanatının Tarihsel Serüveni' oturumuna dair notları Sadullah Yıldız aktardı.

İnsan, Allah'ın sanatının seyircisi değildir

 

 

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen “İslam, Sanat ve Estetik” konulu VI. Dinî Yayınlar Kongresi, üç gün boyunca Şişli’de, Grand Cevahir Otel’de tertip edildi. Kongrenin Cuma gününü dair notlarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Üç tam gün süren bir kongre… Dile kolay, oturum başkanları dâhil, 100’den fazla konuşmacı. Konuşmacıların tamamı akademisyen ve uzman isimler. Sanatçılar ve araştırmacılar da var. Konuşma yapanların bir kısmı tebliğci, bir kısmı ise müzakereci. İlk bakışta çok zenginleşecekmişsiniz gibi bir sezgi oluşursa siz de benim gibi çok heyecanlanmamalısınız; çünkü üç güne sığdırılmak istenen bunca konuşmanın çaresi “paralel oturumlar” düzenlenmekte bulunmuş. Aynı saatte iki oturum, farklı salonlarda düzenleniyor ve size ikisinden birini seçmek kalıyor. İkisinde de dinlemeyi çok istediğiniz konuşmacı varsa, ikisinden biri için havanızı alıyorsunuz; tercih etmek zorundasınız. Bu durumun, orada severek bulunan ve bir salonda gözü, diğerinde aklı kalmış insanlar için konsantrasyona pek de katkı sağlamadığını ve keşke ya programın gün sayısını artırıp paralel oturum zorunluluğunun kaldırılması yahut konuşmacı sayısında bir kısıtlamaya gidilmesi tercih edilseydi diyorum ama işte “keşke”yle olmuyor elbette bu işler. Biz programa geçelim.

Bugün sanat alanındaki konumumuz sorgulanmaya muhtaç

Otel imkânlarının da verdiği rahatlıktan istifadeyle, gayet nezih ve hoş bir program tertip edilmiş, gayret edenlerden Allah razı olsun. Evvela İstiklal Marşı, sonra Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu Başkanı Osman Şahin Hoca’dan tilavet-i Kur’an. Diyanet’in Dinî Yayınlar Genel Müdürü Dr. Yüksel Salman’ın selamlama konuşmasını müteakiben de Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez’in açılış konferansını dinledik. Oldukça geniş bir perspektiften, felsefî bakış açısıyla İslam sanatının nazarî birtakım hususlarına ve Batı’daki güzellik algısına dair farklara temas etti Mehmet Görmez.

Bugün altıncısı tertip edilen dinî yayınlar kongrelerinin, her seferinde temel bir probleme odaklandığını vurguladı Mehmet Hoca ardından. Belli başlı sorunlar/kayıplar ve telafi imkânlarının araştırılacağı bu programın, yani “İslam, Sanat ve Estetik” başlığını, “İslam zemininde bir inkişaf konusu olarak değil de bir problematik eşliğinde ele alıyor oluşumuz” un hüzün verici olduğunu söyledi ve ekledi: “Çok derin duygusallıklara savrulmak veya nostaljik vurgu ve imalarla durumun vahametini örtbas etmek de doğru değil. Şu kadarı kesin ki, bugün İslam sanatları alanında, hatta genel olarak sanat alanındaki yerimiz, başlı başına sorgulanmaya, köklü bir şekilde açıklanmaya muhtaç durumdadır.” Estetiği kültürel temsillerinde en başa yerleştirmiş bir millet olmamız ve edebiyattan mimariye kadar sanatın her alanında zarif ve nitelikli eserler ortaya koymuş medeniyetin mensupları oluşumuzun, bugünkü hâsılamızla ciddi bir değerlendirmeyi mecbur kıldığını sözlerine ekledi.

Sanatkârın ortaya koyduğu ve ustalık-çıraklık ilişkisinde sabırla aşılmış sayısız engelin nihayetinde varılan noktayı, Mehmet Görmez, Necip Fazıl’ın bir ikiliğindeki amaçla ilintilendirdi: “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış/Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.” Bu ilahî boyuta sahip olmak da elbette, örneğin tabiata zahirî perspektifle bakmamayı yanında getiriyor: “Tabiatın künhüne vakıf olmayı gerekli kılıyor bu. Cenab-ı Hak, cemal ve bedi’ sıfatlarıyla bize varlığın en derin anlamlarını ifşa etmektedir.”

