banner17

Herkes özgürlük diyor, vazifem ne diyen?

Emin Işık Hoca demokrasi, özgürlükler ve insan hakları neymiş anlattı. Gençlere 'kahraman' konusunda önemli bir ismi de zikretti..

Herkes özgürlük diyor, vazifem ne diyen?

 

Emin Işık Hoca’nın Kur’an-ı Kerim tilaveti çok güzeldir. Güzel kaside ve mevlit okur. Musikiden de çok iyi anlar. Hafızdır, tefsir hocasıdır, Kur’an’ın anlamına vukufiyeti yüksektir. Mesnevihandır, Mevlana âşığıdır, tasavvufu da iyi bilir. Hoş sohbettir, nüktedandır, açık sözlüdür, konuşması dobradır. Duyduğu, gördüğü, dinlediği o kadar çok üstad, o kadar çok önemli hadise vardır ki, bu bakımdan bilhassa anlattığı hatıralara doyum olmaz. Bunları anlatırken bazen sinirlenir, bağırarak anlatır; bazen hüzünlenir ağlayası olur… Duruşu ve tavrı ile hâzâ Osmanlı beyefendisidir.

Ben kendisini severim ve nerede dinleme imkânım olursa dinlemeye çalışırım. Her dinleyişimde ondan mutlaka bir şeyler öğrenirim. Bazı sözlerini dinlerken yerimden fırlayıp ellerini öpesim geldiği de olur. Mesela son konuşmasında demokrasi hakkında söylediklerini duyunca neredeyse öyle yapacaktım.

Hakikat ışıltılarını duyunca, insanın ruh hali değişiyor, hatta gözleri de doluyor. Yazarların, çizerlerin, devleti idare edenlerin sabah akşam “demokrasi” dediği bir yerde farklı şeyler söylemek o kadar da kolay değil… Herkes “daha fazla demokratikleşelim” derken siz “neden bütün güzel anlamları demokrasiye yüklüyorsunuz?” derseniz ağır bir yükün altına girmiş olursunuz. Neden? Çünkü bunun böyle olmadığını anlatmak kolay olmayacaktır.Emin Işık

Demokrasiye inanmıyorum!

Geçen hafta Kubbealtı Vakfı’nda konuşan kıymetli büyüğümüz Emin Işık Hoca’yı dinlerken onun bu konuda hakikatin hakkını verdiğine şahit oldum. Açık ve ne bir şekilde; “Ben demokrasiye inanmıyorum” dedi. İnsan hakları beyannamesinin de fasa fiso olduğunu kendi nev-i şahsına münhasır üslubuyla dile getirdi. Bu konuda Emin Işık Hoca şunları söyledi: “Hâlâ demokrasi falan… Ben demokrasiye inanmıyorum. Tarihe inanıyorum. Kontrolden çıkmış bir demokrasi anarşinin ta kendisidir. Güvenini, değerini kaybetmiştir demokrasi…”

Herkes hürriyet diyor, kimse “vazifem nedir” diye sormuyor

Özgürlüğün “Allah’a kul olmak” olduğunu bilen insanlar olarak modernitenin kayıtsız özgürlük anlayışını benimsememiz mümkün değil. Reklamlara bile konu olan “ben özgürüm” kayıtsızlığı, insanın üstündeki ilahi gücün egemenliğini kabul etmiyor. Böyle olunca da birilerinin hürriyet dediği şeyin yaygarasını yapmak Müslüman için abesle iştigal oluyor. Acaba özgürlük söylemini benimseyen kaç kişi meselenin bu boyutunu düşünüyor?

Hep tartışıp durmuşuzdur; İslam’da insan hakları kavramının olup olmadığını… Emin Işık Hoca’nın sözlerinden anlıyoruz ki İslam bu meseleyi herkese ödevler yükleyerek halletmiştir. Herkesin ödevini yaptığı bir toplumda insan hakkı diye bir sorun zaten olmuyor. Emin Işık Hoca bu konuda şöyle diyor: “İnsanlar hep hürriyet istiyorlar. Kimse “vazifem nedir” diye sormuyor? Ödevini yapmayan adamın hürriyeti mi olur? Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi’ne bakın, hep vazifelerini anlatıyor insanlara… Hiç hürriyetten bahsetmiyor. Ey nas, kadınlarınızın haklarına riayet edin, kölelerinizi ezmeyin diyor. Hep sorumluluk yüklüyor. Gandi, Peygamber Efendimizin veda hutbesine hayrandı. Diyor ki; ‘İnsan hakları beyannamesi diye uyduruk bir şey koymuşsunuz önümüze, kim bunları uygulayacak? Müeyyidesi nedir bunların?’ Bu yirmi maddelik insan hakları fasaryasının müeyyidesi yok. Onun için isteyen istediği gibi uygular.”

