İbn-i Arabi'yi ezmek istemiş ama ölmüş!

Makar ne anlama gelir? Evrak-ı Perişan’ı kim yazdı? Yavuz’un katletmediği sadrazam kimdi? İbrahim Halebi niye öldü?

İbn-i Arabi'yi ezmek istemiş ama ölmüş!

 

Ara sıra Dursun Gürlek Hoca’yı dinlemek çok güzel oluyor. Osmanlı’ya olan özlemimi Dursun Hoca’yı dinleyerek biraz olsun hafifletmiş oluyorum. Bu konuşmalarda, ara sıra önceki konuşmalarındakine benzer şeyler söylese de mutlaka yeni bir şeyler de öğreniyorum. Kubbealtı Vakfı’nda Yavuz Sultan Selim’i anlattığı son konuşmasında da yine bazı yeni şeyler öğrendim.

Makar ne demek?

Dursun Hoca o gün dinleyicileri bir imtihandan geçirdi. Önce “makar” kelimesinin ne anlama geldiğini sordu? Sonra Namık Kemal’in, Yavuz’u, Fatih’i ve Selahattin Eyyubi’yi bir arada anlattığı kitabının adını sordu. Sonra birçok devlet adamı katleden Yavuz’un katletmediği ve sevdiği sadrazamın adını sordu. Makar; “karar merkezi” demekmiş… Namık Kemal’in bahsettiği kitabının ismi Evrak-ı Perişan’mış. Yavuz’un katletmediği sadrazam da Piri Paşa’ymış.Dursun Gürlek

İslam birliğini hedefledi

Konuşmasının başında Yavuz’un dünyadaki bütün Müslümanların birleşmesi ve tek kuvvet olması gerektiğini düşündüğünü ifade eden Dursun Gürlek Hoca, birlik ve beraberliğin bizim inancımızın da bir gereği olduğunu söyledi.

Bütün Osmanlı padişahları gibi Yavuz’un da dindar bir adam olduğunu söyleyen Dursun Hoca, ancak Yavuz’un dindarlığı bizim gibi anlamadığını ifade etti. Yavuz’un dindarlığının sadece duayla, niyazla bir dindarlık olmadığını, dünyanın gidişatına yön vermek gibi hedefleri olduğunu, bunun için de ilim ve teknik konusunda çok hassas olduğunu söyleyen Dursun Hoca bu konuda şunları söyledi: “Yavuz, o zamanki teknolojiye göre en ileri topları Çaldıran’a götürdü. Sina Çölü’nü de azim ve kararlılıkla geçti. Dedesi Fatih Sultan Mehmet gibi dua ile kılıcı birleştirmişti. İman ile tekniği birleştirmişti.”

Onun iman ile tekniği birleştirme anlamında dedesini örnek aldığını söyleyen Dursun Hoca, dedesi Fatih’in de İstanbul’un fethinde en ileri topları kullandığını söyledi. Bu konuda Fatih’ten şu anekdotu anlattı: İstanbul fethedilince dervişin birisi ellerini açarak Fatih’e; “Dualar sayesinde fetih oldu” demiş. Fatih de ona kılıcını göstererek; “Doğru söylersin derviş, lakin bunun da hakkını unutma” demiş.

Ulemaya ve fuzelaya değer verirdi

Yavuz Sultan Selim’in dedesi Fatih Sultan Mehmet ile ortak özelliklerinden birisinin de her ikisinin de âlimlere, bilginlere, şairlere ve şeyhlere çok hürmet etmek olduğunu söyleyen Dursun Gürlek Hoca, bu konuda Fatih’in şu sözünü nakletti: “Hocalarım benim yanıma geldikleri zaman garip bir şekilde titrerler. İşin garip yanına bakın ki Akşemseddin’in yanına gidince titreme sırası bana geliyor.”

Dursun GürlekÂlimlere ve hocalara olan bu hürmete Yavuz’da da rastlandığını söyleyen Dursun Gürlek Hoca, Mısır seferi dönüşünde İbni Kemal’in atından sıçrayan çamurun Yavuz’un kaftanına gelmesi üzerine Yavuz’un şöyle dediğini nakletti: “Ulemanın atının ayağından sıçrayan çamur bizim kaftanımızı kirletmez, bilakis şeref verir. Ben öldüğümde bu kaftanı mezarımın üstüne koyun.”

