Hepimiz Allah'ın okulunda öğrencileriz

Rahmetli âlim Said Çekmegil'in kızı Semra Kürün, Kayseri’de ‘Kur’an’da Peygamber Tasavvuru’ konulu bir konferans verdi..

Hepimiz Allah'ın okulunda öğrencileriz

 

Kutlu Doğum haftası münasebetiyle, rahmetli âlim Said Çekmegil'in kızı Semra Kürün Hanımefendi Kayseri’de İlim Hikmet Vakfı’nın konuğu oldu. "Kur’an’da Peygamber Tasavvuru" konulu ve hanımlara yönelik olarak düzenlenen konferansa ilgi yoğundu. Türkiye’nin ilk kadın müfessiri, sekiz ciltlik "Okuyucu Tefsiri"nin yazarı Semra Kürün Hanımefendi, konuşmasının başında Efendimiz hazretlerinin yaşam felsefesinin her zeminde ve zamanda hayata geçirilmesinin gerekliliği üzerinde durdu.

Hepimiz Allah’ın okulunda öğrencilerdik

Bâtıl sistemlerin üzerimizde oynadıkları sinsi oyunlarından ve Müslümanları pasifize edebilmek için gereken her türlü düşünceyi önlerine koyarak bizi kendilerine benzetmenin yolunu elde ettiklerinden, onlar gibi düşünme ve onlar gibi hayata bakmamıza zemin hazırlandığından bahsetti uzun uzun. İstisnaların bu kaideyi bozmayacağını da sözlerine ekledi. Kendimize ait değerleri fark etmemizin gerekliliğini altını çizerek vurguladı.

İnsan fıtratının hata yapmaya meylinden girerek Efendimizin de “zelle” diye ifade edilen kimi hatalarının olabildiğini söyledi. Semra Kürün Hanımefendi’nin sergilediği düşünceye göre, hepimiz Allah’ın okulunda öğrencilerdik. Öğreniyor, öğretiyor, aydınlanıyor ve aydınlatıyorduk. Efendimizin bize öğrettiği yolda yapıyorduk bunu. Çünkü O’nun kutlu öğretileri ile aydınlanarak şerefli konumumuzun farkına varmış, gayrimüslimlerin muhatap olmadığı yüce Rab ile muhatap olmuş insanlardık.Semra Kürün

Acaba çocuklarımızı güzel ortamlarda mı büyütüyorduk?

Hz. Peygamber bir adak sonucu ağır bir sınavdan geçen Abdullah’ın oğluydu. O peygamber, doğmadan babasız, 6 yaşında annesiz kalıyor; dedesinin ve amcalarının himayesinde hayatın sıkıntılarını yudumlayarak yaşıyordu. Burada bir yetimin duyabileceği duyguları tasavvur etmeliydi ama o her yetim gibi değildi. Büyürken çok güzel bir avantaj içindeydi çünkü o amcalarıyla beraber Kureyş’in meclislerinde bulunma şansına sahipti.

Tam da burada günümüze dönüyordu Semra Hanım. “Ya biz ve çocuklarımız?” sorusuyla. Acaba çocuklarımızı güzel ortamlarda mı büyütüyorduk? Peygamberlik hariç hepimiz peygamberin yaptığı her işi Allah’ın izniyle yapabilirdik. Bunu vahiy yolundan sapmadan duygularımızla ve irademizle yapmalıydık. Acziyetten ve beşeri endişelerden kurtularak bu şerefli görevin takipçisi olmalıydık.

O yüce peygamber amcalarının yanında zaman zaman Kureyş ileri gelenlerinin karar meclislerinde yer alarak, ticaret kervanlarında bulunarak seçilmişliğe hazırlanan bir yetimdi. O güzel konumdaki amcalar yeğenlerine değer veriyor ve yanlarından ayırmıyorlardı. Ondaki kabiliyeti görüyorlardı. Biz ise yetimlere sadece acıyorduk. Bu yüzden tüm dünyada İslam’ın ve insanlığın yetimleri ilgisizliğin kıskacında acınacak durumdaydılar.

O, meclislerde dolaşırken haram ayında yapıldığından dolayı Ficar (Günah) savaşı diye adlandırılan ve birkaç gün süren çatışma sırasında amcalarının yanında bulunmuş, yerden topladığı okları onlara vermişti, daha 14-15 yaşındaydı.

