banner17

İlmi Kelamda İçtihad ve Tecdid

Talha Hakan Alp, geçtiğimiz günlerde Şehir Üniversitesi'nde ''İlmi Kelamda İçtihad ve Tecdid'' başlıklı bir konferans verdi. Deniz Baran bu etkinlikten notlarını aktarıyor.

İlmi Kelamda İçtihad ve Tecdid

İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nden neşet eden İslami İlimler Kulübü (İSİF), daha 2 hafta öncesine kadar varlığından haberdar olduğum bir oluşum değildi. Şehir Üniversitesi’nin bir mensubu olmasam da yıllardır buraya sıkça uğrayan biri olarak İSİF’i hiç duymamış olmam açıkçası beni şaşırtacak bir durumdu. Nihayet, 2 hafta önce sosyal medyada gördüğüm bir afiş ise İSİF’ten haberdar olmamı sağladı: “İlmi Kelamda İçtihad ve Tecdid

Benim gibi “arayışta” olanlar şu iki kelimenin yarattığı heyecanı bilirler: İçtihad ve tecdid.

Anlama kapasitemiz yetsin yetmesin, bir kitabın adında bu kelimeler varsa o kitap alınır; bir etkinlik bu kelimeler çevresinde oluşturulmuşsa o etkinliğe gidilir; velhasıl, gökten üç elma düşse bizim payımıza düşen “tecdid” olsun istenir. Pek tabii, bunun arkasında yatan hikâye, modern hayatın getirdiği ikilemlerde boğulmama çabasıdır. Ancak konuyu daha da dağıtmayalım. Asıl mevzu, gördüğüm afişin benim ilgimi cezbetmesiydi.

Öte yandan, etkinliğin başlığı, beni heyecanlandıran ve etkinliği ajandama not almamı sağlayan tek etken değildi. En az başlık kadar ilgi çekici olan unsur, konuşmacının ta kendisiydi: Talha Hakan Alp Hoca. Son dönemlerde katlanarak büyüyen bir ilgiyle takip ettiğim –ve kesinlikle bu hususta yalnız olmadığım- bir isim, en ilgi çekici ve aynı zamanda en hassas konulardan biri hakkında, o cesur üslubuyla konuşacaksa orada olmam gerekiyordu. Nitekim oldum da.

Tecdid nedir?

Bu yazının etkinliğin “şunu konuştu, bunu dedi” kısmını sırayla aktaran türden bir etkinlik yazısı olmasını istemiyorum. Zaten girizgâhı da fazlasıyla öznel bir anlatımla yaptım bu sebeple. Benim bu yazının amacı olsun istediğim şey, buz gibi 13 Aralık akşamında Şehir Üniversitesi Güney Kampüsü’nün bodrum katındaki bir oditoryumda toplanan gençlerin kulak kesildiği “dert yanışı” kısa ve öz şekilde aktarmak.

Peki, nedir bu “dert yanış”, nedir bu “dert”?

Hamasi laflar edecek yaşa da birikime de sahip değilim ama günümüzün getirdikleri ile inancımızın getirdiklerinin yolları nerede kesişiyor da nerede ayrılıyor meselesi bizim neslin en büyük problemi, en büyük sorgusu desem abartmış olmam diye düşünüyorum. Arada düşünüyorum, İslam tarihinde bunca iç ayrışma, bunca “itikadi” düzlemli çatışma var; acaba çok mu büyütüyorum içine düştüğümüz müphemlik sarmalını diye. Ancak farklı okumalar yaptıkça Sanayi Devrimi sonrası dünyanın, akabinde de postmodern dünyanın nesillerinin –yani bizlerin- farklı bir kırılma noktasında olduğuna ikna olur gibi oluyorum. İşte bu noktada “tecdid” kavramı, keşfe çıkılacak ve cevaplar bulunacak bir ufuk olarak önümüzde beliriyor. Ancak o ufku seçebilmek için de o ufka erişmek için de atlatılması gereken nice zorluk mevcut. Talha Hakan Alp Hoca’nın tüm konuşmasının özeti de bu zorluklardı esasında.

Her şeyden önce “tecdid” nedir? Türkçeleştirirken yenileme diyoruz fakat neyi yenileme?

