banner17

İlahiyatta nazari ilim yok!

Dücane Cündioğlu'nun TYB Bursa Şubesinin konuğu olarak 'Teolojinin Yurdunda Felsefe' konulu bir konferans verdi..

İlahiyatta nazari ilim yok!
Teolojinin Yurdunda Felsefe, Dücane Cündioğlu
(+)

18 Aralık 2010, TYB Bursa Şubesinin kayıtlarına, Dücane Cündioğlu’nun ‘Teolojinin Yurdunda Felsefe’ konulu konferansını verdiği tarih olarak geçti. Cündioğlu, TYB Bursa Şubesinin konuğu olarak Seyyid Usul Kültür Merkezindeydi.

Konferans merkezi olarak kullanılan salonda, çoğu tesettürlü bayanlar olmak üzere yaklaşık 180 kişi vardı, buna hoparlörlerle ulaşılan dinleyiciler de eklendiğinde, bu sayı 250 kişiye yaklaşıyordu. Dikkat çekici olan diğer bir şey de konferansın başlamasından 45 dakika önce salonun dolmasıydı. Saat 19.30’da başlayan konferans, belki de ilk defa zamanında bitirilmedi, saat 21.30’a kadar sürdü.

Konferans, genellikle terim ve kavramların ne anlama geldiklerinin açıklanması, bu kavramların tarihi seyri ve bunlara yüklenen anlam ile yüklenmesi gereken anlamların neler olduğunun izahı biçiminde olduğu için, dinleyiciler açısından ‘zor’du. Dücane Cündioğlu da bu ‘zor’luğun farkına vardıkça espri yapıp dikkatleri diriltmekten geri durmadı.

Teolojinin Yurdunda Felsefe, Dücane Cündioğlu

Kendi dilimizde düşünmek…

Konuşmacı, konuşma konusuna dikkat çekerek şu açıklamayı yaptı ilk olarak:

“Teolojinin Yurdunda Felsefe” sözcüklerinden ikisi, dilimize Batı dillerinden geçmedir. Bunun yerine ben size “İlm-i Kelamın Yurdunda Hikmet” deseydim siz bunu anlamayacaktınız.  Artık Türkiye’de düşünmek, Batı dillerini dikkate almadan gerçekleşemez. Kendi dilimizde düşünmek bize yasaklanmıştır.”

Kendisiyle yüzleşmeyenler düşünemez!

Dücane Cündioğlu, düşünmenin durup dururken gerçekleşen bir şey olmadığını, düşünmenin de belli koşullara bağlı olduğunu şu cümlelerle açıkladı:

“İnsanın düşünce üretmesi için kendisiyle yüzleşmesi gerekir. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi için de şu iki halden birinde olması gerekir:

1. Ya tatmin olacak,

2. Ya da çok değer verdiği bir şeyi (çocuğunu, tüm malvarlığını vb.) kaybedecek.

Teolojinin Yurdunda Felsefe, Dücane CündioğluBir şey kaybetmeyen insan kibirlidir ve kendisiyle yüzleşmeye gerek duymaz. Karun, bir şey kaybetmediği zaman hep ‘ben’ dedi, ne zaman ki kaybetti, o zaman kendisiyle yüzleşmeye başladı.”

“Düşünmek için ayakların yere basması gerekir. Ayakların yere basması ise, geçmişi bilmek demektir.”

“Bugünü anlamak için geçmişi bilmenin şart olduğu düşünülürdü, ben de böyle düşünürdüm ama Adorno’nun ‘Yaşadığı çağın sanatını anlamayan, klasik çağı da anlayamaz.’ cümlesi beni farklı düşünmeye itti. Şimdi diyorum ki ‘Çağını hakkıyla anlayamayan, geçmişi de anlayamaz.’”

Kendimizle yüzleşemedik, düşünce üretemiyoruz

“Türk milleti olarak şu an için yüzleşmeye hakkımız var mı derseniz, yok derim. Çünkü henüz yeni yeni şımarmaya başladık. Tatmin şuan bize uzak…”

“İnsan güçsüzken kendi kendini eleştiremez, kendisiyle yüzleşemez. Birkaç asırdır işlerimiz yolunda gitmediğinden, güçsüz kılındığımızdan, kendimizle yüzleşemedik.”

“Yine zayıf olduğumuz için tarihi çarpıtıyoruz. Geçmiş sanatımızı, mimarimizi, edebiyatımızı abartıyoruz. Bunun diğer bir sebebi de kardeş katli, cariyelik kurumu gibi şeyler yüzünden eleştirilmemizdir.”

