İki medeniyet tasavvuru: Modernite ve İslam

Sadettin Ökten hoca, Türk Ocağı'nda 'Medeniyet ve Şehir' başlıklı bir konferans verdi. Sadullah Yıldız bu etkinlikten notlarını aktarıyor..

İki medeniyet tasavvuru: Modernite ve İslam

Mezarlara açılan büyük kapıdan girdikten birkaç adım sonra keskin bir koku karşıladı beni. İki yanı kabirlerle muhat yolun üstüne sarkmış leylak ağacından buram buram yayılan taptaze bir bahar kokusu. Her geçen koklayıp teneffüs etsin diye yola eğildikçe eğilmiş kambur ağaç; kim bilir, belki de birkaç adım ötedeki Viyana Sefiri Sadullah Paşa’ya uzanmak istiyordur.

Birkaç hafta önce yandığını duyduğum Türk Ocağı’nın çayhanesinden eser yok. Geriye kalan tek iz, duvarlara geçmiş duman karaları. Eskiden nargilelerin tüttüğü yerden yürüyüp içeriye geçtim, Sadettin Ökten hocayı dinleyeceğiz bugün. Günlerden Cuma, vakitlerden akşamüzeri.

Medeniyetle ilgili herhangi bir teorik okuma/oluşturma eyleminde Bedri Gencer’in konuya getirdiği fevkalade mühim açı dikkate alınmadan kapsamlı bir iş yapılmış olmayacağını söylerdim ufak aklıma kalsa; ama mesele düşünürler nezdinde algılanış değil de kavramsal olarak kelimenin semantik kökeni olunca elbette ilki kadar çatallı bir manzarayla karşı karşıya değiliz. Sadettin Hoca belki de bu yüzden “medeniyete herkes bir anlam veriyor” dedi, “çok karmaşık bir yapı bu.” Lojik/mantıkî manada bu kelimenin karşılığını netleştiren, Yılmaz Özakpınar olmuş. Hocanın defaatle okuduğunu söylediği, Ötüken’den çıkmış risalesine bakılırsa Özakpınar’ın, medeniyet ve kültür kavramlarının zihinde yerleştiğini görebiliriz.

Hedefi olmayan toplum medeniyet yapamaz

Medeniyet kelimesinin tedailerinin geniş çeperinde, konuyu en dibinden, insanın soru sorma merakından başlattı Sadettin hoca. Genellikle yaptığı gibi bu konferansında da Sadettin Ökten, çift dilli ve dolayısıyla iki jargonun ıstılahlarından faydalanan bir üslupla sürdürdü konuşmasını; biri seküler biri dinî. “Çünkü” diyor, “bu gök kubbenin altında bir de dine uzak insanlar var.” Dindar insanın soruları olduğu gibi ateistlerin de soruları var, bunlar evrensel soru/n/lar. Felsefî olarak genelleme yapılsa da bu sorular, her insanda öyle ya da böyle mevcut. Ölümden sonra ne olacağını merak etmek gibi. Kader de bir başka evrensel ortak soru: “İsteseniz de istemeseniz de sizi kendine ram eden şeyin adı kader.” Kadim Yunan tragedyasının doğuşu, kader ve irade çatışmasında galibin merakından doğmuş: “Karadenizli ise buna ‘Sevdum da alamadum, haram olsun bu dünya’ diyor.”

İnsan dediğimiz varlık, diye başladığı cümlesine “varlık seküler bir söylemdir, mahluk deseydim bu dinî bir söylem olurdu” şerhini düşüp şöyle devam etti hoca: “İnsan dediğimiz varlığın seçme, değiştirme ve biriktirme özellikleri var. Biriktirmeden tarih, seçme ve değiştirmeden ise üreticilik/inovasyon zuhur ediyor. Seçme ve değiştirme, toplu yaşayan insanlardan çıkarsa kaos doğuyor çünkü insan aynı zamanda bir hak duygusuyla dünyaya gelmiş. Güçlü var oluyor, güçsüz eziliyor.” Bugünkü kapitalizmin açmazı da tam olarak bu noktada kilitlenmiş hocaya göre. Bir mefkûre/ideal yokluğu durumunda ortaya çıkan anarşi ve kaosun (“bizim tabirimizle fitne”) oluşmaması için topluluğa (bu herhangi bir çap ve vasıfta topluluk olabilir) bir hedef gösterilmesi gerek.