Gördüğümüz kadarıyla, yenileme kelimesi elde taşınan bir bomba gibi, tutanın elinde patlıyor. Talha Hoca da bahse buradan girdi. Tecdidin eskiyi yeniden tahkim etme, ona taze kan verme anlamında bir yenilemeyi mi yoksa toptan bir yenilik getirme anlamında bir yenilemeyi mi ifade ettiği sorusunu ele aldı. Kelimenin kökeninden yola çıkarak ikincisinin anlaşılması gerektiğini belirtti. Burada kelimenin kökeninden yola çıkıp sunduğu budama misali önemliydi. Ağacın vaktiyle meyve vermiş ve fakat daha fazla büyümesi için budanması gereken dallarına işaret ediyordu o misal. Bu misalin ötesinde lafa da gerek yoktu zaten hocanın neyi kastettiğini anlamak için. Kevseri gibi âlimlerin yaptığı tecdid tanımının, yani iki tanımın ilkinin bir kenarda bırakılması gerektiğiydi ana fikir. Ben böyle anladım.

Kadim “tecdid kavgası”

Hani demiştim tecdid, yani yenileme kavramı elde tutulan bir bomba gibi, tutanın elinde patlıyor. Talha Hakan Hoca hem bu duruma itirazını cesur cümlelerle dile getirdi hem de bu hassas durumun tarihini güzel örneklerle anlattı. Zaten benim gibiler nezdinde Talha Hoca’nın zatını ilgi çekici kılan iki şeyin samimi arayışı ve cesur sorgulayışı (tabi ki üçüncü olarak da tüm bunları derin ilmi birikiminin süzgecinden geçirerek yapması) olduğu göz önünde tutulursa, biz dinleyicilerin beklediği şeyler de bu örneklerdi.

Tecdid meselesine karşı yaklaşımların tarihte de ne tip “sıkışmalara”, ne tip ikilemlere yol açtığını görmek düşündürücüydü. Konuşmanın kelam ilmi ile yolunun kesişmesi de bu örnekleri sıralarken oldu zaten. Kelam ilmini doğuran arka plan doğrudan o “sıkışmalardan” doğmuştu. Tecdide karşı duralım diyenler dahi çelişkili denklemler kurmuştu. Sünnet denen birçok şeye karşı katı bir tavırla “bid’at” diyen sufi akımlar ve Allah’ın arşa istiva ettiğini bildiren ayetlere yönelik yorumlar ve irade kavramının yarattığı paradigma kırılmaları… Tevile karşı tavır alanların yaptığı teviller gerçeği… Her bir örnek, bu denklemin farklı bir yerini teşkil ediyordu. Bir yandan da tecdid ihtiyacının yahut en azından tartışmasının kadim bir mesele olduğunu anımsatırcasına, ilk dönem kelamcıların akıl-vahiy dengesini kurma konusunda ortaya koyduğu zihinsel faaliyetin seviyesinin ne kadar yüksek olduğuna işaret ediyordu.

Fakat Talha Hoca’nın da dediği gibi, bugün dahi o zamanki seviye yakalanamıyor. Bunu da –yine oldukça- cesur bir-iki cümleyle gerekçelendiriyor kendisi: “Samimi çaba gösteren insanları nas diye pataklıyoruz. Âlimler geçmişte de neler çekti bu mesele yüzünden, bid’atçı yaftası yapıştırmaya hazır güruhlar yüzünden… Selefiler gelenekçi denenleri, gelenekçiler modernist denenleri hep aynı sopayla pataklıyor. Biz problemlerimizle birbirimizle kavga etmeden yüzleşsek bu sorunların üstesinden geliriz, inanıyorum ki belli esneklikler kazanıp birbirimizi yemeyiz…”

Ekliyor: “Nas denen meseleyi de konuşmamız lazım.”

Ve yine ekliyor: “Tüm sorunlar salt Kur’an, Sünnet lafızları bağlamında düşünülüyor. Sorunlar buraya havale ediliyor.”

Talha Hoca, o elde patlayan bombaya elini uzatırcasına bu cümleleri sarf ederken kendime şunu soruyorum ben de: İleride bir gün hangi noktada olacağımı kestirmek güç –Allah doğrusuna iletsin- ancak bu cümleler tam da başta beni bu etkinliğe iten “dertleri” sıkıca kavramıyor mu? Aradığım bir ilhamı yüreğime/aklıma sezdirmiyor veya müphemliğin bulanık sularına bir ışık huzmesi gibi sızmıyor mu? Sanıyorum bunların cevabı “evet”. Evet; kavrıyor, sezdiriyor ve sızıyor. Bu cevabın yanında konuşmadan kalan şu söz de zihnimde dolanıyor: “Din, sergilenen, statik bir şey değil; yaşanan, dinamik, içselleştirilmesi gereken bir şey.

Peki nasıl?

 

Deniz Baran

Güncelleme Tarihi: 17 Aralık 2016, 09:49
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20