Bu olaydan daha sonra, “Abdullah ibn Cudan'ın evinde öyle bir antlaşmaya tanık oldum ki, onu kırmızı develere değişmem. Böyle bir antlaşmaya şimdi çağırsalar yine hemen kabul ederim.” dediği ve Mekke'de yerli, yabancı zulme uğrayan herkese yardım etmeye, mazlumun gasp edilen hakkını zalimden alıp kendisine vermeye karar verilen 'Hilful-Fudul (Erdemler antlaşması)’da da yer almıştı.

Onların kul olma bilincine ermeleri için de gayret etmeliydik

Ya biz ne yapıyorduk; Çocuklarımızı camiye götürmüyor, sohbete götürmüyor, dost meclislerinde bulundurmuyor, bilgisayar ve televizyonların çürüten kucağına mahkûm ediyorduk. Bir peygamberi peygamber yapmaya hazırlayan olaylar arasında onun yetişmesinin önemi düşünüldüğünde ebeveynlere de bu konuda çok iş düşüyordu. Çocuklarımıza sahip çıkmalıydık. Onları yanımızdan ayırmamalıydık.

Semra KürünDünyalığını kazanması için dershanelerle vesaire desteklediğimiz çocuklarımızı 20 yıl eğitime teslim ederken, onların kul olma bilincine ermeleri için de gayret etmeliydik. Yetmemişti sekiz yıl ve kreş, şimdi de çocuklarımız 4+4+4 ile elimizden alınıyor, bizim de canımıza minnet oluyordu. Semra Hanım bu vurguyu sık sık dile getiriyordu. Kariyer ve statü sevdasına çocuklarımızı kaybetmemeliydik.

Kurulan tuzaklardan bahsederken İmam Hatiplerin ve İlahiyat Fakültelerinin ilk açılış zamanlarına getirdi sözü. Bunların “tamamen İslam’ın tahrif edilmesi için ayetlerin ketmedilmesi için devlete dayanan bir din anlayışının insanlara empoze edilmesi maksadıyla kurulmuş müesseseler” olduğunu iddia etti. “Bizim okullarımız bizi içerden vurmak için kurulmuştur” diyor ve orada yetişen çocukların ya vahdet-i vücutçu ya tasavvufçu ya da felsefeye dayalı bir din anlayışıyla yola çıktığını belirtiyordu. “İçerden vurulduk” diyordu.

Evimizde çocuklarımıza vahiy anlayışını vermedikçe Allah’ın istediği biz olamıyorduk. Peygamberin koyu cehalet içinde tek başına yola çıktığında kısa sürede ümmet oluşturmuştu ya biz neredeydik? Efendimizin yüreğindeki o heyecana ermek için ruhu olgunlaştırmak, beslemek gerekirdi.

Batılın kadını pasifleştirmek için elinden geleni yaptığını da söylüyordu

Biz, Efendimizin temizliğinin ve toplum tarafından kabul edilirliğinin devamı olmalıydık, çünkü peygamberlik müessesesi hariç Allah’ın katında insanlardan hiç kimseye ayrı özellik verilmemişti.

O torpil yapmazdı. Hepimiz insandık. Efendimiz de beşerdi bizim gibi. Madem böyleydi, o halde bizler de Efendimizin izinden gitmeliydik. Semra Hanım, Hz Ömer’in hutbedeki yanlışını düzelten kadın gibi hakikatin şahidi olmamız gerektiğini anlatırken, batılın kadını pasifleştirmek için elinden geleni yaptığını da söylüyordu.

Kur’an’ı anlamada kimseye imtiyaz tanınmazdı. Herkes Kur’an’ı anlama şansına sahipti ancak ve ancak Kur’an hakkında fetva vermeye ona ehil olanlar, bunun ihtisasını yapanlar sahiptiler.

Düşünmeliydik. Gücümüzü tespit etmeliydik. Biz neredeydik,  birikimlerimizi, gücümüzü irademizi nerede kullanıyorduk? Bunları sorguluyordu. Uluslararası İslam Konferansı’nın da bu anlaşma doğrultusunda olacağını umut ediyordu.

Başbakana, yaptığı kimi işlerden dolayı övgü dolu sözlerden sonra Allah’ı politikaya yem yaptığına getirdi sözü. “Ilımlı İslam” ve “radikal İslam” tarif ve yorumlarının dine verdiği zararların tehlikesinden bahsetti kısaca.