İslam sanatlarında bu güzellik duygusu somutlaşarak maddî sanatlara, derinleşerek de dil ve edebiyata evrilerek yansıyor. Görmez’in deyişine göre Müslüman dünya, kendi yerel dünyasını ihmal etmeden sanatsal yapılar öne çıkarmıştır ve bu yapılar, o toplulukların Allah ve medeniyet tasavvurları hakkında fikir veren argümanlar: “Gerçekten de bugün her biri tarihsel bir dekor olarak değerlendirilen büyük bir mirasın önünde, sanatsal ürünlerimizi masaya yatırdığımızda her birinde içkin olan aşkı, mevcut olanı aşma duygusunu ve ilahî varlığa yakınlaşma arzusunu görmemek mümkün değildir.” Peki, bu kadar büyük eserler verdik de, bugünkü hâl-i pürmelâlimiz ne demek oluyor? Mehmet Hoca’ya göre, el’an içinde olduğumuz, “kaotik durum, geliştirici olmaktan çok duraksatıcı ve içeriklendirici olmaktan çok teşhir edici bir dile teslim” olmuş durumda. Gönül gözüyle ortaya konup, ibret nazarıyla bakılan bir kataloga işaret eden Müslüman sanat, iyi-güzel-doğru çerçevesinde üretilmiş eylem ürünleriyle tebarüz etmiş/etmekte. Sözgelimi, Itrî’nin tekbirini veya Sinan’ın Selimiye’sini “Allah merkezli bir hassasiyetle” inşa edilmiş eserler olarak konumlandırıyor Mehmet Görmez.

Dünya geçici ama çok güzeldir

Mevcut algılar dünyamızdaki bu kendini bulamama sorununu o derece büyük görüyor ki, Görmez, artık sıradan bir müzakere ya da tartışmayı anında bir gerilim moduna taşıyıp incitmek, kalp kırmanın ötesine geçemeyen kötü bir atışma trafiğiyle karşı karşıya kalmayı çok olası buluyor. Yunus’un sözle savaş kesen dilinden çok uzaklarda, her konuşmayla yeni bir savaşın fitilinin ateşlendiğini belirtiyor Mehmet Hoca.

Görmez’in “konuk metaforu” bana kalırsa enteresan bir dikkati hâvi. İnsanın kendisini dünyada bir yolcu/misafir gibi görmesini salık veren hadis-i şerifin varlığını ve birçok ayette de dünya hayatının fani/geçici olduğunun zikredildiğini hatırlattı ve ekledi Hoca: “Bunlar, bizi bir ‘dünya ötesi’ne yönlendirirler. Dünyanın geçiciliğine ve dünyada ancak bir konuk olmamıza rağmen, dünya bize eşsiz bir güzellikte sunulmuştur. Çünkü bu dünyanın sahibi, sanii ve bedii, Allah u Teâlâ’dır ve biz onun konuklarıyız.” Burada, Şatıbî’nin tasnifine başvurarak, Allah’ın dünyayı bize hazırlarken sadece zâruriyâtı gözetmediğini, bizi yaşayacak kadar doyurmak ve ölmeyecek kadar ayakta tutmakla yetinmediğini söyledi Görmez. O’nun ayrıca hâciyâtımızı da karşıladığını, bize yaşamak için ihtiyaç duyduğumuzdan daha fazla alanlar ve imkânlar sunduğunu anlattı: “Bununla da yetinmedi ve Allah, sunduğu imkânları güzel kıldı. Cemal sıfatını bizden esirgemediği gibi onu en kâmil şekliyle tezahür ettirdi.”

