İman insanda nasıl bir psikoloji oluşturur?

İman, söz ve davranıştır aynı zamanda. Müminun suresinde cennete girecekler sayılırken ‘ …onlar sözlerinde dururlar ve emanete ihanet etmezler.’ der Allah. İşte bu, tam olarak ‘söz ve davranış’tır.

İman insanda nasıl bir psikoloji oluşturur?

 

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İbrahim Gürses,  Birlik Vakfı Bursa Şubesi’nin “Cuma Meclisi”ne konuk oldu. Uzmanı olduğu alanda, vakıftaki dinleyicileri hem ayrıntılı biçimde bilgilendirdi hem de sorulara cevap verdi.  İlginç ve farklı perspektifler sundu. Anlattıklarının bazısı sezilen ama adlandırılamayan şeylerdi. Onu dinlerken, “Hah, tamam, bu işte!” dedik bazen, bazen de sergilediğimiz bir davranışın arkasında nasıl bir itici güç varmış, onu anladık.İbrahim Gürses

Gece boyunca hem kavramlar dünyasında hem de insanın zihninde, zihninden de öte, Mevla’nın “Yere göğe sığmam da, bir mümin kulumun kalbine sığarım.” dediği o kalpte gezindik. Bazen gücümüzü gördük, bazen de zaaflarımızı. Sözü uzatmadan ehline bırakalım…

Önce kavramlar: iman ve inanç

İman, inanma, tasdik etme, itaat etme anlamlarına gelen bir kelime. Terminolojide ise, bizi aşan, bizden üstün olan bir varlığa inanmak anlamına gelir. İnanç, imandan daha farklı, kapsamı daha geniş bir kavram. İnsan bir ideolojiye, bir siyasi görüşe, bir düşünceye, bir felsefeye de inanabilir. İşte bu inanma, inançtır. Bu yönüyle iman ve inanç farklı şeylerdir.

İman kanıtlanabilir mi? Kanıtlamak denen şey, deney ve gözleme dayandığından, imanın kanıtlanması beklenemez.

Biz aslında iki dünyada yaşıyoruz: Bunlardan birincisi, fizikî varlığımızın yer aldığı, gördüğümüz, beş duyumuzla algıladığımız bir dünya… Biz bu dünyayı ve bu dünyada olanları görüyor, gözlemliyoruz. Bu dünya, çeşitli uyaranları aracılığıyla varlığını bize sürekli olarak hissettiren bir dünya: Nesneler dünyası

Mümin, gayba inanan kişidir

Bir de iç dünyamız var: Bu dünya, nesneler dünyasından çok farklı. Bu dünya, beş duyunun uzanamadığı bir dünya. Bu dünyada olan bitenler gözlemlenemez, denenemez. Bu dünyada duygular, düşünceler, anılar, inançlar, sevgiler, nefretler var. Bu dünya, bizim iç dünyamız.

Bizler iman etmekle nesneler dünyasının ötesinde bir dünyanın varlığını kabul etmiş oluyoruz. İşte bu dünya gaybdır. Bilindiği üzere mümin, gayba inanan kişidir. Gayb, varlığı bilinen ama duyu organlarıyla varlığı algılanamayan bir dünyadır. Gayba iman etmekle müminler, diğer insanların farkında olmadıkları olağanüstü bir dünyaya adım atarlar ve bu dünyayı tanıyıp bilmek de mümini diğer tüm insanlara karşı üstün kılar.

Mutluluk mu, huzur mu?

Gayba inanmakla mümin huzurlu olur. Mümin, mutluluk peşinde olan değildir. Mutluluk, nesneler dünyasına ait bir kavramdır. Nesneler dünyasında mutluluk arayışı hiç bitmez çünkü sahip olunacak şeyler hiç bitmez. Bir şeyi elde ettiğinde, bu kez de başka bir şeyi elde etmek ister insan. Bu hal de insanı tatminsizliğe iter. Oysa mümin huzur peşindedir. Mümin, Rabbin huzuruna çıkar ve huzurlu olur.

Aslında insanoğlu sürekli bir çatışma halindedir. Hem dış dünyanın baskı ve isteklerinden hem de iç dünyanın farklı isteklerinden kaynaklanan bir çatışmadır bu. Bu çatışma da insanı çalkantılı kılar, huzursuz kılar. İşte bu, ancak gayba imanın verdiği huzurla aşılır ve bu da insanı hem sekinete hem de itminana erdirir. Bu yüzden mümin sakindir, bu yüzden mümin huzurludur.

