Hedef artık İslam devleti değil medeniyeti

Sana çok yükleniyorlar ey İslamcı denilen Müslüman. Ama özgünlüğünü yitirme sakın! İslamcılık konferansından iki tebliği değerlendiriyor Beytullah Önce.

Hedef artık İslam devleti değil medeniyeti

 

Sakarya Üniversitesi’nin Türkiye’de İslamcılığın Dönüşümü  konferansında Tasfiye Dergisi yazarlarından Habil Sağlam ve Asım Öz’ün tebliğleri, farklı tartışmaları beraberinde getirdiği için sık atıf yapılan tebliğler oldular.

Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün Kriz ve Kritik Konferansları  üst başlığıyla ve Bilgi Kültür Merkezi’yle birlikte düzenlediği “Türkiye’de İslamcılığın Dönüşümü” konferansından, açılış konuşmasında Prof. Dr. İsmail Kara’nın İslamcılığa karşı sergilediği yaklaşıma ve getirdiği eleştirilere Prof. Dr. Yasin Aktay’ın ilk panelde verdiği cevapları aktardığım haberde bahsetmiştim. (Bu haberimizi okumak için tıklayınız.) Şimdi konferansla ilgili birkaç notu da paylaşacağım.

Mezkûr konferansın  çağrısı, Türkiye’nin en önemli ve tartışmalı konularından İslamcılığın ekonomiden siyasete, kültürden gündelik hayata kadar birçok alanda kriz yaşadığı tespitine dayanıyor ve şöyle deniyordu:

“İslamcılığın (“yeni İslamcılık”) karşılaştığı krizler İslamcılığı bir yol ayrımına getirmiştir. İslaİslamcılık Panelimcılık gelinen noktada eleştirel bir tavır takınarak kendine iktidara mesafeli entelektüel ve politik yeni bir yol çizebilir; iktidarın dilini dönüştürebilir ya da karşılaştığı krizlerin altında kalabilir. Kongre bu amaçla Türkiye’deki İslamcılığın İktidar, Çokkültürlülük, Piyasa Ekonomisi, Uluslararası İlişkiler alanlarında yaşadığı yeni krizleri tanımlamayı, bunların eleştirisini yapmayı ve çıkış yolları üzerinde durmayı hedeflemektedir.”

Çağrı metnindeki anahtar kelimeler ve tanımlamalar, konuşulan konuların sınırlarını daha en baştan ana hatlarıyla çiziyordu. Nitekim konferansta sunulan tebliğlerin çoğunda, akademik bir ortam olmasının da etkisiyle meseleye mesafeyle yaklaşma ve nesnelliği koruma kaygısının ağır bastığı görülüyordu. Gerçi birçok konuşmacının da zaten kimlik itibariyle de İslamcılıkla irtibatlı olmaması gibi ayrı bir durum daha söz konusuydu. Yine de sonuçta her oturumda en azından şahsen dikkatimi çeken ve değerli bulduğum tebliğleri dinleme imkânı bulduğumu söyleyebilirim.

İslamcılığın siyasaldan kültürele geçişi

Ben konferansta sunulan tebliğlerin sadece ikisinden bahsetmek istiyorum. İlki Tasfiye Dergisi’nin genç kalemlerinden Habil Sağlam’a ait.

“Türkiye İslamcılığının Siyasi Statüden Kültürel Statüye Geçişi” başlığını taşıyan tebliğinde Sağlam, öncelikle siyasal ve kültürel statü ile neyi kastettiğini kuramsal boyutunda Jacques Rancière ve Alain Bodiou’nun tezlerine yaptığı göndermelerle açıklarken aslında sözü şu önemli noktaya getiriyordu:

“Cemaleddin Afgani’den Hasan El Benna’ya, Said Halim Paşa’dan Mehmed Âkif’e, Seyyid Kutup’dan Ali Şeriati’ye, Mevdudi’den Aliya İzzetbegoviç’e İslamcılığın önde gelen yerel ve küresel figürleri, metinlerinde Müslüman özneyi daima siyasi bir varlık olarak kurmuşlardır.

