İbn Hacer: Osmanlılar'ın kökeni Kureyş'dir

Geçtiğimiz cumartesi günü Kubbealtı Vakfı’nda Prof. Dr. Feridun Emecen’den 'Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı Hilafeti Meselesi' başlıklı bir konferans dinledik. Arka fonda caddeden geçen tramvayın ray cızırtıları, karşımızda Feridun Hoca ve masada Osmanlı hilafeti var. Sadullah Yıldız yazdı.

İbn Hacer: Osmanlılar'ın kökeni Kureyş'dir

 

 

Geçtiğimiz cumartesi günü Kubbealtı Vakfı’nda Prof. Dr. Feridun Emecen’den “Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı Hilafeti Meselesi” başlıklı bir konferans dinledik. Arka fonda caddeden geçen tramvayın ray cızırtıları, karşımızda Feridun Hoca ve masada Osmanlı hilafeti var. Konferanstan notlarımı aktarıyorum.

Acaba Osmanlılar, hilafeti nasıl devraldı? Sorunun bir önceki hâlini soralım: Acaba Osmanlılar hilafeti nasıl algılıyorlardı? Hikâyenin şimdiye kadar bildiğimiz şekli; Sultan Selim’in, Mısır’ı fethettikten sonra hilafeti devraldığı yönünde. Hilafette devir olur mu peki? Bu sorunun epey zamandır sorula geldiğini ve esasen Mısır’da olan şeyin bir “devir” olup olmadığının da belli bir süre peşin kabul gördüğünü söylüyor Feridun Hoca. Hatta bu durum şimdi de çoğunlukla böyle.

İslam toplumunun başkanının Hz. Muaviye’den sonra veraset sistemine bürünmesine kadarki süreçte halifelik müessesesi, bir seçici kurul tarafından ihtiyar edilen kişilerle idare olunmuş. Sonra gelen hükümdarlıklar ve en son Osmanlı’da da iyice gelişmiş olmak üzere bu saltanat sistemi öyle idrak edile gelmiş ki, bizatihi İslam’ın ortaya koyduğu ideal zannedilmeye başlanmış. Zaten Kur’an’ın, idarenin tarzını tayin etmemişliğinden hareketle burada önemli olanın, idarecinin adilliği ve iyi idare edebilmek vasfı olduğunu ifade etti Hoca.

Osmanlı’da “Osmanlı Hanedanı” vazgeçilmezdir

Osmanlı’da da “hanedanın vazgeçilmezliği” kaidesi açıkça vurgulanırmış. Yani tahttan indirilen birinin yerine gelecek başkasının, başka bir aileden olma ihtimali yok. Diğer İslam devletlerinde hanedan usulü yönetimlerin böyle bir vasfının Osmanlı’da olduğu kadar kesin şekilde uygulanmadığını belirtti Emecen. Bu hanedan sürekliliği hususu, Osmanlı’yı diğer devletlerden ayırıyor.

Birinci Murat devrinden itibaren Osmanlılar, “halife” ünvanını kullanıyorlar ancak hocanın demesine göre bu kullanım, manevî bir çerçeveye sahip değil: “İslam coğrafyası genişledikçe, ortaya çıkan başka hükümdarlar kendilerini ‘meşru’ şekilde tanımladılar ve halifelik vasfını retorik olarak kullandılar. Buradaki halifelik kavramı, Abbasîler’den gelip geleneksel olan dinî bir iddiadan ziyade, tamamen siyasî bir iddianın yansıması gibi gözüküyor.”

Halifenin Kureyşî (Kureyş kabilesinden) olacağı ve iki halifeye biat edilmesi hâlinde birinin katline dair hadisler var. Bu hadislerin Osmanlı’da çokça tartışıldığı ve yapılan icraatların zaman zaman bunlara dayandırıldığını söyledi, Feridun Hoca.

