Hz. Asiyeler olacak ki Hz. Musalar yetişsin

Sibel Eraslan Üsküdar Müftülüğü’nde 'Zamanı Kuran Kadınlar' konulu bir konferans verdi. Sibel Eraslan kendi edebi macerasıyla da birlikte Hz. Hacer’den, Hz. Asiye’den, Hz.Meryem’den, Hz. Hatice’den ve Hz. Fatıma’dan bahsetti. Şeyma Subaşı etkinlikten notlarını aktarıyor.

Hz. Asiyeler olacak ki Hz. Musalar yetişsin

Sizlere duruşunu, mücadelesini ve edebi yönünü de çok sevdiğim, benim için çok değerli bir kimseden, Sibel Eraslan’dan bahsetmek istiyorum. Kendisi geçtiğimiz cumartesi günü Üsküdar Müftülüğü’nde “Zamanı Kuran Kadınlar” konulu bir konferans verdi. Sibel Eraslan kendi edebi macerasıyla da birlikte Hz. Hacer’den, Hz. Asiye’den, Hz.Meryem’den, Hz. Hatice’den ve Hz. Fatıma’dan bahsetti. Konferanstan payımıza düşenleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Dinler tarihi açısından baktığımızda hep erkek kahramanlar üzerinden anlatılmıştır tarih. Peygamberler, büyük şairler, edipler… Bu sorgulamalarla da başlamış Eraslan’ın çalışmaları… Eraslan, “insanın fikirleri değişme halindedir” diyor ve ekliyor: “Ben kendime bir yol haritası çizmek istedim, bunun için de çok okudum; istedim ki bir Müslüman genç kadın olarak çıktığım yolda bir izleğim olsun, süreceğim bir yol olsun. Daha sonra bu okumalar yazmaya dönüşecekti.

2000 yılı içinde Yaşar Kaplan Bey, bir gün beni telefonla aradı, 'Bir proje var Sibel hanım, Hz. Peygamber’in (a.s) hayatı yazılacak; fakat her sahabeyi bir yazar, bir edebiyatçı kaleme alacak. Tabii kadın sahabeler de var. Rica etsek Hz. Fatma’yı da siz kaleme alabilir misiniz?' dedi.

Ben dedim ki, 'ben ilahiyatçı değilim, yazamam, cesaret edemem de.' Yaşar Kaplan Bey 'bir Müslüman yazar hanımın Hz. Fatma ile ilgili kitap yazması için ilahiyatçı olması gerekmiyor, ama zannederim Müslüman olması yeterlidir' dedi. Çok ağır bir cevaptı bu benim için. Çünkü biz hep seküler düşünce tarzını eleştiririz ya, hani din ayrı dünya ayrı diye… Hep bunu eleştiririz, ama böyle bir eğitimden geçtiğimiz için hepimizin zihninde bu yarılma var. Benim de zihnimde demek ki şöyle bir ayrım varmış: Hz. Fatıma’yı ancak ilahiyat eğitimi almış kişiler yazabilir, anlatabilir; sair işleri de biz yaparız. Kaleme aldığım kitaplar arasında hikayeler de gördünüz; veya Saklı Kitap gibi 28 Şubat romanı da... Gördüğünüz gibi sadece mukaddes annelerimizle ilgili çalışmaları olan biri değilim. Fakat ben dünya edebiyatı, dini edebiyat diye bir ayrımın da çok doğru olmadığını düşünüyorum.” Derken Yaşar Kaplan Bey'in uyarısı üzerine Eraslan bu teklifi geç de olsa kabul eder.

Bir edebiyatçının başvurabileceği ilk kitap kutsal kitabıdır

Biliyoruz ki ciddi okumalar olmadan güzel ve nitelikli yazmak mümkün değildir. Nitekim Eraslan da bu konuya temas ederek “Bir şey yazmamız için çok okumamız gerekiyor. Aramızda gençler var. Özellikle onlara nasihatim her halükârda iyi bir okuyucu olmalısınız.” diyerek devam ediyor sözlerine.