20.yüzyılda ortaya çıkan İslami Hareketlerin temel hedefi de bu özneyi var etmektir; İhvan-ı Müslimin, Cemaat-i İslamî, Milli Görüş ve İran hareketlerinde uçlanan mücadele tecrübelerinin menşei olan “inkılabî bir tutum ve toplumsal bir hareket oluşturma” yönelimi mezkur düşünce ve eylem adamlarının çalışmaları ile belirginleşmiştir.Bu fikriyatta öne çıkan düşünceleri birkaç cümleyle özetlemek mümkündür:

Kur’an yeniden toplumsal manada belirleyicilik kazanmalı, asrın idrakine seslenmeli ve dirileri uyarmalıdır.

Risaletin izleyiciliği ibadetler açısından olduğu kadar hareket ve siyaset açısından da kaçınılmaz bir ödevdir.

İnanç meselesinin vicdani bir duruma indirgenmesine karşı çıkılarak İslam’ın insanlığın bütününü kurtuluşa çağıran evrensel niteliği öne çıkarılmalıdır.

İnsanları kula kulluğa mahkûm ettiği varsayılan çağdaş siyasal akımların, dolayısıyla hâlihazırda muhatap olunan modern tahakküm biçimlerinin yenilgiye uğratılması, Müslümanların çağdaş yükümlülüklerinin başında gelir.”

Kemalizm ve modernite karşısında

Devamında Türkiye’deki İslamcılık akımının farklı tarihsel tecrübelerini değerlendiren Habil Sağlam, tebliğine de başlığını veren konuda kayda değer tespitler yapıp bunların somut örneklerini dönemin dergilerindeki tartışmalara atıflarla anlatırken, benim dikkat çekmek istediğim bölümde ise şunları ifade etti:

“Türkiye İslamcılığının siyasi statüden kültürel statüye geçişini düşünsel mânâda, postmodern literatürle tanışan İslamcı düşünürlerin 1980’lerin sonundan itibaren bu söylem biçime, Kemalizme ve moderniteye karşı eleştirilerinde kuvvetli ve cazip bir referans olarak başvurmalarına dayandırabiliriz.

Bu yıllarda çıkan Kitap DergisiBilgi ve HikmetTezkire gibi dergilerde yer alan  düşünsel çerçeve postmodernlik dolayımında şekillenmiştir.

Mekke dönemi kavrayışı kırıldı(mı?)

Süreç  içerisinde kimlik siyaseti, çokkültürlülük, öteki teması gibi kültürel statüyü ihata eden kavramların transferinin yanı sıra, postmodern düşünürlerin iktidar kavramına yönelik sorgularının da bu dönemde gündeme geldiği ve bir anlamda siyasetten çekilmeyi makulleştirdiği, yozlaştıran ve ilkesizleştiren bir olgu olarak iktidarı hedefleyen siyasetin süfli, marazi bir şey olduğu kabulüne dayanan ahlakçı bir tutumu öne çıkardığı söylenebilir.

İslamcılığın siyasi statüsünün mevcut durumla ihtilaf, egemen olanla gerilim koşulunu mümkün kılan tanımlamalarından olan Mekke dönemi kavrayışının kırılmaya uğramaya başlaması da bu yıllara rastlar.

İslamcıların halkla ilişkileri

Müslüman kesimlerin bir bölümünün bu ihtilafın siyasal manada sağladığı imkânı toplumla çatışmaya indirgemeleri, hurafe karşıtlığı üzerinden halka karşı saldırgan bir pozisyon içine girmeleri ve marjinalize edici bir tür elitist kimlik yaratmaları Türkiye İslamcılığının kitleselleşmesini engelleyen önemli faktörler arasında sayılabilir, ancak “halkı kafir görmemeli” şeklindeki haklı bir önermeden hareket eden kimi isimlerin Seyyid Kutup’un “tağuti yapılara saldırı” şeklinde formüle ettiği siyaset anlayışıyla gayrı İslamî düzen ve sistemlere karşı cephe almaya çağırdığı Müslüman öznenin siyasi statüsünün imhası anlamını taşıyan, liberal çoğulculukla paralel, bir tür mevcut düzenler altında diğer cemaatlerle “birlikte yaşama” söylemini öne çıkardıkları görülür…

