Her muhitin farklı bir ilim anlayışı var!

Salih Tuğ, maaşını hademelere dağıtan, misafirinin bavulunu taşıyan, hakkındaki övgüleri okumayan Muhammed Hamidullah’ı anlattı.

Her muhitin farklı bir ilim anlayışı var!

 

Babıali Sohbetleri’nin geçen haftaki konuğu Türkiye’nin yakın tarihinin tanıklarından Prof. Dr. Salih Tuğ Hoca idi. Eski günlerin ve eski İstanbul’un yâd edildiği toplantıda Metin Eriş ve Zeki Kuşoğlu’nun sorularını yanıtlayan Salih Tuğ Hoca, dostu ve hocası Muhammed Hamidullah Hoca ile ilgili hatıralarını da anlattı.Salih Tuğ

Kültürün muhiti Suriçi’dir

Eskiden Ahırkapı’da oturduğunu ve kültürel muhite yakın olduğunu söyleyen Salih Tuğ Hoca, vazifesi gereğince önce Bağlarbaşı’na, sonra da İçerenköy’e gitmek ve böylece kültürün muhiti olan Suriçi’nden kopmak durumunda kaldığını ifade etti. Bu konudaki derin üzüntülerini dile getiren Salih Tuğ Hoca: “Kültüre hizmet etmek isteyenler Suriçi’nde yaşamalıdır. Çünkü kültürün muhiti Suriçi’dir” dedi.

Ahırkapı’nın; Fatih Sultan Mehmet’in vezir ve yakınları ile dolu olduğunu söyleyen Salih Tuğ Hoca, “Ahırkapı” kelimesinden hoşlanmayanların bu isimden kurtulmak için oranın ismini Cankurtaran Meydanı diye değiştirdiğini söyledi. Bu işi orada oturan bir belediye şube müdürünün yaptığını ifade eden Salih Tuğ Hoca; “Bu durum bazılarına musallat olan bir kompleksten kaynaklanıyor” dedi.

Kara Cehennem İbrahim de kim?

Tarihi mahalle ve sokak isimlerin değiştirilmesini bir kompleks olarak gören Salih Tuğ Hoca, bunun bir başka misalini de şu cümlelerle aktardı: “İsmini vermek istemediğim bir sanat tarihi hocamız oralarda bir yerde oturuyor. Oturduğu sokağın adı Kara Cehennem İbrahim Sokağıydı. Bu Profesör oranın ismini değiştirtti. Kara Cehennem İbrahim kimdi biliyor musunuz? Fatih’in fedaisiydi. Fatih’in yanında durur, elinde gürz ile dolaşırdı. Yaklaşan olursa vururdu, böyle kahraman bir adamdı. Şimdi onun ismi unutuldu.”

İlk defa âlimleri Fatih Camii’nde tanımış

Eski İstanbul’a dair anlattığı bu anekdotlardan sonra öğrencilik yıllarından da bahseden Salih Tuğ Hoca, 30’lu yıllarda Molla Hüsrev Efendi’nin Fatih Camii’nde ders verdiğini, dışarıdan vaaz gibi anlaşılan bu derslere babasının da katıldığını söyledi. Bu derslerin vaaz olmadığını ve bu derslere herkesin alınmadığını söyleyen Salih Tuğ Hoca, bu derslere babası ile birlikte gittiklerini ve caminin halıları üzerinde nasıl da sevinerek koştuklarını anlattı.

Mahmut BayramBu derslerde Mahmut Bayram Hoca, Abdulhalim Akkul Hoca, Salih Şeref Hoca ve Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı da yapmış olan Yaşar Tunagür Hoca gibi isimleri gördüğünü ifade eden Salih Tuğ Hoca, daha sonraki yıllarda hukuk fakültesini bitirdikten sonra İslam Hukuk Tarihi’nde doktora yapmaya karar verdiğini, bunun için de baba dostu Mahmut Bayram Hoca’dan Horhor Caddesi’ndeki Kızılminare Mescidi’nde her gün sabah namazından sonra Arapça dersi aldığını söyledi.

Hasan Basri Çantay ‘Ezher’e gitme’ dedi

Üniversiteden sonra Mısır’daki El Ezher’e gitmek istediğini söyleyen Salih Tuğ Hoca, Mahmut Bayram Hoca’nın kendisini Hasan Basri Çantay Hocaya götürdüğünü ve ona; “Bu, Ezher’e gitmek istiyormuş” dediğini, onun da kendisine; “Sakın oğlum, şaşırırsın feleğini, oralarda sapıtırsın. Yanlış şeyler öğrenirsin” dediğini söyledi. Çantay Hoca’nın neden böyle söylediği konusunu da açan Salih Tuğ Hoca; “Orada Osmanlı muhitinin alıştığı bir biçimde İslam’ı değerlendirmekten farklı şeyler var” dedi.