Kadın Oradaydı” projesinden bahsediyor. 2002 yılında on iki edebiyatçı kadın ile bu amaçla yola çıkmışlar. Ve on iki kişinin hepsi ilahiyatçı da değil. Aralarında Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Halime Kökçe, Melek Paşalı, Nihal Bengisu Karaca, Belkıs İbrahimhakkıoğlu gibi isimler var, Eraslan’la birlikte. Kur'an-ı Kerim’de rol model olarak anlatılan kadınları kaleme aldıkları bu eserden bahsederken Eraslan, edebiyat dünyasında bu annelerimizin bir karşılığı olmadığını da söylüyor. Ve bu yüzden eseri yazdıklarını belirtiyor.

Eraslan’ın tabiriyle Batı edebiyatına baktığımızda bir Jean Paul Sartre vardır, bir Albert Camus vardır. Eraslan bu isimlerden etkilenmiştir. Ve kendisi Freud’dan da bahsediyor. “Bu isimleri biz varoluşçu kimseler olarak tanırız veya yine kendisinin deyimiyle inanç dünyasıyla ilgisiz kişiler olarak biliriz. Ama en inançsız olarak veya modernizmi en tepe noktada savunan kişiler olarak göreceğimiz bu isimler bile, hep Tevrat’la ilişkilendirirler kendilerini. İyi bir Tevrat okuyucusudur hem Sartre, hem Camus, hem Freud. Freud’un psikiyatri ile ilgili her cümlesinin Tevrat’taki arketiplerle ilişkisi vardır. Lacan’ın da öyle. Kendi kutsal kitaplarıyla bu kadar bağlantılı olan bir Batı ile karşı karşıyayız. Batıyı eleştiriyoruz ama eleştirirken hakkını da teslim etmek zorundayız. Oysa bizim son yüzyıllık kültür hayatımıza baktığımızda dine dair çok ciddi bir sansürle karşı karşıya kalıyoruz.”

Ve şöyle devam ediyor Eraslan: “Hiç olmazsa hayatınızda bir kere olsun Kur'an-ı Kerim’i okuyan aranızda kaç kişi vardır diye sorsanız edebiyat dünyamıza, çok az sayıda yazar elini kaldırabilir. Halbuki bir yazarın, bir edebiyatçının ister inançlı olsun ister inançsız olsun, sol görüşten olsun sağ görüşten olsun, yoksul olsun zengin olsun, kadın olsun erkek olsun farketmez, bir edebiyatçının başvurabileceği ilk sıradaki kitap kutsal kitaptır. Bizde ise tam tersine çok ciddi bir sansür yaşanır. Dinden bahsetmek yasak bir şeydir. Mesela bir Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’i çok değerli bir şehir kitabıdır, sosyolojik açıdan da çok değerli edebi bir kitaptır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Tab’î Mustafa Efendi diye bir bestekârdan bahseder. Itri’den bahseder. Itri’den bahsettiği için bir sansür cezasıyla karşılaşmıştır. Veya Yahya Kemal Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nın şairidir ama kendisi bu yüzden adeta cezalandırılmıştır. Bundan dolayı gerici denmiştir onlar için. Türkiye’de bu edebiyata ve sanata dair ayrımcı bakış maalesef bize çok zaman kaybettirmiştir.”