16. yüzyılın başında siyasî yapı itibariyle Fatih devrinden itibaren aralıksız devam eden fetih hareketlerinin neticesi olarak geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurarken Osmanlılar, Yavuz devrine gelinirken Akkoyunlular yıkılmış ve Şiî Safevî devleti kurulmuştur. Safevî tehlikesini Anadolu’dan uzaklaştıran Sultan Selim, acaba Mısır üzerine yürümeyi ve hilafeti elde etmeyi planlı olarak mı istemiştir? Feridun Emecen’in bu soruya cevabı, Sultan’ın Memluklar üzerine giriştiği faaliyetin önceden düşünülmediği yönünde. Diyarbakır-Malatya-Antep hattında ilerleyen Sultan Selim karşısında bulduğu Memluk Sultanı Kansav’ın ordusuyla çarpışıp galebe çalıyor ve ordunun yanındaki Abbasî halifesi Mütevekkil’i de ele geçiriyor.

Aslında daha ilerlemek istemeyen Sultan Selim’in, “şartların bu hareketin yarım kalmasını engellediği” gerekçesiyle Şam’a ve Kahire’ye doğru fethe devam ettiğini ve beraberindeki ordunun, anlatıldığı üzere kalabalık değil, oldukça hareketli olduğunu anlattı hoca: “Ridaniye önlerinde son Memluk direnişini kırdı, ardından da Kahire’ye girdi Osmanlılar.” Ancak Kahire o kadar da “cepte keklik” değilmiş tabiri caizse. Üç gün boyunca sokak çatışmalarının yaşandığını ve şehir halkının evlerin damlarına çıkıp Osmanlı ordusuna taşlar fırlatarak direndiğini anlattı Feridun Hoca.

Sultan Selim Aslında halifeliği istemiyordu

Kahire’ye kadar halifeyi yanında götüren Sultan Selim, buradaki hâkimiyetini perçinlemek için halifeyi kullanmış: “Halife orada, Osmanlılar lehine faaliyetler yaptı ve Emevîler’in Osmanlı sistemine entegrasyonunu sağlamaya çalıştı. Fakat bir müddet sonra halifenin nezdinde bazı Memluk beylerinin birtakım aykırı faaliyetleri görüldüğü için Sultan Selim halifeyi; içinde ulema, sanatkârlar ve beylerin de olduğu 600 kişilik bir grupla İskenderiye’ye, oradan da İstanbul’a gönderiyor. Sonra da Sultan Selim, Kalatü’l-Cebel denen mevkide “Yusuf’un tahtı”na çıkarak bölgede sembolik bir anlamı olan hâkimiyet nişanesini gerçekleştiriyor. Bu hareketin bir nevi bölge halkı için meşruiyetin tanınmasına dair anlam içerdiğini söyledi hoca ve tabiî ki Memluk idaresinin de sonuna. Aslında “Memluk idaresinin sonu” meselesinde halkın bu radikal değişime içerlemesinin çok da geçerli bir sebebi yok; zira Memluklar’da hükümdarlık veraset sistemine dayalı değil. Bazı Memluk tarihçileri dahi, “artık Memluklar’ın zeval bulduğunu ama Memlukî idaresinin, Yavuz Sultan Selim’in nezdinde yükseldiğini” söylemiş. Yani onlar açısından fark eden bir şey yok.

Feridun Emecen hoca, Yavuz Sultan Selim’in mukaddes mekânların hadimi olduktan ve Memluk devletinin görevlerini de kendinde deruhte ettikten sonra halifelik müessesesinin kaderinin ne olacağı sorusunun akla geldiğini ve onun kanaatine göre aslında Sultan Selim’in maksadının, önceden olduğu gibi ikili bir idareyi sürdürmek yönünde geliştiğini söyledi; yani idarî-siyasî kararlar Sultan’da, dinî-manevî liderlik pozisyonu halifede olacaktı: “Yavuz Sultan Selim bu ikili pozisyonu muhtemelen sürdürmek istedi. Fakat Kahire’de değil, İstanbul’da. Çünkü artık İslam dünyasının merkezinin İstanbul olduğunu vurgulamak da istiyor.”

Enteresandır, devrin kaynaklarının hiçbirisinde Sultan Selim’in İstanbul’a döndükten sonra bir tören düzenleyip halifeliği halifeden devraldığına dair kayıt olmadığını anlattı hoca: “Ne ‘Selimnameler’de ne belgelerde böyle bir hadiseden bahseden yok. Habbeyi kubbe yapıp her şeyi överek anlatan Osmanlı tarihçileri neden böyle bir olayı yazmamış olsunlar? Böyle bir şeyin olmadığı anlaşılıyor.” Halifeliğin devredilip edilemeyeceği konusu da de epey tartışmalı bir alanmış.