Burada bir hatırlatma yapmamız yerinde olacaktır. Her ilim muhitinin kendine göre bir ilmî anlayışı vardır. Osmanlı’nın mirasını temsil eden âlimlerimiz ilimde Osmanlı geleneğine sıkı sıkıya sahip ve bağlı idiler. Osmanlı ilim geleneğinde sünnete ve dinin edeplerine sıkı sıkıya bağlı olma prensibi vardır. Mısır’daki Ezher Üniversitesi’nin de kendine has bir anlayışı vardır. Başlı başına önemli bir ekolü temsil eder. Dolayısıyla İstanbul’daki Osmanlı medreseleri ile Mısır’daki Ezher’in farklı ekollerden geldikleri bir vakıadır. Bunun için kendi ekollerine sıkı sıkıya bağlı olan Osmanlı ulemasının farklı gördüğü ekolleri garipsemesini bir ölçüde yadırgamamak gerekir. Zira Mısır ulemasının da İstanbul ulemasını hiçbir zaman eleştirmediğini söyleyemeyiz.

İstanbul ulemasının da, Mısır ulemasının da ellerinden öperizYaşar Tunagür

Fakat günümüzde iletişimin yaygınlaşması ile İslam uleması arasındaki irtibatlar kuvvetlenmiş ve ulemanın bir araya geldikleri platformlar artmıştır. Bu da ümmetin birliği ve dirliği adına güzel bir imkândır. Unutmayalım, insanlar tarihî köklerinden ayrı bir şekilde düşünemezler. Bizim de üzerimize Osmanlı’nın ilim anlayışı sinmiştir. Biz bu sayede moderniteye karşı hâlâ dayanıklı durabiliyoruz. Onun için bizim kendi ekolümüze bağlılığımızı yitirmememiz gerekiyor. Ancak şu da var ki dünya eski dünya olmadığı için bugün Mısır ekolüne karşı daha sıcak bakmak durumundayız. Yani kısacası İstanbul ulemasının da, Mısır ulemasının da ellerinden öpüyoruz.

Ezher nasip olmadı

Mısır’da savaş olduğu için Ezher hayallerinin suya düştüğünü söyleyen Salih Tuğ Hoca, doktora yapmak üzere edebiyat fakültesine girdiğini söyledi. Bu esnada 1956 yılında Muhammed Hamidullah Hoca ile tanıştığını söyleyen Salih Tuğ Hoca, Hamidullah Hoca’nın Tarih bölümünde dersler verdiğini, Suat Sezgin’in de onun tercümanı olduğunu söyledi.

Hamidullah Hoca’nın sıradan bir Hindistanlı profesör olmadığını söyleyen Salih Tuğ Hoca, bu kıymetli âlimin tahsil hayatının Avrupa’da geçtiğini, iki doktorası olduğunu, birincisini Paris’te yaptığını ve Peygamber Efendimizin diplomatik yazışmalarını içeren bir çalışma olduğunu, ikincisini ise Almanya’da yaptığını söyledi.

Maaşını hademelere dağıtırdı

Hamidullah Hoca’nın sakallı, zayıf bir kimse olduğunu, başında devamlı kalpağı olduğunu ancak derslerde onu çıkardığını söyleyen Salih Tuğ Hoca sözlerine şöyle devam etti: “Hamidullah Hoca ile arkadaş gibi olduk. Huyunu ve suyunu da tanıdık. Yaptığı her şeyi Allah rızası için yapardı. Aldığı maaş en yüksek maaştı. Otelde kaldığı için maaşını otel masraflarına verirdi. Kalanını da hademelere dağıtırdı. Paris’e gideceği zaman cebinde beş kuruş parası kalmazdı.”

Muhammed HamidullahO bir azizdi yani veliydi

Muhammed Hamidullah Hoca İslam’a adanmışlık ve fedakârlık yönleri ile bizim de çok takdir ettiğimiz ve muhabbet duyduğumuz bir isim. Salih Tuğ Hoca, Muhammet Hamidullah Hoca’nın bu yönüyle ilgili olarak şunları söyledi: “Onun Paris’te Madam Sifer diye bir yardımcısı vardı. Hamidullah Hoca’dan çok şikâyet ederdi. Kendisine; ‘Ben buna söylüyorum, hepsini dağıtma, bir kenara biriktir. Paris’in kenarında güzel güzel evler yapılıyor, bir ev alalım’ dediğini söylerdi. Madam Sifer onun hakkında ‘aziz’ diyordu. Yani ‘veli’ demek istiyordu. Onun azizliğini gösteren şeylerden birisi de ölene kadar ilimle meşgul olmasıdır.”