Osmanlıca yaşayan bir dildi, yaşayan bir alfabeydi

Âşık Veysel’le ilgili bir anektodu da aktarıyor Eraslan: “Ankara’daki devlet büyükleri kendisiyle tanışmak üzere Âşık Veysel’i davet etmişlerdir. Âşık Veysel otogardan iniyor. Ama kasketi var, yama üstüne yama kıyafeti var. Ankara’ya girmek, hele ki Çankaya’ya gitmek o kıyafetle yasak olduğu için 'bu köylü amca nereye geldi, böyle kıyafetiyle burada kötü bir görüntü oluşturacak' diye o koca Veysel’i kapı dışarı ediyorlar Ankara’da. Çok uzun yıllar Türkiye’de konservatuarların Türk Halk Musikisi ve Türk Sanat Musikisi bölümleri olmadı. Peyami Safa’nın Fatih Harbiye eserini okuduğunuzda tam o dönemleri anlatır. Darulfünun kapatılıyor, yerine yeni üniversite açılıyor. Bu arada konservatuar dediğimiz o musikiyi dokuyacak olan okul tamamen Batı standartlarına göre değiştiriliyor. Bu, sanatta böyle oldu; müzikte ve edebiyatta böyle oldu. Peki harf dünyasında nasıl oldu?”

Sonrasında harf devrimi ile ilgili görüşlerini ifade ediyor ve aynı zamanda bundan hareketle çalışmalarını yapmak için kaynaklara başvururken karşılaştığı zor durumlardan bahsediyor: “Harf dünyasında da çok büyük bir kriz yaşadık. Bir gecede âlim olarak yatanlar ertesi sabah üç beş yaşındaki çocuğun hafızasıyla uyandılar. Harfleri değişmişti çünkü. Üç nesil üzerinden hep anlatıyorum. Anneannem İstanbul doğumludur, Zeynep Hanım. Vefat edinceye kadar bütün arkadaşlarına mektup yazarken Osmanlıca yazdı. Osmanlıca yaşayan bir dildi, yaşayan bir alfabeydi. Onlarla yazar, söyler, okur, ağlar, sevinir, coşku duyar. Rüyasını o harflerle görürdü. Annem Refika hanım Osmanlıca bilmezdi. Annem için Osmanlıca zor bir alfabeydi. Halbuki anneannem için hayat memat meselesiydi o alfabe. Onunla yazıyor, onunla haberleşiyor, tüm dünyasını o harfler üzerine kuruyordu.

Torunu ben, benim için Osmanlıca diye bir şey yoktu. Üç kuşakta bitirilmiş bir alfabeden söz ediyoruz harf devrimi derken. Benim başvuracağım ana kaynaklar eski kütüphanelerdeydi. Nereden besleneceğiz? Osmanlı edebiyatı yok, Osmanlı kütüphanesi yok. Ben itiraf ederim ki, İngilizce’den çevirilerden okumaya çalıştım. Her çeviri bir kayıptır halbuki. Hz. Fatma ile ilgili Yaşar Kaplan Bey’den teklifi aldıktan sonra dünyada ne kadar Hz. Fatma ile ilgili kitap varsa toplamaya başladım; İngilizce, Fransızca, Farsça, Arapça. Bu kadar dil yabancılaşması içinden siz Hz. Hatice’yi, Hz. Fatıma’yı bulacaksınız.”

Edebiyat kamusunun içine girmek kolay değil Hz. Hatice ile, Hz. Fatıma’yla

Hz. Fatıma Can Parçası adlı kitabı yazıldığında Türkçe telif eser olarak basılmış yedinci kitap olduğunu söylüyor Eraslan ve şöyle devam ediyor: “Siret-i Meryem ise dördüncü kitaptı. Hakkında 34 tane ayet-i kerime var Hz. Meryem’in. Ayrıca Meryem Sûresi var. Soyadı olan Ali İmran isminde mükellef bir sure var. Özellikle bir İslam kadını Meryem ve Ali İmran surelerini çok iyi bilmelidir. Çünkü orada idealize edilmiş, Rabbi tarafından bir çiçek gibi özenle yetiştirildiği ayetler ışığında söylenen Hz. Meryem anlatılır. Onun annesi anlatılır. Allah’a adanmış bir kız evladının nasıl yetiştiği, hangi zor şartlara göğüs gerdiği anlatılır.