Görmez, devamla, olup bitmiş bir yaratılış içinde değil, devam edip süre gelen bir yaratılışın içinde olduğumuzu ve bu değişim/hareketliliğin içinde varlığın en güzel hâlinde olmasının ne anlama geldiği üzerinde düşünmemiz gerektiğini söyledi: “Bu da bizi, kongremizin ana konusu olan estetiğe götürmektedir.”

“Hüsn” ve “estetik” esasen aynı anlam karşılığını mı paylaşıyorlar? Mehmet Hoca, bu iki kelimenin mana tedaileri arasında farklılık olduğunu söylüyor. “Güzel, doğru ve iyi” anlamına gelen hüsn ile “duyumsama/algılama” anlamındaki estetik, birbirlerinin karşılığı olabilecek bir tetabuk içinde değiller. Estetikte, insansız/algılamasız bir güzellik anlamsız ve ayrıca güzelliğin ortaya çıkışı tamamıyla onu gören bir insanın oluşuna bağlıyken; hüsn kavramında ise, güzel olan aynı zamanda daima iyi ve doğru. Bu ayrım, daha derinlerine indiğimizde ise, zihin yapılarını ele veren bir durumla karşılıyoruz: “Yahudi-Hıristiyan geleneğinin kutsal bilinen metinlerine müracaat ederek düşünelim. Bu algı, dünyayı altı günde yaratıp bir anlamda kenara çekilmiş bir sanatkâr algısıdır. Yani konuklar, yeryüzünün konukları, geldiğinde sanat eserini en mükemmel hâliyle tamamlanmış bulmaktadırlar. Ona eklenecek, ondan çıkarılacak hiçbir şey yoktur. O oradadır ve temaşa edilmelidir, duyumsanmalıdır. İnsana düşen sadece bir aistesis (estetik), bir duyumsamadır. Buna Yunan tanrı algısını eklediğimizde de iş fazla değişmiyor. Orada yaratma bağlamında dünya ile fazlaca ilgisi olmayan kendi âlemlerinde yaşayan tanrılar vardır.”

İnsan, Allah’ın sanatının seyircisi değildir

Mehmet Görmez, Batı’nın bu tanrı algısına karşılık İslam’ın Allah’ı düşünüşünün Kur’an’da “Külle yevmin hüve fî şe’n” (O her an bir iş üzeredir) şeklinde mezkûr olduğunu söyledi. Yani Allah, konuklarını ağırlamaya her an devam etmekte ve biz de burası için tamamlanmış bir güzellik üzerine konuşmamaktayız. Süre gelen ve hiç bitmeyecek olan bir eyleme/ağırlama mevzu-ı bahis. Devam eden bu yaratmada muhatap olduğumuz eylemin, bizim üzerimizde başka bir eylemi gerektirdiğini oysa sadece seyirlik üzerine kurulu temaşada zorunlu eylemin bir mecburiyet olmadığını söyledi, hoca.

“Allah’ın yaratması devam ettiği gibi sanatı da devam etmektedir ve insan, o sanatın seyircisi değildir.” Seyirci olmak gibi pasifize bir konumun insan için söz konusu olmayıp bizzat sanatın parçası olmalığımızı vurguladı Hoca. İslam sanatının, yaratanı taklitten çekinen bir mantalitesi var ve bunu yaparken yaratanla bir özdeşlik kaygısı da yok: “Çünkü İslamiyet’te yaratıcıyla özdeşlik ne tasavvurda, ne de imkânlar kümesinde olabilir.” Taklidin varlığı, özdeşlik olduğu veya çağrıştırdığı için değil, yaratılmışın dışına çıkmak anlamına geldiği için sakıncalı. Dolayısıyla, “sanat üreten insan, her zaman mahlûkat âleminde kalır.” Bunu yapmasının tek sebebi, insanın bu dünyada konuk ve kâinatın sahibine karşı edebini korumak zorunda oluşu.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez Hoca’nın konferansının ardından hoca efendi ve ileri gelen heyet, küratörlüğünü Ahmet Zeki Yavaş’ın üstlendiği Klasik Sanatlar Sergisi’ni açarak bir süre gezdi. Müteakiben de otelin muhtemelen o güne kadar gördüğü en kalabalık cuma cemaatiyle zemin katta namaz kılındı ve yemeğe geçildi. Bir arkadaşın vurguladığı üzere, “estetik konferansından çıkıp açık büfe yemeğe” maruz kalmamız da gayet manidar görülebilir, elbette. Diyorum ki, makul bir tabak standardı belirlenip konferans katılımcıları için otelden bu tabağın servisi istenseydi. Bir iki yıl evvel Mustafa Kutlu, açık büfeye dair bir yazısında, “Dünyaya doymayan nefsinize biraz söz geçirebilseniz, o zaman artık alelade hâle gelen ‘ölüm’ manasını kazanır ve siz, ‘açık büfeden bir dilim ekmek, biraz zeytin, biraz peynir alıp uzaklaşırsınız.” diye yazmıştı. O yazıyı bulup okumasını, okuyucu kardeşlerime tavsiye ederim. Bu kadar şatafata -hele Diyanet organizasyonunda- ne lüzum var.