Mazi bizim karakterimizi de meydana getirir

Tartıştığımız meselelerin birçoklarını da esasında tarih şuuru ile çözmemiz mümkündür. Kendi tarihimizi ve kendi tarihimizdeki müesseselerin önemini anladığımızda kendi kimliğimize yakışan çözümü de bulmuş olacağız. “Eski”ye karşı olmadığımız gibi “yeni”ye de sırf yeni olduğu için karşı olamayız. “Eski”yi lanetlemek nasıl hastalıklı bir düşünceyse “yeni”ye karşı olmak da hastalıklı bir düşüncedir. Her ne kadar “yeni”ye karşı şüpheyle yaklaşmakta haklı olsak da ne tümden “eski”yi savunmak ne de tümden “yeni”yi savunmak durumunda değiliz.

Burada sıkıntı “yeni” veya “eski” meselesi değil, sıkıntı yeninin eski ile bağlantısının olup olmadığı meselesidir. Yani birileri eskiyi tamamen yakıp yıkarak yerine yeni bir şey inşa ediyorsa işte sıkıntı buradadır. İşte bu noktada Emin Işık Hoca şöyle diyor: “Evet, yeniyi alacağız ama o yeniyi eskinin üzerine kuracağız. Aşı yapmak gibi… Alıyorsun bir dal, oraya aşı yapıyorsun. Ama ağaç senin malın olacak.” Yani Hoca demek istiyor ki bize ait olmayan bir şeyin üstüne ne aşısı yaparsanız yapın bu tutmaz. Yenilik olacak ama kimse bizim kültür köklerimizde olmayan bir şeyin üstüne bize ait olmayan Nurettin Topçubir şeyi aşılamaya da kalkmayacak. Bu noktada Emin Işık Hoca, Nurettin Topçu’nun şu cümlesine anlamlı bir atıf yapıyor: “Tarihi olmayanın geleceği olmaz. Kök vermeyen ağaç dal budak saramaz. Eski dediğimiz mazi bizim karakterimizi, şuurumuzu da meydana getirir.”

Bizi köklerimizden mi kopardılar?

Zorba ideolojilerin “eski”ye karşı tarifsiz bir kin içerisinde olduğu açıktır. Eskiye ait ne varsa yakıp yıkmanın derdindelerdir. Yani bunun Türkçesi, insanların kimliklerini ellerinden alıp yerine yenisini vermektir. Kimlikler üzerinde yapılan bir ameliyattır bu… Kurumları “eski”den koparmanın arkasında yatan sebep de budur. Kurumların yenilenmesi veya eski kurumlara yenilerinin eklenmesi belki çağın bir gereği olabilir ve buna kimse de itiraz etmeyebilir. Ancak kimliğinizin bir parçası olmuş olan kurumlarınız kökünden kazınmışsa işte bizim burada itirazımız olacaktır. Emin Işık Hoca bu konuyu da yine Nurettin Topçu’nun şu cümlesiyle ortaya koyuyor: “Hayatına giren yeni kurumlar, tarihin devrettiği miras üzerine oturursa yaşar ve canlı kalır. Tarihten hiçbir şey almadan yeni bir eser meydana koymaya kalkanlar, ölü varlıklar ortaya koymuş olurlar.“