Yasin Aktay’a ait Türkiye’de İslamcılığın hakkı çiğnenmiş kitlelere ait diasporik bir söylem olduğu ve demokratikleşmeye doğru orantılı olarak azalmaya yüz tuttuğu iddiası da 2002 sonrası sürece bakıldığında pratik anlamda haklılık içerse de teoride İslamcı düşünme ve siyasal etkinlikte bulunma tecrübelerinin ortaya koymuş olduğu evrensel bir başka ihtimal yaratma kaygısını ve ameliyesini göz ardı etmesi, meseleyi kültürel hakları gaspedilmiş bir toplumsallığın küskünlüğü noktasına indirgemesi bakımından isabetsizdir.”

Kitaplardan besmeleler kalktı!

Habil Sağlam, tebliğinin sonuna doğru 90’lı yıllardan itibaren İslamcı dergilerin ve yayınevlerinin yayıncılığa yükledikleri anlamların ciddi bir kırılmaya uğradığını belirtirken, bir dönem isimlerinde tağut, tevhid, şirk gibi İslami kavramları muhteva eden, İslam ekonomisi, İslam devleti gibi siyasal mücadeleyle koşut meseleleri konu alan kitaplar yayınlayan yayınevlerinin 28 Şubat arefesinde ve sonrasında siyasal mevzilenmeden uzaklaşarak büsbütün kültür yayıncılığına soyunduklarını ve daha ziyade akademik nitelikli eserlere ve Batı dillerinden yapılmış tercümelere yoğunluk verdiklerini söylerken başka bir detaya daha dikkat çekiyordu: Artık kitapların girişinde yer alan besmeleler kaldırılmaktaydı!

Son yıllarda medeniyetçi söylemlerin revaç bulmasını düşünsel bir kırılmanın göstergesi sayan Habil Sağlam “İslam devleti” terkibinden “İslam medeniyeti” terkibine yapılan geçişin aslında siyasetten kültüre yapılan geçişin sarih bir alegorisi kabul edebileceğimizi ifade ederken, içinde bulunduğumuz süreçteki birçok ana akım görüşün de farklı açılardan kritik edilmesinin önemini ortaya koydu.

Nitekim Habil Sağlam’ın içeriği son derece yoğun ve beraberinde birçok tartışmaya kapı açan tebliği, sonraki oturumlarda da atıf yapılan birkaç tebliğden biri oldu.

İslamcı kültürel muhayyile, özgünlükten melezliğe nasıl geçti

Aynı  şekilde atıf yapılma ihtiyacı duyulan bir diğer tebliğ ise Tasfiye Dergisi de dâhil olmak üzere birçok yayında yazılarını ve röportajlarını takip edebildiğimiz (etmekte de zorlandığımız) Asım Öz’e aitti.

“Özgünlük Arayışından Melezliğe: İslamcı Kültürel Muhayyilenin Serencâmı” başlıklı tebliğinde Asım Öz, İslamcılığın özgün bir söylem oluşturma gayretinin uzağında bir yerde kaldığı tespitini yaparken, İslamcılığın söylemindeki dönüşümü ya da geri çekilişi olarak okunabilecek son sürecin baskın temasının melezlik olduğunu belirtti. İslamcılık Paneli Asım Öz

“Zamanımızda melezliğin giderek Müslüman özneyi ve onun siyasal dışavurumu olarak İslamcılığı boyunduruk altına aldığını gözlemlemek mümkün. Bu olguyu yerli yerince açıklayabilmek için sanırım önce İslamcılığın özgünlük söyleminde öne çıkan bazı çarpıcı temaları hatırlamak gerekecek.” diyen Asım Öz, sunumunda şu iki tezi işliyordu:

“Birincisi ve en önemlisi İslamcılığın kültürel ve siyasal dünyadaki yerini belirleyen, onun bir umut ideolojisi olarak yaygınlaşmasını mümkün kılan şey, esasen bir özgünlük iddiasında bulunmuş olmasıdır.

İkincisi ise bu iddia seksenli yılların sonundan itibaren özellikle postmodern literatürün temellük edilmeye başlanması ile birlikte özgünlüğünü kaybetmeye daha çoğulcu bir söyleme dolayısıyla melez bir kültürelliğe doğru bir geçiş yaşanmıştır.”