Paralel oturumlardan birinde aklımı bırakıp diğerine girdim ve Prof. Abdüsselam Uluçam’ın riyasetinde, “İslam Sanatının Tarihsel Serüveni” ana başlığı altında Doç. Mustafa Yıldırım, Prof. Mehmet Özdemir, Prof. Haşim Karpuz, Prof. Ali Baş, Doç. Zeynep Gemuhluoğlu ve Prof. Ahmet Atan’ın yerine onun tebliğini sunan asistanı Bahadır Uçan’ı dinledik. Genel olarak teknik bilgilerle bezeli bir oturumdu bu. İlk tebliği, “İlk Dönem İslam Sanatlarının Oluşumu” başlığıyla Doç. Mustafa Yıldırım’dan dinledik.

İslam sanatının oluşumundaki zihinsel altyapının anlaşılmasını, Mekke dönemindeki şirk ve putperestlikle olan mücadelenin dikkate alınmasına bağladı Yıldırım. O çağda putperestler, kendilerini Allah’a yaklaştırdığına inandıkları putlara tapıyorlar ve bu insanlara tevhit akidesini anlatan yeni bir dinin gelmesi, beraberinde sanatsal faaliyetlere de yeni bir şekil ve düzen getirilmesini sürüklemiş. Heykel ve resim yapmanın yasak olduğu Mekke döneminden sonra, devletleşme ve müesseseleşme döneminin algıları değiştirdiği Medine dönemine gelince bazı açılımların gerçekleşebildiğini söyledi Mustafa Hoca ve ekledi: “İslam âlimleri de salt ihtiyacı karşılamak maksadıyla yapılmış resme yasak getirmiyorlar.”

Peygamberimiz estetik kaygılar gütmüştür

İslam’ın kesretten vahdete, maddeden manaya ve fizikten metafiziğe gidişi esnasında mutlak güzeli merkeze koyduğunu ifade etti Mustafa Yıldırım. Mutlak güzel: Bir başkası tarafından güzelliği bahşedilmemiş ve her daim güzel olan Cenab-ı Hak’tır. Mutlak güzelin yeryüzündeki temsilcilerinin söylem, davranış ve gayretlerinde, ortaya konulan eserlerde bu güzellikten izler olmalıdır ve vardır da: “İnsan aynı zamanda yeryüzünü imar etmekle görevlidir çünkü akıllı olan tek varlıktır.” Kur’an-ı Kerim’de, insan için verilmiş “akıl ve türevleri”ne dair bir terminolojinin olduğunu belirtti Hoca ve devam etti: “Bunlardan birincisi ‘nazar’, ön anlamı itibariyle ‘bakmak’ anlamında fakat ‘düşünmek’ manasında kullanılır. ‘Teemmül’ ise ‘yoğunlaşmak’ demek; fakat o da düşünmenin bir diğer veçhesi olarak kullanılıyor. Yoğunlaştıktan sonra ‘tedebbür’ kelimesiyle karşılaşıyoruz. ‘Tedbirli olmak’tan gelir ama yine ‘düşünce’ anlamındadır. ‘Tezekkür’ün anlamı ‘geçmişi yâd etmek’ demek. ‘Teakkul’ ile aklımızı kullanmamız ve ‘tefekkür’le de düşüncenin üst boyutunda fikirlerle buluşmamız söyleniyor.” İslam sanatının eserlerinin ortaya çıkışında bu skala söz konusu.