Çocuklarımızın her anına göz kulak olamıyoruz. İşte o zaman bu yol haritalarının önemi ortaya çıkıyor. O çocuk annesi babası olmasa da yanında, Hz. Meryem’in yolunda nasıl yürüdüğünü bilmeli, Hz. Asiye’nin nelerle baş ettiğini, Hz. Hacer’in say ederken dualarını ve niyetini, Hz. Ayşe’nin zorluklar içerisinden nasıl kalktığını, Hz. Hatice’nin infakını, Hz. Asiye’nin koruyucu anneliğini, Hz. Fatıma’nın ehli beytin güzel cennet küpeleri olan Hasan ve Hüseyin’i nasıl yetiştirdiğini, nasıl bir anne olduğunu bilmesi gerekir kızınızın, bilmesi gerekir İslam kadınının.”

Hz. Fatma'nın izlerini ararken kaynaklara ulaşmak zordu.” diyor Eraslan. Ve mezhep çatışmalarından da dem vuruyor; “Caferi kaynaklar Sünni kaynakları beğenmiyorlar, Sünni kaynaklar da Caferi kaynaklardan hiç söz etmiyorlardı. Sözbirliği etmişçesine bir sansürün olduğunu farkettim.” diye ekliyor. Üçüncü engel ise kendi ağzından şu şekildedir: “Edebiyat kamusunun içine girmek kolay değil Hz. Hatice ile, Hz. Fatıma’yla. Bunun seküler şekilde sınırları çizilmiş edebiyatta bir değersizlik olarak görüldüğünü farkediyorsunuz. Mesela Hz. Hatice ile ilgili bir kitabın yer almasını istemiyorlar. Bir köşe yazısında bahsetmek istemiyorlar. Özellikle genç edebiyatçıları bu konuda ben vazifeye çağırıyorum, ilahiyatçılarımızı da…

Annelerimiz onlar bizim çünkü. Nasıl annelerimize, büyük annelerimize kaşımız gözümüz benzerse ruhaniyetimiz de benzer. Aceleciliklerimiz benzer, kederlerimiz benzer, üzüntülerimiz benzer. Çok enteresan; Hz. Meryem çalışan, çalışmak zorunda olan, evladına hem ana hem baba olmak zorunda olan bir annedir. Biz hep böyle onlar tarihti masaldı, pırıl pırıl kutup yıldızı gibi parlayan parlak yıldızlardı derken kendimizden uzaklaştırıyoruz onları… Halbuki onlar tüm zamanlara ışık tutan insanlardır.”

Ve Hz. Asiye’den bahsediyor: “Onların hayatına nüfuz edip kendimize bir yol bulmak durumundayız. İlk baktığımızda tarihin ilk koruyucu annesidir Hz. Asiye annemiz. Ona ben kendi sevgimden verdim diyor ayette Allah Hz. Musa için. Bu annesiz babasız çocuğu Asiye bir bağrına basıyor ki sanki kendi evladını yetiştirseydi o şartlarda yetiştirebilirdi. Hz. Asiye köle halktan bir millet ortaya çıkartan anne aynı zamanda. Annelikle toplum olmak arasında çok önemli bir bağ var.”

İffet timsali Hz. Meryem içinse şöyle diyor: “Hz. Meryem aklıyla, fetanetiyle, ferasetiyle temayüz eden bir isim. Kur'an'da 34 yerde geçiyor. İncillerde 19 yerde bahsediliyor. Bizde bitkiye, çiçeğe benzetilen bir Meryem varken, İncil'de daha farklı. Hz. Meryem birincilikle bitirmiştir Beytül Makdis'i. Hz İsa’nın bir sözü var, 'bana okumayı ve yazmayı annem öğretmiştir' diye. Evladını doğurabilmek için çiftçilik yapmıştır. Namusuyla yargılanan bir anne... Hz Meryem hem susma orucuna, hem namusunu susarak savunmaya yazgılanmış ve ağır bir sınavdan geçmiştir. İlk evinden yurdundan çıkartılmış Filistinli odur.”