Aşacaksan çatışacaksın!

Konuşmasının devamında bu iddialarını gerekçeleriyle birlikte açıklamaya çalışan Asım Öz’ün dikkate değer bir başka tespiti de şu şekildeydi:

“Modern dünya karşısında Müslümanların ortaya koydukları tavırlar çatışma, uyma ve aşmaya dönük olmak üzere üçe ayrılabilir.

Özgünlük iddiasındaki İslamcıların modern dünyayı aşma gayreti içerisinde olmalarından dolayı, aşmanın bir çatışmayı da içereceği düşünüldüğünde İslamcıların bunu bütün bütüne gerçekleştiremediklerinden ötürü genellikle uyumu seçtiklerini, bunun ise melez bir kültürel tezahürle neticelendiği tespitini yapmak mümkündür.”

Habil Sağlam’ın tebliğinin sonunda yaptığı vurgularla birlikte düşünüldüğünde Asım Öz’ün “Yetmişli yıllardan doksanlı yılların başına kadar gerek tercüme gerekse telif oluşturulan İslamcı literatürde özgünlüğün dışavurumu olarak uzlaşmazlık sürekli öne çıkarken doksanlı yıllarda Medine Vesikası üzerinden uzlaşmacı bir siyasallığın inşa edildiğini görürüz.” derken ne kast ettiği daha iyi anlaşılabilecektir.

Asım  Öz, tebliğini “Özgünlük iddiasında bulunan akım ve çevrelerin şunun farkında olması gerekir: Kültür evreninde sürdürülen savaşta bir düşüncenin sadece özgün olması yetmemekte ama aynı zamanda mutlaka etkili olması gerekliliği bulunmaktadır. İslamcı söylemin bu kültürel evrende sadece sahih oluşuyla değil başka fikirler kadar özgünlüğü zedeleyen düşünsel ve siyasal oluşumlarla da yetkin bir dille mücadele etmesi gerekmektedir. İslamcılığın yön kaymasından kurtulabilmesi de bu özgünlük söylemini yetkin bir biçimde ortaya koyup koyamamasıyla yakından alakalıdır.” tespitiyle bitirdiğinde gerek detaylı anlattığı gerekse sadece gönderme yaparak değindiği tüm konularla açıkçası kafalarda bir çok soru işareti oluşturmayı başarmıştı.

Bunlar kitaplaştırılmalı!

Habil Sağlam ve Asım Öz’ün özü itibariyle yoğunlaştırılmış ve tezleri itibariyle İslamcılığın içinden konuşan tebliğlerinin Tasfiye, Umran gibi dergilerdeki tartışmalarla sınırlı kalmayıp akademik bir ortamda dillendirilmiş olmaları da sanırım konferans adına önemli bir kazanımdı. Umarım bu tür imkânlara bundan sonra da kavuşabilir ve tezlerini paylaşmaya devam edebilirler. Akademinin nesnelliğini bir nebze olsa da sarsmak icap eder!

Açıkçası sadece önemli gördüğüm bazı hususlarını paylaşabildiğim bu tebliğlerin tam metinlerinin okurlarla mutlaka buluşturulması gerektiği kanaatindeyim. Böylece özetleyerek aktardığım tezlerin, neden-sonuç ilişkisi içinde nasıl ortaya atıldığı ve hangi argümanlarla desteklendiği de daha iyi anlaşılabilecektir. 

Beytullah Önce haber verdi

Yayın Tarihi: 27 Kasım 2011 Pazar 12:51 Güncelleme Tarihi: 09 Aralık 2011, 23:44
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
ali
ali - 10 yıl Önce

Devlet olmadan medeniyet nasıl olabilir, tarihte bir örneğini bilmiyorum. Hedef medeniyeti yaşatmaksa bunun en temel aracı devlettir, devlet düşüncesini yeniden inşa etmektir. Devlet düşüncesinden vazgeçmek hakimiyetten ve varlık iddiandan vazgeçmektir. O zaman medeniyeti yaşatmak da ancak bir hayal olur.

banner19

banner26