Peki, Halife Mütevekkil’in kaderi? Yavuz Sultan Selim vefat ettiğinde halife Mütevekkil, Yedikule Zindanları’nda mahpusmuş. Hakkında bazı şikâyetler ve İstanbul’daki yaşayışına dair dedikodular dolaşan halifeyi Sultan hapsettirmiş fakat babasının vefatından sonra tahta oturan Kanunî, “adil bir hükümdar olarak” çok sayıda suçluyu kapsayan bir genel af ilan etmiş. Bunun üzerine Halife Mütevekkil, 1522 (?)’de Kahire’ye dönmüş ve 1543’e kadar orada yaşamış: “Bir daha da halifelik kavramıyla alakalı ses seda çıkmadı. Halifelik adeta kendi kendine devam etti.”

Hilafetin Osmanlı’ya devredilmesi söz konusu değil

Ancak Kanunî zamanında halifeliğin boşlukta olması meselesinin, halifenin Kahire’ye gönderilmesiyle beraber yeniden gündeme geldiğini belirtti Emecen. Çünkü Sultan Süleyman, tüm İslam dünyasındaki en mühim hükümdar olarak kendisini görüyor ve Macaristan’a kadar uzanan geniş bir toprağı yönetiyor. Bu boşluğu Kanunî Sultan Süleyman’ın, kendi şahsında toplayabileceğini düşündüğünü söyledi hoca ve devam etti: “Elimizdeki kayıtlara göre 1524’te Kanunî Sultan Süleyman, hilafet kavramını tartıştırdı. Kavramın yeniden gündeme gelmiş olması son derece önemli çünkü bundan sonraki gelişmelere bakıldığında hilafetin manevî-dinî yönüyle siyasî yönünün, tıpkı Abbasîler’de olduğu gibi, yeniden ihya edildiğini görüyoruz. Memlukler’de halifenin siyasî gücü yoktu fakat oluşan boşluk devresiyle Kanunî, halifeliğin bu iki gücünü kendinde toplamak için fırsat buldu.”

Yavuz Sultan Selim’in aslında hilafeti devralmamış ve buna dair bir merasimin hiç vuku bulmamış olmasına rağmen “devir” meselesinin (efsanesinin) nereden ve ne zaman doğduğunun sorulmaya değer olduğunu söyledi Feridun Hoca. Aslen Ermeni bir Osmanlı vatandaşı olan Dosson adlı İsveç elçisi, 18. asrın ikinci yarısında Osmanlı’nın teşkilat yapısına dair kitabında, Sultan Selim’in halife Mütevekkil’den hilafeti, Ayasofya’da düzenlenen törenle devraldığını yazmış. Bunun bir ilk niteliği taşıdığı düşünülürken Feridun Hoca, Dosson’un bu bilgiyi nerden almış olabileceğine dair merakının peşine düşmüş ve 1740’larda Şehrîzade Sait’in eserinde buna yönelik bir kayıt görmüş. Şehrîzade, Osmanlı sultanlarının faziletlerini anlattığı satırlarında, Osmanlı sultanlarının Kureyşî olduklarını, dolayısıyla Abbasî hilafetini devam ettirdiklerini ve bunun yanı sıra halifenin, hilafeti Yavuz Sultan Selim’e devrettiğini yazmış.

Daha geri tarihlere doğru giden Feridun Emecen, 18. asrın başında yaşamış Şaban Şifaî adlı bir tabibin, bir Arap tarihçi olan Merî’ye dayandırarak Osmanlı sultanlarının irsen hilafete layık olduklarını ifade ettiğini görmüş. “Tabiî, dikkat ederseniz” diyor Feridun Hoca, “bu tarihlerin hepsinin altında siyasî bir zemin var. Çocuk padişahlar dönemi ve çok ciddi problemler var o zaman. 1699’daki Şifaî’nin zamanına gelelim; o vakit de Karlofça sebebiyle tartışmalar yoğun. 1720’lerde İran Safevî Devleti yıkılmıştır ve bu yüzden Osmanlılar ciddi bir sorunla karşı karşıyadırlar.”