Göklerde Cebrail (a.s), yerde de Hz Hatice’ydi en büyük dostu Son Peygamberin

Ve Hz. Hatice ile Hz. Fatıma'dan bahseden Eraslan şunları söylüyor: “Hz. Hatice de çalışan bir kadın. Çünkü Mekke’nin işgalini yaşamış, annesini, babasını, kardeşlerini kaybetmiş, savaş görmüş, veba salgını görmüş, bir eşini kaybetmiş, bir eşinden ayrılmış bir hanım. Çocuklarına bakmak zorunda aynı zamanda. (Bizim hukuk bürosuna gelen eşini kaybetmiş hanımlar oluyor. O kadıncağız yer silmeye gidiyor, temizlik yapmaya gidiyor, tezgahtarlık yapıyor, onu yapıyor, bunu yapıyor, çocuklarına bakıyor. Fakat beyefendiler o dört beş çocuğa bakamıyor. Dul kalmış bir kadın ama o evlada ana da olur, baba da olur. Böyle bir ayrım var kadınlarla erkekler arasında.) Hz. Hatice de çok çile çekmiş bir kadın. Her zaman, 'Anam babam size feda olsun ya Rasulallah' diyordu. Bana sorsanız bu fotoğrafta en etkin anaç karakter hangisi: Meryem annemiz mi, Asiye annemiz mi, Fatıma annemiz mi? Cevap, Hz. Hatice… Hz. Hatice’nin o anneler fotoğrafını kanatlarıyla tutan, birleştiren bir kişilik olduğunu hissediyorum.

Mekke’de bir ticaret odası vardı. O dönemin ticaretinde kadın, içki, köle ticareti vardı. O dönemde iki büyük ticaret yolu vardı . Hz. Hatice’nin evi İpek ve Baharat Yolu’nun kesiştiği yerdeydi. Güvenilir bir hanımdı. Ve bu hanım hayat dolu, ümidini kaybetmeyen bir insandı. Resulullah Efendimiz bir dönemden sonra insanlarla bir arada olmak istemiyordu, tek başına kalmak istiyordu. Hz. Hatice hiçbir şey söylemiyor, eşine her türlü imkanı sağlıyordu. Hz. Peygamber üzerindeki yükü yeğenlere taksim ediyor. Efendimiz evden çıktığında arkasından adamlarını yolluyor, başına bir şey gelmesin diye. Sonra dayanamıyor, kendi de gözlemeye gidiyor. Müthiş bir kadın. Göklerde Cebrail (a.s), yerde de Hz Hatice’ydi en büyük dostu Son Peygamberin. Onu annemize, annemizin sevgisine emanet etmiş Allah. Bunda bir hikmet var. Bir anneye emanet edilmiş İsa’yı konuştuk, bir anneye emanet edilmiş Hz. Musa’yı konuştuk; bir annenin merhametine aşkına sadakatine emanet edilmiş son elçiyi konuşuyoruz. Allah'ın rahmeti olan suya ulaşabilmemiz için bile vasıtaya, sürahiye, bardağa, kaba ihtiyaç var. O peygamberleri taşıyan kaplardı onlar. İnfak şampiyonudur Hz. Hatice. Vefatından önce Resulullah Efendimiz ağlıyor. İşini bırakıp 'Anam babam ve bu canım size feda olsun ya Rasulallah, neye üzüldünüz?' 'Ben sizin elbisenizi eski, benzinizi solgun görüyorum.' diyor Hadis-i Şerif’te anlatılana göre. Üzerinde tek elbisesi kalmış. Üç yıl ambargo yapılmış. O ilk Müslümanlar ambargoya nasıl dayandılar? Bu halden nasıl çıktılar? Hz Hatice’nin desteği ve infakıyla çıktılar diyor İhsan Süreyya Sırma.