İlk dönemde Peygamber Efendimiz’in uygulamalarıyla zaman içinde, şartların olgunlaşmasıyla ortaya çıkan estetik kaygının -başlangıçta tabiî olarak mükemmel olmadan- bir örneğini verdi, Mustafa Hoca. Efendimiz’in, kazılmış bir mezar için düzeltme yaptırdığı vakiymiş. Kültürel ve folklorik faaliyetlere de katılırmış Peygamberimiz. İslam’ın sadece emir ve yasaklardan ibaret olmayışının da meseleyle ilintilendirilebileceğini söyledi Hoca. Bir yere götürüleceği zaman İslam’ın oraya girişinin, emirleri ve yasaklarıyla değil, estetik ve sanatsal değerleriyle çok daha kolay olacağının da altını çizdi.

Prof. Mehmet Özdemir’den, “İslam ve Mağrip İslam Sanatı” başlıklı, tamamen projeksiyon üzerinden yürüyen bir tebliğ dinledik. Standart vaktinin üzerinde dinleyebilme imkânımız olsaydı, keyfi katlanarak devam eden bir tebliğ olacağı kesindi. Endülüs ya da Müslüman İspanya denildiği vakit, Avrupa ve Afrika arasında, Batı’yla cephe teşkil eden bir ‘cephe ülkesi’nden bahsettiğini hatırlattı Mehmet Özdemir Hoca. Çünkü meselelerin anlaşılması için coğrafî olarak zarurî bir bilgi bu. 273 yıllık bir hâkimiyet devresi yaşayan Endülüs Emevî Devleti, çok mühim sanat eserlerinin zuhuruna yataklık etmiş. Bu dönemde, kültürel tarih açısından bir şahlanışın mevzu-ı bahis olduğunun altını kalın harflerle çizdi Hoca.

Endülüslü Müslümanlar, mimarinin değişik türlerinde birçok eser ortaya koymuşlar fakat bugüne ulaşanları çok mahdut seviyede kalabilmiş. Kurtuba Camii, Toledo’daki Babü’l-Merdum Camii, Sevila’da İşbiliye Ulu Camii, Caferiye Sarayı’nın içindeki mescit ve Elhamra Sarayı. Günümüze gelebilen örnekler oldukça az ama bu örnekler üzerinden, Endülüslü Müslümanlar’ın nasıl bir mimarî anlayışla hareket ettiklerini anlamanın ve mimarilerinin ana hatlarını tayin etmenin mümkün olduğunu ifade etti Hocamız. Kurtuba Ulu Camii üzerinden teferruatlı bir sunum dinledik.

Dört futbol sahası genişliğinde büyük bir eser bu. Dört farklı dönemde, ihtiyaca binaen eklemeler yapılarak bugünkü büyüklüğüne ulaşmış. Caminin ortasında ise aykırı olduğu her hâlinden belli, büyük bir yapı var. Bu kocaman şey, bir katedral. Şaka gibi: 1523 yılında, caminin tam kalbine katedral inşa edilmesi kararlaştırılmış. Kurtuba’daki başpiskopos, bu kararını halkla paylaşmış ancak halktan ilgi ve müsaade görmemiş. İspanya Kralı ise, görmeden bu katedralin inşasına izin vermiş. Sonraları kralın Kurtuba’yı ziyaretinde katedrali gördüğü ve başpiskoposa, inşaatın başka herhangi bir yere yapılmasının da mümkün olabileceğini, mevcut hâliyle dünyada eşi benzeri görülmeyecek güzellikte bir eserin mahvedildiğini söylediği rivayetini zikretti Mehmet Özdemir. İslam tarihinde ilk kez çift katlı kemer sistemi de bu Ulu Cami’de kullanılmış.

 

 

Sadullah Yıldız, haber verdi.

Güncelleme Tarihi: 06 Ocak 2014, 11:53
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13