İnsana bakıldığında, onda üç boyut olduğu görülür: İrade boyutu, duygu boyutu ve zihin boyutu. İmana bakıldığında, imanın da üç boyutu olduğu görülür. İşte bu yönüyle iman, insanın ihtiyaç duyabileceği her şeyi tam olarak karşılamaktadır. İmanın bu üç boyutundan birinde eksilme olsa, o insanda sorunlar var demektir. Bu insan, huzursuz olur, tatmine eremez.

İman bir iç tecrübedir

İç dünyamızda biz, Allah ile karşılaşır, onu buluruz. Onun sıfatlarının bizde tecelli ettiğini görürüz. Bu karşılaşma ve bu tecelli, bizleri ürpertir, titretir. Aciz kılar. İşte bu ürperiş ve titreyiş, Kur’an’da ifadesini bulan “Onlar Allah’ı andıklarında kalpleri titrer.” diye ifade edilen titreyiştir. İşte buna dinî tecrübe adı verilmektedir.

Bu tecrübe öyle bir tecrübedir ve insanı o kadar sarsar ki, Allah’a imanın kesinliği, dış dünyanın kesinliğinden daha fazla olur. Yine bu tecrübe o kadar etkileyicidir ki bu tecrübe sonucu ortaya çıkan kesin iman, insana rahatlıkla ölümü göze aldırtır.

İman “söz” ve “davranış”tır aynı zamanda

Önce söz vardı. Kelam vardı. Allah, Kelâm’dır aynı zamanda. İnancın bir de tezahürü vardır, dış dünyaya taşınması vardır. Bu dış dünyaya taşınma iki şekilde kendini gösterir: Söz ve davranış. Dolayısıyla iman, söz ve davranıştır aynı zamanda. Müminun suresinde cennete girecekler sayılırken “ …onlar sözlerinde dururlar ve emanete ihanet etmezler.” der Allah. İşte bu, tam olarak ‘söz ve davranış’tır.

Tersinden bakıldığında, münafığın alametinin de üç şey olduğu görülür. Bu üç şeyden ikisi sözle, diğeri de davranışla ilgilidir: Yalan söylemek, sözünde durmamak ve emanete ihanet etmek. İmanımız bizi sürekli olarak doğru konuşup doğru davranmaya yönlendirir. Mümin, doğru olandır.

Söz, söyleyeni söylenene taşır

Söylenen söz, söyleyeni söylenene taşır. Birisine “Seni seviyorum” demek, kendini muhatabına taşımaktır. Yani, kendini değil, onu yeğlemektir.

“La ilahe illallah” diyen bir kişi de, kendini Allah’a taşımış demektir. “La ilahe illallah” demek, irade sergilemektir. Bu irade, Allah’ı tasdik etme iradesidir. Bu irade aynı zamanda kendi varlığını da onaylamak, anlamlandırmaktır. Böyle yaparak biz, yeryüzündeki varlığımızı onaylamış, anlamlı kılmış, meşrulaştırmış oluruz.

Teslimiyet ve razı olmak

İman ve tasdikin bir ileri boyutu daha vardır: Teslimiyet. Teslimiyet, kişinin kendi iradesiyle iradesini terk edip başkasına tâbi olmasıdır. Mümin iç dünyasında Allah’ın büyüklüğünü görür ve bu görüş de onu alçakgönüllü kılıp teslimiyete iter. Bu yüzden mümin alçakgönüllüdür, tevazu sahibidir.

Allah’ın kuldan razı olması, kulun Allah’tan razı olmasına bağlıdır. Kulun Allah’tan razı olması, ona itaat edip teslim olması, emir ve yasaklarına rıza göstermesi demektir. Bu rızayı gösteren müminden, Allah da razı olur. İman, Allah’ın kudretini görüp ona itaat etmek demektir.

Çatışmalar ve huzursuz olmalar

İnsan yine de dünya üzerinde yaşayan ve fizik âlemin kendisini çeldirebilecek bir sürü uyarısına her zaman maruz kalan bir varlıktır. Zaten insanı üstün kılan da, bu çeldiricilere rağmen ‘istikamet’ üzere olmasıdır. Unutulmamalı ki istikamet üzere olmak önemli ve belirleyicidir. İstikametimizi kaybetmediğimiz, istikametimizi bozmadığımız sürece, bazen yalpalamalar, öfkeler, zayıflıklar yaşayabiliriz. Bunlar, insan olmanın gerekleridir. Aslolan, istikamet üzere olmaktır. Bu da Kur’an’da “İhdinas sırâtel mustakîm” ayetiyle ifadesini bulmaktadır.

Mümin, sadece inanarak, çok bilgi sahibi olarak değil, iyi şeyler yaparak, salih ameller işleyerek ve ‘istikamet’ üzere kalarak cenneti hak eder.

 

Ahmet Serin aktardı

Güncelleme Tarihi: 07 Nisan 2012, 14:38
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13