Herkes, en azından bir şeyi sevebilmeli

Geçtiğimiz günlerde Mustafa Tatçı, tasavvufî içerikli bir sohbet gerçekleştirdi.. Ömer Yüceller etkinlikten notlarını aktarıyor..

Herkes, en azından bir şeyi sevebilmeli

 

 

Tasavvuf, tekke, şiir, gönül, Anadolu deyince aklımıza ilk gelen isimlerden biri Yunus Emre’dir herhalde. Yunus Emre deyince de aklımıza ilk gelen isimlerden biri Mustafa Tatçı’dır.

Mustafa Hoca, Yunus Emre üzerine yoğun ve uzun çalışmalar yapan, “Bizim Yunus”u anlatan, şerh eden velûd bir yazar, akademisyen. Uzun bir zamandır İBB Kültür Sanat Etkinlikleri’nde “Yunus Emre Okulu” başlığı altında seminerler veriyor. Seminer dediğimize bakmayın, Tatçı’nın konuşmaları alışıldık seminer konuşmalarına benzemiyor hiç. Tatçı hoca bir akademisyen olmasına rağmen akademik dilden sıyrılamayanlardan değil. Bu yüzden bu seminerler sohbet havasında geçiyor. Fakat sohbet bazen, Mustafa Tatçı’nın kendi tabiriyle, “kabadayı sohbet” kıvamına da gelebiliyor. Kabadayı sohbetten kasıt Hoca’nın “Elif’i mertek sananlar”a, “Elif’i bilmeden nice okuyanlara” dair eleştirileridir.

Herkes, en azından bir şeyi sevebilmeli

15 Mart Cumartesi günü, “Mevsimlerin Tasavvufî Anlam Derinlikleri” alt başlığı bulunan seminere gecikmeli olarak gittiğimizde, bahsettiğimiz gibi bir sohbet havasına dâhil olduk. Salona girdiğimde huzurevlerinden bahsedildiğini işittim. Tatçı, huzurevlerine gerek kalmadan büyüklerimize sahip çıkmamız gerektiğini söyledikten sonra, seminerin asıl konusuna döndü. “Mürşidler evvela aşk öğretir müride, onu aşkla doldurur” dedi. Mürşid, müridi baştan ayağa aşk ile irşad edermiş. Yunus Emre'nin aşk ile dolup taştığını, "Gel gör beni, aşk neyledi" derken aşkın O'na ağır geldiğini değil de, ne haller yaşattığını belirtti ve Yunus'un burada "fark makamı"nda olduğunu söyledi. “Fark” ve “cem” makamlarına dair kısa bilgiler verdi. Tatçı'ya göre herkesin en azından bir kişiyi, bir şeyi sevmesi gerekiyormuş. Çocuğu, eşi, arkadaşı... Bu Allah'ı sevebilmeye, Allah için sevebilmeye bir hazırlık imiş.

Niyazi-i Mısrî Hazretleri'nin, "Deme kim Hakk’ı sende/ Mevcûd ola ya bende/ Ne sendedir ne bende/ Sığmaz ol bir mekânda" beytiyle başlayan ilahîyi şerhe başladı Tatçı. Mısrî'nin ilk mısrada tenzih ve teşbih ile Musevîlik ve İsevîlik'e atıf yaptığını, ikinci mısrada ise Muhammedîlik'i gösterdiğini söyledi. Şerh bitene kadar ara ara farklı konulara değindi. "Tasavvuf meczub yetiştirmez!" dediğinde aklıma Şeyh Şaban-ı Velî Hazretleri'nin, "Meczub değil, cazib olunuz!" düsturu geldi. "Fakat bir fedai çıkar, yaşadığı halleri anlatmaya başlar cezbe ile. Allah da bu işin reklamını bu fedailerle yaptırır!" diye ekledi.

“Şeyhler, Allah ile kul arasına girer” sözleri, boş lakırdıdır

Ulu Cami'de vaaz verecek "fedai"nin boynunun gövdesinden ayrılacağını da belirtti. Şeyhlerin Allah ile kul arasına girdiğine dair lakırdıları da kati bir dille reddetti. Daha sonra Lütfi Filiz Hazretleri'nin, şeyhi Osman Dede'ye intisabıyla ilgili bir hikâye anlattı. Lütfi Filiz, Osman Dede'ye meramını anlatır; Dede de O'nu akşam yemeğine eve davet eder. Sofra kallavîdir fakat masanın ortasında bir de rakı şişesi vardır. Osman Dede Lütfi Filiz'e "Doldur!" der, Filiz doldurur bardağı. "İç!" der. Lütfi Filiz bir anlık tereddüt duyar fakat "34 senedir ibadet ettim Allah'ı bulamadım; vardır efendinin bir bildiği!" diyerek bardağa uzanır ve "Tamam, dur!" sözüyle karşılaşır. Artık Lütfi Filiz, Osman Dede'nin mürididir. Tatçı bu müritlik imtihanında kimin bardağa el uzatmayacağını sorduğunda bir tek benim elimin havaya kalktığını gördüm ve Tatçı'nın "Senin işin çok zor!" cümlesiyle imtihanın zorluğunu bir kez daha anladım.

Sürekli Allah ile olanlar, sürekli ibadettedirler

Daha sonra ariflerin Allah ile olan münasebetlerinden bahsetti Mustafa Hoca. Ariflerin bulundukları mecliste dua edilir ve arifler duaya âmin derse dua kabul buyurulurmuş. Ariflerin bulundukları yerde kıble sorulmazmış. Daha sonra salât-ı daime geldi konu ve Karabaş-ı Veli Hazretleri'nin, "Cemaate yetişmek için namaza koşarak gidilmez!" içtihadının salât-ı daimi yaşatmak için olduğunu söyledi Tatçı. "Salât”ın sıla ile aynı kökten geldiğini ve salât-ı daimin sıla-i rahimle ilişkili olduğundan bahsetti. Sürekli Allah ile olanların sürekli ibadette olduğunu söyledi.

Daha sonra Yunus Emre'nin, "Dîn ü millet sorarısan âşıklara dîn ne hâcet/ Âşık kişi harâb olur âşık bilmez dîn diyânet" beyitiyle başlayan ilahîsini şerh etti Mustafa Tatçı. "Din"in İslam ile farklı anlamlar ihtiva ettiğini söyledi. Münker ve nekir meleklerinin geçtiği beyitle ilgili annesinden bir alıntı yaparak irfana dikkat çekti. Mustafa Hoca annesine muzipçe, "Anne, münker nekir geldiğinde ne diyeceksin?" dediğinde annesinin, "‘Gidin başımdan!’ derim" dediğini ve bunun Allah ile kurulan direkt münasebetten kaynaklandığını açıkladı. Konuşmanın sonunda Yunus'un bu şiirinin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından basılan Yunus Emre Divanı'ndan kaldırıldığını üzülerek dinledik.

Ders bittikten dışarıdaki sohbetimizde Mustafa Hoca geçenlerde Bursa'ya gittiğini ve Safiyüddin Eşrefoğlu ile görüştüğünü, gerek İstanbul'daki gerek Anadolu'daki tekke cihazlarının perişan durumda olduğunu konuştuklarını anlattı. Sadık Yalsızuçanlar'ın bu konuyla ilgili bir program yapacağını söyledi. Biz de buradan bu konuya ve yakında yapılacak programa dikkat çekmeyi bir vazife biliriz.

 

Ömer Yüceller yazdı

Güncelleme Tarihi: 23 Haziran 2018, 14:26
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26