Evet, bugüne gelene kadar örtülerimiz ve ibadetlerimizle çok zor bir süreçten geçmiştik. Şimdi siyasi algılama gücüne sahip olacak ve kadın olarak aynen peygamberin kalktığı yerden ayağa kalkacaktık. O da cahiliye içindeydi. Toplumdaki statüsünü kullanarak, tek tek insanlarla konuşarak, onları vahiyle buluşturarak ruhlarını İslam’a hazırlamış ve iktidar olmuştu. Evet, o siyasi dehaya sahipti ama aklını, muhakemesini ve tefekkürünü olaylar üzerinde yoğunlaştırıp düşünen ve düşündüren diğer insanlar da siyasi gücü elde edebilirdi.

Toplumun derdiyle dertlenmek gerekirdi peygamber tasavvurun tamamlanması için

O peygamber ki Hacer-ül Esved taşının yerine konmasında büyük bir toplumsal facia olacakken çok güzel bir siyasetle o taşı alıp kendisi yerine koymakla hem kabile çatışmalarının doğuracağı sosyal kaosun önünü kesiyor hem de şerefleniyordu. O, zayıfların, acizlerin, otoriter emperyalist güçler tarafından ezilenlerin sıkıntılarına karşı gösterdiği hassasiyetle irade ve siyasi dehaya ulaşmıştı. Biz de öyle yaparsak o siyasi dehaya ulaşılabileceğini söylüyordu Semra Hanım.

Efendimizin kendisine hayranlık uyandıran sevilen sayılan bir imaj oluşturduğunu, bizlerin de onun izinden yürümemizi ısrarla vurguluyordu. Yine Efendimizin Hz. Hatice ile evliliğini de peygamber tasavvuru içinde değerlendirerek günümüzde kızlarımızı yetim ve insanî özelliklerle donanımlı olan adaylara değil de, maddi gücüyle değerlendirdiğimiz kişilere verdiğimizi de vurgulamadan geçmiyordu.

Efendimiz gibi düşünmek, onun gibi toplumun ıslahı için düşünmek, toplumun derdiyle dertlenmek gerekirdi peygamber tasavvurun tamamlanması için. “Efendimiz, sorumluluklarını yerine getirmek ve toplumun ıslahı için elinden geleni yaptıktan sonra duaya açardı ellerini, ya biz din için ne yapıyoruz?” diyordu. Dinin tahrifatından vicdanımız sızlıyor muydu?

Oysa Allah’ın rızası ancak peygamberin getirdiği metotlara uymakla gerçekleşirdi. Daima onunla kendi aramızda kritik yapacağız diyordu. İnsan ıslahatının yanı sıra tevhit ıslahatına da seferber olmalıydık. Efendimiz gibi sözü ile özü bir olmalıydık. İki cihan saadeti için çalışmalıydık. Duyguları köleleştirilmiş ruhlar olmamalıydık. Bu ruhları uyandırmak da bizim görevimiz arasındaydı. İtilmek ve dışlanmak pahasına İslam yolunda yürümeliydik. Efendimiz silik ve miskin bir şahsiyet değildi, biz de öyle olmamak zorundaydık. Bunu imanımızla yapmalıydık. Sıkıntılara göğüs germeli ve dik duruşumuzu devam ettirmeliydik. Düşünen insanların gönlünde taht kurmak, alan değil veren olmalıydık her zaman.

Öyle inanıyorum ki "Kur’an’da Peygamber Tasavvuru" konusu çerçevesinde konuşmasını, Efendimizin bir ilah değil, beşer ve elçi olduğu, yaptıklarının peygamberlik makamı hariç herkesçe yapılabilirliği vurgusuyla tamamlayan Semra Hanım, inanç ve hayat ilişkisine dair vermiş olduğu onlarca örneklendirmeyle bendeki de dahil olmak üzere birçok konuda kimi ezberlerin bozulmasına ve kafalarda araştırmaya yönelik soru işaretlerinin oluşmasına kapılar aralamıştır.

 

Sergül Vural Kayseri’den bildirdi

Güncelleme Tarihi: 17 Nisan 2012, 00:09
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
murat kapkıner
murat kapkıner - 7 yıl Önce

Mübarek, merhum Alaaddin Ağabey'imizin muazzez eşi Semra Abla'mız, umarım Tefsir'ini bana ödemeli olarak gönderir. Mübarek Abla'mızın, Alaaddin Abi'nin hasreti ve göz yaşlarıyla ellerinden öpüyorum. Mıhlı Mah. Bağbaşı 11. Sk. Nu:20/D Küçükkuyu/Ayvacık/Çanakkale

malatyalılar.
malatyalılar. - 7 yıl Önce

Murat abiye Malatya dan selamlar.

banner19

banner13