Bavulumu kaptı gitti

Salih Tuğ Hoca o zayıf insanın yani Hamidullah Hoca’nın misafirin bavullarını nasıl taşıdığını şöyle anlattı: “1963 senesinde Kanada’ya giderken Paris’e uğrayıp onu ziyaret etmiştim. Benim bavullarımı alıp altıncı kattaki odama çıkartmıştı. Ben bavullar çalındı sanmıştım. Hocanın yardım anlayışı böyleydi. Hoca’nın götürdüğünü öğrenince peşinden koştum ama yetişemedim.”

Övgüleri okumazdı bile

Salih Tuğ Hoca, Hamidullah Hoca’nın nefsine paye vermeyen güzel ahlakına dair de bazı ipuçları verdi ki bunlardan birisini şöyle ifade etti: “Kendisi hakkında yazılan yazıları bize toplattırır ve ayırt ettirirdi. Hangisi methediyor, hangisi tenkit ediyor onları ayırttırırdı. Övgüleri ayırırdı; onları okumazdı bile. Tenkitleri okurdu. Sadettin Yüksel’in tenkitini iyi buluyordu. Ama kendisi; ‘Ben rüyamda görmüyorum bu yazdıklarımı… Bunları hadis kitaplarından çıkartıyorum. İlle de budur da demiyorum; bu benim şahsi görüşümdür diyorum’ derdi.”

Salih TuğEba Eyyüb El Ensari’ye ziyarete giderdi

Hamidullah Hoca’nın Türkiye’ye geldiği zamanlarda büyük hürmet ederek ziyaret ettiği bir kimse olduğunu söyleyen Salih Tuğ Hoca, bu kimsenin kim olduğunu şöyle açıkladı: “Türkiye’ye geldiğinde vakit kaybetmeden hemen o gün içerisinde Eba Eyyüb El Ensari’ye gider, ziyaret ederdi. Ondan sonra da Kemal Kuşçu’ya ve diğer tanıdıklarına giderdi.”

Hamidullah Hoca’nın Türkiye’yi ve Türkleri çok sevdiğini söyleyen Salih Tuğ Hoca, Amerika’nın Florida eyaletinde vefat eden Hoca’nın cenaze işlemlerinin de Yusuf Ziya Kavakçı tarafından yani bir Türk tarafından yapıldığını söyledi. (Merve Kavakçı’nın babası)Salih Tuğ

Müslüman entelektüelleri geleceğe hazırladı

Salih Tuğ Hoca’nın konuşmasının ardından dinleyiciler arasında bulunan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hoca söz alarak Hamidullah Hoca’nın bir dönem neden Paris’ten uzaklaşmak istemediğini anlattı. Nevzat Yalçıntaş Hoca bu konuda şunları söyledi: “Niçin Paris’i terk etmiyordu? Bir sebebi; çalışmaları olmasındandı. Fakat ikinci sebebi; her Pazar üniversitedeki talebe yurduna gitmesi, oradaki gelecek vadeden, entelektüel boyutu olan Müslüman gençlerle hiç aksatmadan sohbet sual tarzında ders yapmasıydı. Müslüman ülkelerin öğrencileriydi bunlar. Hamidullah Hoca bu derslerle bir grup Müslüman entelektüeli geleceğe hazırlamıştır. Paris’teyken ben de o derslere giderdim. Hoca o toplantılara, hiç kimseden de geç gelmezdi. Orada bir kısım dinî ilimlerle ilgili fikirlerini söyler, ondan sonra da dünyanın gidişatı ile ilgili istikamet gösterirdi. Hamidullah Hoca bu gençleri bırakmak istememiştir.”

 

Aydın Başar haber verdi

Yayın Tarihi: 01 Aralık 2012 Cumartesi 10:18 Güncelleme Tarihi: 02 Aralık 2012, 11:14
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Oyan
Mehmet Oyan - 9 yıl Önce

Öğrenciliğimde Ankara Türkocağında verdiği bir konferansında bulunmuştum.Tercümanlığını Y.Ziya Kavakçı Hoca yapıyordu.Tercemeyi yetersiz gördüğünde Kavakçı'yı öyle değil böyle demelisin diye uyarıyordu.Allah rahmet eylesin.

banner26