Niye öyle peki? Çünkü Osmanlılar bu sebeple ilk defa olarak bir Sünnî devletle sınırdaş olmuş. Bunun anlamı şu: İki hükümdarın varlığı hâlinde diğerinin öldürüleceğine dair hüküm üzerinde Osmanlı uleması çok kafa yormuş. İran’da Nadir Şah, Caferîliği mezhep olarak İslam dünyasına kabul ettirmeye çalışmış ve ortamı ikilik durumundan kurtarmaya uğraşmış fakat nafile; hem Osmanlı hem Şiî uleması şiddetle karşı çıkmış. Çok daha sonraları, 1950’lerde Ezher’de bunun kabul gördüğünü söylüyor hoca.

Ancak yine kaos bitmiyor. Söz gelimi, mukaddes mekânların koruyuculuğunu kimin üstleneceği ciddi bir tartışma konusu. Feridun Emecen, Şehrîzade’nin yazdığının (hilafetin Osmanlı’da doğal olarak berdevam oluşu) bu sebeple çok önemli bir durum olduğunu ifade etti. Gayet politik.

Osmanlılar’ın kökenini Kureyş’e dayandıran tarihçiler

Arap tarihçi Merî’ye gelelim; ona göre hilafet, Osmanlı’da devam ediyor ama ortada bir devir teslim yok. “Bu devam ediş son derece tabiîdir zira Osmanlıların kökeni Kureyş’e dayanmaktadır.” Bu açıklamanın hadiste geçen, “Halife Kureyş’tendir,” beyanına da uyduğunu söylüyor Feridun Hoca: “Ancak biz biliyoruz ki, Osmanlıların Kureyş’le bir alakası yok. Argümanını desteklemek amacıyla Merî, Hz. İbrahim’in, cariyesinden doğan bazı çocuklarının Orta Asya tarafına gittiğini ve Türkler’in buradan geldiğini söylüyor.” Bu enteresan tezin de ilk defa Merî’de zikredilmediğini, 1430’larda İbn Hacer’in dahi böyle bir kayıt düştüğünü anlattı Emecen.

Osmanlı hilafetini desteklemek amaçlı kullanılan “Kureyşîlik” argümanının, 16. yüzyılda Kanunî’nin hilafeti açık bir şekilde ortaya koymasıyla daha çok anlam ifade etmeye başlamış. Hâlbuki Kanunî, kendisini halife olarak ön plana çıkarırken, daha sonra azledeceği vezir-i azamı Lütfi Paşa, kaleme aldığı hilafet risalesinde, halifede Kureyşîlik vasfının aranmaması gerektiğini ve mühim olanın adalet olduğunu yazmış. İbn Haldun de “Mukaddime”sinde halifenin Kureyşî olmasıyla ilgili kısmın doğru olmayacağını ve bunun söylenememiş, sonraki dönemlerde ortaya çıkmış bir söz olacağını anlatmış. 1730’larda İbn Haldun’un mütercimi Pirizade Sait Molla da bu satırların altını çizmiş.

Çocuk padişahlar dönemi (17. asır başları), hareketli bir saltanat-hilafet tartışma dönemi olmuş aynı zamanda. Hilafet makamında oturan kişinin ehil birisi olma şartının çocuk padişahta karşılık bulmuyor oluşu ve hükmetmesinin problemliliği, dönemin vezirleri ve âlimleri tarafından düşünülmüş. Hatta Sunullah Efendi -belki de düşünme işini biraz “abarttığından”- Osmanlı iktidarını yıkıp kendi otoritesini ikame etmeye çalışmakla suçlanmış. Hilafetin saltanatla bir alakasının olmaması gerektiği, önemli olanın efdaliyet vasfı oluşunu vurgulayan görüşler de varmış: “Biz zannediyoruz ki Osmanlı hanedanı alternatifsizdir ve hiç konuşulmadı bu durum. Hâlbuki böyle değil.”

 

Sadullah Yıldız, halifelerimize rahmet diledi

Güncelleme Tarihi: 24 Mart 2014, 11:33
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26