Padişahların tasavvufî yönü var

İlk padişahtan son padişaha kadar hepsinin tasavvufî yönü olduğunu söyleyen Dursun Gürlek Hoca, Yavuz’un Muhyiddin İbni Arabi âşığı olduğunu söyledi. Aynı hayranlığın oğlu Kanuni’de de olduğunu söyleyen Dursun Hoca, II. Mahmut döneminin ulemasından Kethudazade Mehmet Arif Efendi’nin kitabından nakille şöyle ilginç bir olayı anlattı: “Fıkıh konusunda büyük bir alim olan İbrahim Halebi dini ilimlerde zirvedeymiş ama Hoca Efendi’nin bir eksiği varmış; o da tasavvufa hor bakar ve Muhyittin-i Arabi’nin de aleyhinde konuşurmuş. Bu konuşmaları Kanuni’nin kulağına gidince ona haber göndermiş; ’Hoca efendi işine baksın, şeyh efendilere dil uzatmasın’ demiş. Halebi Efendi yine aleyhte konuşmaya devam etmiş. Bir gün medreseden çıkmış evine geliyormuş, kapıdan içeri girince yanındaki arkadaşına demiş ki: ‘Şimdi Muhyiddin karşıma çıksa onu şu eşiğe bastığım gibi ezerdim.’ Bunu derken de ayağını eşiğe birkaç sefer vurmuş. Üçüncü vuruşunda ayağına paslı bir çivi batmış. Yara ilerlemiş, kangren haline gelmiş ve ölümü de ondan olmuş.”Dursun Gürlek

Yavuz bir hafızdı

Hilafeti alan Yavuz’un mukaddes emanetleri Mısır’dan İstanbul’a getirirken sürekli Kur’an okutarak getirttiğini söyleyen Dursun Hoca, İstanbul’da da bu emanetlerin bulunduğu sarayın bölmesinde o gün bugündür Kur’an okunmaya devam ettiğini söyledi. Bu konuda Yahya Kemal’in bir kitabında; “Hilafet makarrı olan İstanbul’da dört asırdır durmamış bir Kur’an sesi olduğunu bilmiyordum” dediğini ifade eden Dursun Hoca ayrıca şunları söyledi: “Yavuz Sultan Selim mukaddes emanetleri Hicaz’dan getirdikten sonra her gün kırk hafıza başında sırayla Kur’an okutturuyor. Bu hafızlardan kırkıncısı da kendisi… O gün bugündür bu Kur’an tilaveti günde yirmi dört saat bilafasıla devam ediyor. Ve bu emanetler Mısır’dan İstanbul’a getirilirken de yolda sürekli hatim indirilmiş…”

Yavuz’un filmi yapılmasın

Dursun Hocayı dinledikten sonra, bu konuda yazılmış İskender Pala’ya ait Şah Sultan adlı güzel romanı ve Yavuz’la ilgili birkaç tane kitabı okumuş ama bu konuda bilgi açlığı çekmeye devam eden birisi olarak “acaba Yavuz’un bir filmi yapılsa nasıl olur” diye aklımdan geçirdim. Fakat sonra bizimkilerin bu işleri gerçekten beceremedikleri aklıma gelince “yapılmasın daha iyi” diye düşündüm.

Geçenlerde TRT’de yayınlanıp sona eren, bir uzak doğu hanedanını anlatan Sarayın İncisi adlı muhteşem diziyi izledikten sonra bizdekilerin ne kadar beceriksizce yapıldığını daha iyi anladım. Yavuz gibi dünyaya kök söktürmüş ve sekiz yılda seksen senelik iş yapmış bir tarihî şahsiyetimiz var ama biz onun düzgün bir filmini yapamıyoruz. En son TRT’de yayınlanan ve Osmanlı’yı anlatan o berbat diziyi gördükten sonra bu konuda epeyce umutsuz hale düştüm.

 

Aydın Başar haber verdi

Güncelleme Tarihi: 07 Mayıs 2012, 00:52
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13