İnsan tasavvuru

“İnsan, bilen ve eyleyen bir varlıktır. Bu yönüyle de insana dair şu üç gereklilik ortaya çıkmıştır: Birincisi, bireyin idaresi ( Ahlak ve eğitim). İkincisi, evin idaresi (Ekonomi, iktisat bilimi…). Üçüncüsü, toplumun idaresi (Siyaset)”

“Eskiden insan ‘organizma olarak tasavvur edildiği için ‘hasta olunuyordu’. Bugün ise insanın bozulduğu söyleniyor (Davranış bozukluğu, sindirim sistemi bozukluğu vb.) Çünkü artık insan organizma olarak değil, mekanizma olarak tasavvur ediliyor.”

Teolojinin Yurdunda Felsefe, Dücane CündioğluTeori, ideolojiye nasıl dönüştü?

“Teori, nazariyattır, yani nazar etmedir (görmedir). Tribünde oturup sahada olanları seyrederek onlar hakkında konuşmaktır. Teori uzun zaman hep böyle bilindi. Marks’tan sonra ise tribünde oturmak bitti, tribünde oturanlar sokaklara indi. Dolayısıyla felsefe bitti, ideoloji başladı.”

“Kadim bilginlerimiz düşünceyi, bilinen ile bilinmeyen arasındaki hareket olarak tanımlamışlardır.”

Bilime dair

“Eskiden beri bilimler ‘fizik, matematik ve metafizik” olarak üçe ayrılır. Bu üç bilimi öğrenmek için de eğitim gerekir. Eğitim, düşüncesiz olamaz. Düşünce de mantık bilimi olmadan olmaz. Günümüzde mantık eğitimi olmadığı için düşünce de yoktur.”

“Duyularla elde edilen bilgiye bilim denemez. Bilim, bütünü kavramaktır.”

“Günümüz bilim adamları fizik bilmeden metafiziği açıklamaya çalışıyor. Fizik bilinmeden metafizik bilinemez. İnsan nasıl görür, sorusuna cevap veremeyen/aramayan bir zekâ, Tanrı’nın nasıl gördüğü sorusunu nasıl açıklayabilir!”

Teoloji ve ilahiyat fakültelerine dair

İlahiyat Fakültelerinin düşünce üretmeyen kurumlar olduğunu, felsefe veya kelam adı altında felsefeden başka her şeyin yapıldığının altını ısrarla çizen Cündioğlu, “Teoloji, ilahiyat kelimesiyle karşılanıyor. Bu, yanlıştır. Teoloji, ilm-i kelamdır. Bugünkü karşılığı da ilahiyat değil, Tanrıbilim’dir.” diyerek başladığı sözlerini, isim vererek sürdürdü:

“İlahiyat fakültelerinde nazari bilimler okutulmamaktadır. Buna kanıt, Bekir Topaloğlu’nun İlm-i Kelam kitabıdır. Tüm Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinde kelamla ilgili ne varsa bu kitaptan etkilenmiş, sonra yetişen hocalar da onu izlemiştir. Bu kitabın önsözünü okuduğunuz zaman, “Gazali sonrası İlm-i Kelam’a %64 oranında felsefe bulaşmıştır. Biz, felsefe bulaşan kısmı atalım, geriye kalanla uğraşalım.” demektedir. %64 atıldıktan sonra geriye kalan kısım ise mezhepler tarihinden ibarettir ve bunda nazariyat yoktur.”

“İlahiyat Fakültelerinde felsefi düşünce olmadığına diğer bir kanıt da, bu konudaki referans kişilerin ve bunların referans kitaplarının felsefeyi reddeden kişiler olmasıdır.”

Bilim, hikmet, tasavvur ve zihne dair

Dinleyicilerle interaktif bir ilişki kuran Cündioğlu, bazı kavramların anlamlarını dinleyicilere sorarak dinleyicileri de düşünme sürecine dâhil etti. Bu sorulardan bir tanesi de, “Zihin nedir?” sorusuydu. Günümüz bilim adamlarının zihin konusuna yeterince kafa yormadıklarına dikkat çektikten sonra konuşmasını, yaptığı tanımların çağrışımlarına kendini bırakarak şöyle sürdürdü:

“Medreselerde, aynı zamanda bilimin de tarifi olan hikmetin tanımı şudur: Var olanların hallerini, gerçekte nasıllarsa aynen o şekilde (tasavvur ettiğimiz gibi değil, onlar nasılsa öyle), gücü yettiğince bilmektir.”

“Bir şeyin zihindeki tasavvurunun o şeyin gerçeğiyle mutabakat halinde olmasına hakikat yani bilim denir.”

“İlim öğrenmek, Tanrı’yla konuşmak için dil öğrenmekten ibarettir.”

“Kur’an’ı bilmek, onun lafzını bilmek, ezberlemek değil, Kur’an’ın hakikatini bilmektir.”