Toplumun sinerjisini bir hedefe yönlendiren ve bireyin açmazlarına cevap veren sistematiğe “medeniyet tasavvuru” deniyor. Ancak bu, tek başına anlamlı bir terkip değil; “bir manifesto, bir bildirge ve hükümler yumağı ortaya çıkıyor. Demek ki bu, insanın yaşayarak anladığı bir metin ama insana tabiatta bulunmayan, kendi aklından ve duygularından neşet etmeyen bir başka haber olarak gündeme geliyor.” Her medeniyet tasavvurunun da bir değerler sistemi var. Bu bir ‘sistem’ olduğu için yapısı gereği hiyerarşik (silsile-i meratip): “En üstte temel değer, ondan doğan daha alt değerler ve en alttaki özel değerlere doğru giden bir piramit tasavvur edin.”

Bir değerler sistemine göre yaşamak herhangi bir toplum için bir ekstra değil, zorunluluk. Başlangıcı Rönesans’a giden ve bugün hâkim tasavvur olan modernitenin de birtakım prensipleri, değerler sistemi yok değil: “Rasyoneldir ve dogmaları, birtakım değerleri vardır. Postmodernite onun biraz haylaz ve yaramazlığı tolere edilebilen çocuğudur. Eğer yaramazlığı tolere edilemiyorsa cezalandırılır. Örnek mi arıyorsunuz? İşte Roger Garaudy. Bir şeyler söyledi, adamın sesini kestiler.”

İki medeniyet tasavvuru var: Modernite ve İslam

Şu anda yok gibi gösterilen bir başka medeniyet tasavvuru da İslam’ın. Esasen Sadettin hoca, el’an dünyada varlık gösterebilen iki tasavvurdan bahsetmenin mümkün olduğunu söyledi ve bir şekilde, varlık iddiasındaki diğer oluşumları eleyip “modernite ve İslam” olarak ikiye indirgedi seçenekleri. Bunların dışında kalanları “ya yüzeyin altında yahut arkaik” diye niteledi. Sözgelimi, Orta Çağ’da bin yıl süreyle Avrupa’ya hâkim olan Katolik medeniyet tasavvuru bugün var gibi görünür ise de hocaya göre modernitenin himaye ve tahakkümü altında. Hint ve Çin’de gelişen tasavvurlar ise hocanın deyimiyle “yerel kalmışlar”.

Modernite denilince Sadettin hocanın dikkatimizi çektiği bir çatallaşmadan da bahsedilmeli. Bugün Avrupa modernitesi metafizik bir frekansı hâlâ koruyabiliyorken Amerikan modernliği tamamıyla kapitalist bir çizgiye evrilerek felsefî zeminini kaybetti Ökten’e göre: “Amerika’nın bu evrilişi 1945’ten sonra hızlandı ve Soğuk Harp’le de gemi azıya aldı. Türkiye şimdi onunla mutlu, hemhâl ve perverde oluyor. Bu sarhoşluk ne vakte kadar sürer? Bana sürerseniz çok uzun değil.”

Bir medeniyet tasavvuru, değerler sistemine sahip olması hasebiyle mensuplarına davranış biçimleri gösterir; Ökten’e göre tasavvuru felsefî sistemden ayıran en temel özelliklerden biri bu. Felsefî sistem orada bir yerde öğretilmek için dururken medeniyet tasavvuru ise, öğretileriyle birlikte uygulanmak için var: “Bir davranış biçimini insanların hayata geçirmeleri için ona inanmaları lazım. İnsan inanmadığı bir şeyi yapmaz, yapamaz. Bir Marksist, inanamadığı şeyi tatbik etmez. Bir Müslüman da öyledir. Orta Çağ’daki Katolik de inandığını yaşıyordu, bugün bir kapitalist de öyle. İnanmadığınız şey sizin için sadece bilgidir.”

Değerler sistemi, davranış biçimleri, ahlak ve hukuk; herhangi bir medeniyet tasavvurunun oluşması için zarurî troyka bu. “Ancak” diyor hoca, “bir medeniyet tasavvuru, oldukça ağır bir yük.” Dolayısıyla tahakkuk edebilmesi için de bazı ön şartların yerine gelmesi gerekli. Toplumun ses getiren kesimlerinden (dindarlar, radikaller, rahipler, alperenler veya kapitalistler de olabilir bu) birinin altyapı oluşturması ve toplumsal mutabakatı sağlaması şart. İkinci aşamada bu mutabakatın somut iradeye dönüşümü gerekli: “Değerin hayattaki karşılığını görmeliyiz. Bir şehir, mimarî eser veya yasa da olabilir.” Hocaya göre bu iki şart (mutabakat ve irade) olduktan sonra bunları gerçekleştirecek ve idealler rotasında inşa edecek erkin bulunması kolaylaşıyor. İktidar/erkin ortaya çıkardığı eserle birlikte yaşayan toplumun bu yaşayış eylemi de dördüncü merhale. Bu eylem devam ettiği sürece topluma dönüşler, temelde beslenilen medeniyet tasavvurunu zenginleştirip geliştiriyor.