Hz. Fatma bunları seyrederek büyümüş bir çocuk. Babasının mücadelesini görerek büyümüş. Fatma evden koşarak çıkıyor. Rasulullah secdede. Yeni ölmüş devenin bağırsakları işkembesi üzerine atılıyor. İbn Mesud rivayet ediyor. 'Ben onlara karşı bir şey yapamadım' diyor. 'Ama o anda bir kız geldi' diyor. Fatma 9 yaşlarında. Küçücük elleriyle babasının üstünü temizlerken bu yaptıklarının çirkin bir davranış olduğunu söylüyor. Babası ise, 'Baban bu dini anlatmakla memurdur, onlar istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.' diyor. Hz Fatma babasının şahididir. Halk ona 'Ümmü Ebîhâ' demiştir. Babasının annesi demiştir. Babası odaya girdiğinde derhal ayağa kalkardı. Babası da, o, odaya girdiğinde ayağa kalkardı, kızına çok düşkündü. Odaları yanyanaydı. Hamidullah’ın kitabında güzel bir krokisi vardır. Hasan ve Hüseyin dünyaya geldikten sonra araya bir cam, pencere açtırmıştır, oradan çocukları görebilmek için.”

Hz. Haticeler, Hz. Fatımalar olacak, Hz. Asiyeler olacak ki onların yetiştirdiği Musalar olsun

Bugünkü İslam algısından da söz ediyor Eraslan: “Rasulullah Efendimiz evinde silahı olan bir peygamberdir, fakat 63 yıllık hayatında kaç yıl savaşmıştır? Biz bu hayatı Bedir’den, Uhud’dan, Hendek harbinden ibaret sayamayız. O mükemmel bir babaydı, mükemmel bir arkadaştı, mükemmel bir komşuydu. Onu örnek almak istiyorsak bunları anlatmalı değil miyiz? Bugün İslam’ın güleryüzü yok maalesef. Baktığınızda birbirini gırtlaklayan toplumlar var. Böyle görüyorum İslam toplumunu ve üzgünüm bu yüzden. Allah bizi güzel sözlü olarak ifade etmiş. Konuştuğumuz da, okuduğumuz da, yaptıklarımız da güzel olmalı. İslam mimarları, kazulet gibi gökdelenler dikmemeli. Nasıl bir şey o ki Mimar Sinan hâlâ aşılmadı. Sanki Mimar Sinan’da saat durdu. Mimar Sinan kimdi? Biz neden yeni Mimar Sinanlar yetiştiremiyoruz? Önce yeni anneler yetiştirmemiz lazım tabii. Hz. Haticeler, Hz. Fatımalar olacak, Hz. Asiyeler olacak ki onların yetiştirdiği Musa’lar olacak.

Eraslan, sözlerini vakfın önemine dair cümlelerle noktalıyor: “Şunu söyleyeyim son olarak. Hz Meryem’in annesinin bir duası var, 'Bu doğuracağım çocuğu senin yoluna adıyorum ya Rabbi' diyor. İslam hukukçuları daha sonra bu ayetten yola çıkarak vakıf isminde bir müessese kurdular. Allah yoluna adamak. Endülüs'ün fatihi Tarık b. Ziyad’ın annesiz ve babasız bir çocuk olduğunu ve İslam toplumundaki vakıflarda büyütülmüş bir çocuk olduğunu biliyor muydunuz? O bir tarih sayfasını kapamış, bir tarih sayfasını açmıştır. Endülüs Tarık b. Ziyad’ın kurduğu Endülüs olmasaydı, Avrupa’da ne Rönesans ne Reform olurdu. Avrupa denen şeyi Endülüs kurmuştur. Bugün Üsküdar müftülüğümüz vakıf bilincinin günümüzdeki yansımasıdır. Osmanlı bitirilirken vakıflar bir bakanlıktı. Siz, şu anda aramızdaki hocalarımız, diyanet mensupları böyle bir geleneğin bugünkü temsilcilerisiniz. İnşallah bu vakıf meselesi toplumun anası olmak toplumun öğretmeni olmak meselesi sizden neşvünema bulacaktır.”

 

Şeyma Subaşı haber verdi

Yayın Tarihi: 23 Şubat 2015 Pazartesi 12:30 Güncelleme Tarihi: 23 Şubat 2015, 12:30
YORUM EKLE

banner19

banner36