Konuşan ve görenlerin kıyasına dair

“Geçmişte Müslümanlar helali uygular, haramdan kaçınırlardı; bu, takvaydı. Sonra uygulamak yetmedi, bilmek de istediler; bu, veraydı. Sonra bu da yetmedi, inandıklarını görmek de istediler; (Eşhedu, şahitlik ederim demektir. Şahit ise, gören demektir.)  bu da müşahededir. Takva ve vera için usta gerekmez ama müşahede için mutlaka ustanın rehberliğine ihtiyaç vardır.”

“Hz. Musa’nın şeriatı kurallar ve yasalardan ibarettir. Kurallar ve yasalara uyanlar Tanrı’yla sadece konuşabilir ama onu göremezler. Oysa Peygamberimiz Miraç’ta Allah’ı görmüştür. Dolayısıyla Hz. Musa’nın şeriatında takılıp kalmayalım, daha başka şeyin peşinde olalım.”

“İslam’ın Mekke ve Medine döneminden bahsedilir hep. İslam’ın bir de Hira dönemi vardır.”

Son söz olarak…

“Asıl zor zamanlar, dayak yediğimiz zamanlar değildir. Biz 28 Şubat’ta dayak yiyerek zorluk çekmiş olmadık aslında. Sadece sebat edenle sebat etmeyen, samimi olanla samimi olmayan ayrıştı. Asıl zorluk, güç sahibi olup şımardığımız zamanlardır ve bu zorluk da, bilgiyle değil aşkla aşılır.”

Konuşmasını bu şekilde sona erdiren Cündioğlu, daha sonra isteyenlere kitaplarını imzaladı.

 

 

 

Fikri Özçelikçi, Bursa’dan bildirdi 

Teolojinin Yurdunda Felsefe, Dücane Cündioğlu

Güncelleme Tarihi: 23 Aralık 2010, 18:18
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ali Yaşkın
Ali Yaşkın - 8 yıl Önce

“Asıl zor zamanlar, dayak yediğimiz zamanlar değildir. Biz 28 Şubat’ta dayak yiyerek zorluk çekmiş olmadık aslında. Sadece sebat edenle sebat etmeyen, samimi olanla samimi olmayan ayrıştı. Asıl zorluk, güç sahibi olup şımardığımız zamanlardır ve bu zorluk da, bilgiyle değil aşkla aşılır.” Mesela namaz kılmak müşrikler karşısında büyük bir meydan okumayken şimdi dünyada tüm sistemler müslümanların namaz kılmasına müsaade ediyor. Çünkü namaz kılmak onları tehdit etmiyor...

süleyman
süleyman - 8 yıl Önce

seminerin ses kayıtlarına nasıl ulaşabiliriz?

Ali Yaşkın
Ali Yaşkın - 8 yıl Önce

Düşünmek için ayakların yere basması gerekir. Ayakların yere basması ise, geçmişi bilmek demektir.”

“Bugünü anlamak için geçmişi bilmenin şart olduğu düşünülürdü, ben de böyle düşünürdüm ama Adorno’nun ‘Yaşadığı çağın sanatını anlamayan, klasik çağı da anlayamaz.’ cümlesi beni farklı düşünmeye itti. Şimdi diyorum ki ‘Çağını hakkıyla anlayamayan, geçmişi de anlayamaz.’”

Ali Yaşkın
Ali Yaşkın - 8 yıl Önce

“İslam’ın Mekke ve Medine döneminden bahsedilir hep. İslam’ın bir de Hira dönemi vardır.”

ahmet şevki şakalar
ahmet şevki şakalar - 8 yıl Önce

irfan ve hikmet... ve daha fazlası vardı...
ayrıca TYB Bursalı kardeşlerimizden bir ricamız var:bu tür etkinlikleri biraz daha geniş yerlerde /ördekli kültür mesela) yaparlarsa mutlu oluruz,onlarca misafir ayakta kaldı...emeği geçenlere teşekkürler...

Hâkim
Hâkim - 8 yıl Önce

Dücane artislik yapıyor sadece. Gerisi gevezelik, laf-ı güzaf. Madem düşünce yokmuş da sen bir örneğini ortaya koysaydın ya. kayda değer bir eserin var mı gazete yazılarından başka. yok efendim gözün nasıl gördüğünü bilmeyen tanrının nasıl gördüğünü bilemezmiş. haşa o zaman Rasulullah ve ashabı da bilmiyordu. Dücane üretildi şekillendirildi ve piyasaya sürüldü. yazık oldu ve yazık ediyor.

Deli Bedri
Deli Bedri - 8 yıl Önce

Quo vadis?

Sait Kutlu
Sait Kutlu - 8 yıl Önce

Hemen donup biz'in hakikatini sorgulamak gerekir bence... Zannetmiyorum ki aranilan biz bir yerlerde bulunsun....


banner8

banner19

banner20