Otuz cilt Mebsud’da tek bir fazla cümle yok

Nurettin Topçu’nun “Çanakkale ruhu” adlı yazısı etrafında konuşmasını sürdüren Emin Işık Hoca, tarihin bizim için hayatî bir önemi olduğunu ifade etti ve bazı tarihî şahsiyetlerden bahsetti. Bu önemli şahsiyetlere dikkat çekmek istediğini söyleyen Emin Işık Hoca, büyük hukukçu İmam-ı Serahsi hakkında şunları söyledi: “İmam Muhammed 16 yaşındayken İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye talebe oluyor. İmam Azam vefat edene kadar dört sene ona hizmet ediyor. Çok velut bir müelliftir. Siyer-i Kebir diye yazdığı risaleyi de İmam-ı Serahsi şerh ederek Mebsud adıyla yeniden kaleme almıştır. İmam-ı Serahsi dahi bir hukukçudur, Hamurabi dâhil, Solon dâhil, bugünküler dâhil dünyadaki gelmiş geçmiş bütün hukukçularının bir numarasıdır.  Otuz cilt Mebsud özettir; tek bir fazla cümlesi yoktur. İmam-ı Serahsi bir İmam-ı Muhammed hayranıdır, onun eserlerini hep şerh etmiştir. Çok müthiş bir adamdır. Hayatının on beş senesi zindanda geçmiştir ve o kitabı da zindanda yazmıştır. İşte senin böyle büyüklerin var, sen gidiyorsun şuna buna hayran oluyorsun. Kahraman yok, kahramanlarını tanıtmak yok. En büyük zulüm bir millete kendi tarihini okutmamaktır.”

Peygamberimiz savunma savaşı yaptı

Söyleşinin sonlarına doğru Emin Işık Hoca, Müslümanlığa tarizde bulunanların, İslam’ın savaş ve kan dini olduğunu söylediğini ifade etti. Peygamberimizin savaş da yaptığını ancak öne çıkan vasfının rahmet olduğunu söyledi. Peygamberimizin yaptığı savaşların hepsinin savunma savaşı olduğunu söyleyen Emin Işık Hoca bu konuda şunları ifade etti: “Şimdi savaşların yapıldığı yere bakalım. Bedir Harbi, Medine hudutları içindedir. Onun arkasından gelen Uhud Savaşı Medine’nin hemen bitişiğindedir. Bir sonraki Hendek savaşı Medine’nin içindedir. Görüyorsunuz hepsi de savunma savaşıdır. Peki, Mekke’nin fethi nasıl oldu? Birinci gün on bin kişilik bir orduyu Şam tarafına doğru yani tam ters istikamete doğru yürüttü. Bir gün ters istikamete gitti ordu, sonradan bir yerden çark etti. Hiç kimse kuşkulanmasın ve Mekke’ye haber uçurulmasın diye… Ve Medine’nin çıkışına da nöbetçiler dikti, ordunun çıktığı haberi Medine’ye ulaşmasın diye… Bir baskın şeklinde aldı Mekke’yi… Gece yarısı Mekke’yi kuşattı, askerlere çalı çırpı toplayın ateş yakın, dedi. Baktılar ki Mekke’nin tüm karşı yamaçlarında ateşler var. Kuşatıldıklarını anladılar. Peygamber Efendimiz’in bölük komutanlarından birisi dedi ki: ‘Bugün Mekke’yi ayaklarımız altında çiğneyeceğiz.’ Peygamber Efendimiz; ‘Asıl Mekke’nin şerefi bugün artacaktır’ dedi ve onu görevden aldı. Kendisini evinden barkından eden, Medine’ye hicret etmeye zorlayan Mekkelilerin hepsini affetti. Demek ki o Rahmet Peygamberidir.”

Ebu Leheb çok pis adamdı

Mekke dönemindeki İşkencelerden de bahseden Emin Işık Hoca bu konuda şunları söyledi: “Ebu Leheb, Peygamber Efendimiz’in kapı komşusuydu. Ne kadar pislik varsa topluyor, getirip Peygamber Efendimiz’in kapısının önüne yığıyordu. Kitaplarda dikenleri yollarına döktüğü anlatılıyor. Peygamber Efendimiz seferde olmadığı zaman yalınayak gezerdi. O zaman insanlar hep böyleydi, uzak yola çıktığı zaman ayakkabı veya ne varsa giyerlerdi. Günlük hayatta çoğu yalınayak dolaşırdı. Bunun için Ebu Leheb, Peygamber Efendimiz’in ayağına batsın diye böyle yapardı. Onun hanımı Ümmü Cemil vardı, onların işi gücü Peygamber Efendimiz’in geçtiği yerlere pislik dökmekti. Bir gün Ebu Leheb’i yakın akrabalarından bir tanesi böyle yaptığı için kınadı; ‘utanmıyor musun?’ dedi. O da bu işi gece yapmaya başladı. Boşuna gelmedi Leheb Suresi yani…”

 

Aydın Başar haber verdi

Güncelleme Tarihi: 05 Nisan 2012, 17:01
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20