Newton kanununu koyanla namazı farz eden aynıdır

Şehir” başlığını anlamak da Sadettin Ökten’in çizdiği bu plana göre zor değil. “Eğer bir alt mutabakatı varsa” diyor hoca, “ve bu mutabakatı oluşturanların somut iradesinde şehir arzusu varsa meydana gelen şehir, o toplumun simgesel şehridir aynı zamanda.” Böyle bir şehrin bugün dünyada var olduğunu da ekledi hoca. New York böyle bir şehirmiş: “Pragmatik kapitalist Amerika’nın şehri.” Bugün yok olan Bağdat, Orta Çağ İslam medeniyetinin simgesel şehri. Paris ise modernitenin. Orta Avrupa’nın sanat, felsefe ve emperyal gücünün tezahür ettiği şehri Viyana da bir simgesel şehir. Orta Avrupa demişken buraya bir dipnot düşmekte fayda var: “Orta Avrupa, Anglosakson dünyadan farklıdır. Bunu net olarak ifade etmek lazım. Bugün Orta Avrupa’da hâlâ bir metafizik devinim ve arayış devam etmektedir, Anglosakson dünyadaki pragmatik kapitalizmin ötesinde bir hadisedir bu.”

Değerler sistemi, toplumun davranışında hayata geçtiği anda toplumun ona olan itimadı da artıyor. Tasavvurun değerleri toplumun problemlerine çözüm getiremiyorsa bir “geri dönüş”ün başladığını söyledi Ökten. Önce şüphe, sonra ret ve inkâr safhaları: “Belki Tanzimat’a ve ondan sonraki cumhuriyete bu gözle bakmamız lazım.”

Medeniyet, şehrin en güzel yerine en kıymetli eserlerini koyuyor. Yunanlar’ın tanrı evlerini en hâkim noktaya yapmaları da böyle. Roma’ya bakılınca Jüpiter mabedi de şehrin en görkemli yerinde. Antik Atina’dan Roma’ya ise çok mühim öğeler tevarüs ediyor. Roma, Atina’dan mühendisliğe tatbik edeceği faktörler aldığı gibi Osmanlı da Roma’ya vâris olunca bunları bünyesine geçirmiş. Hocanın deyişiyle Osmanlı’ya bakıldığında orada açığa çıkan geometriyi Thales’e dek götürmek mümkün. Yahut Öklid’e -ki Helenistik dönemin insanıdır- bakılıp Arşimet’e varmak: “Çünkü ben bunlara baktığımda, cenab-ı Allah’ın ‘ol’ emriyle meydana çıktıklarını görürüm. O aklı onlara veren Allah’tır. Newton kanunlarının vâzı ile ahkâm-ı şeriyenin kanun koyucusu da aynıdır.” Esasen, Newton’un yaptığı şey de oradaki nüansı dikkate alacak olursak bir vaz etmek değil; buna “formüle etmek” diyor Sadettin hoca. Olanı söylemek bu ve Kepler ya da Einstein’ın yaptıkları da bundan farklı değil. Tevhidin bir mühendislik manası kazandığı nokta da burası.

Mutlaka yaşanmaya ihtiyacı olan medeniyet tasavvuru, bir toplumun omuzlarında oldukça ağır bir yük: “Belki Osmanlı’nın bahtsızlığı buradan kaynaklanıyor; bir yerden sonra tekrara düşüp yeni bir açılım getirememesi. Bir medeniyet tasavvuru farklı etnisitelerin ve toplumların ortak ürünüdür ve modernite işte böyle bir üründür.” Modernitenin Dante’yle başlayan sürecine bakılacak olursa Latin dünyasından Fransızlar ve İtalyanlar’a, Slavlar’a kadar büyük bir genişlikte. Bu öyle bir temel mutabakat ki, en dipteki kökleşmeyi oluşturuyor.

Birinci ve İkinci Cihan harplerinde, dünyanın ondan önce görmediği kadar büyük bir çatışmayı yaşayan Batı âleminde “bugün bir Fransız’a, Beethoven’ın nasıl biri olduğunu sorsanız över. Bir Alman’a, Monet’i sorsanız resmine bilmem kaç para verip duvarına asmıştır.” Bunun geldiği anlam şu: Büyük çatışmalar, her ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, temeldeki değerleri sarsamıyorlar.

Sadettin hoca, eğer bir medeniyet inşa edeceksek bunu yapma yolunun Fuzulî’nin İranlı mı Türk mü olduğu gibi tartışmaları bırakmaktan geçtiğini söyledi. Herkes ortak değerleri saygıyla paylaşmadan ne huzurun ne de medeniyetin eşiğine ulaşmak mümkün değil.

 

Sadullah Yıldız, yağmurlu bir bahar günü dinledi

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2014, 11:37
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26